14 Ağustos 2011 Pazar

Sufinin Yolu - İDRİS ŞAH



"Tasavvuf okumak, İdris Şah okumak ve daha nice nice kıymetli kalemleri okumak hayata bakışımızı değiştirecek. Okumak lazım. Çok. Daha çok. Ne de olsa insanın işi öğrenmektir. Öğrenmek ve bir de muhabbettir."

Bu satırlarla birlikte karar verdim Sufinin Yolu'nu okumaya. Elif Şafak'ın 6 Aralık 2009 tarihli yazısı yönlendirdi beni bu kitabı almaya. (Okumak isteyenler için: tık) Ulaşmam da maceralı oldu kitaba. Uzunca bir süre kitabı aradım durdum. Bulunduğum şehirdeki hiçbir kitapçıda Sufinin Yolu yoktu. "Baskısı bitti" dediler, "İstanbul'da bile yok!" dediler. Sinirlendim, sabırsızlandım. Umudum yavaş yavaş azalmaya başladı. Ama geçtiğimiz Haziran ayında ulaştım kitabıma. 3. baskısı yapılmıştı Sufinin Yolu'nun. Hırçın ve sabırsız tabiatıma bir ders vermek istemişti belki de kitap. Muhtemelen bu bir işaret olmalıydı. Sabrın sonunun selamet olduğunun bir işareti...

Sufinin Yolu, tasavvufa giriş denebilecek bir kitap fikrimce. Tasavvuf ve sufilik üzerine düşünceler, tarihi süreçte bu öğretilerin karşımıza çıkardıkları, Mevlânâ'dan Gazali'ye klasik tasavvuf yazarları ve metinleri, tarikatlar ve yapıları, tefekkür konuları, tasavvufi hikâyeler, meseller, şiirler, soru ve cevaplardan oluşan Sufinin Yolu bir başlangıç vesilesi insana. Kitap su üstündeki tasavvuf yerine, daha derin bir yapıyı ele alıyor, okuyucuya dertlerini unutması için yollar öğretmiyor, tasavvufun apayrı ve kendine has olan yapısının önemli kısımlarını bir bir gösteriyor.

Bana Sufi düşüncesi hakkında en çok dikkat çekici gelen kısım, çoğu modern denilen düşünce tarzına nazaran Sufilik'in kişinin dertlerine derman olmayı amaçlamaması. Yani tasavvuf yoluna girecek olan kişinin, kendini düşünmemesi. Tasavvufu araçlıktan çıkaran, amaç haline sokmaması. Kitap boyu dikkat çekildiği gibi, asıl amacın "hakikat" olması. Ama külli insan aklının vardığı hakikat kastedilmiyor burada, en gerçek hakikatten, Sufilerin hakikatinden bahsediliyor. Aynı zamanda kalıplara takılmanın, hakikate ulaşmamızı engellediğini, bu yüzden şekilciliğin ancak insana zarar verdiğinden bahsediliyor. Belki de şu ana kadar anlattıklarımı Ömer Hayyam'ın ve Mevlânâ'nın kelamıyla özetlemek en doğrusu olacak...

"Manastırda, havrada, medresede, hücrede,
Kimi cehennemden korkar, kimi cennet peşinde.
Ama Tanrı sırlarından haberdar olan kişi
Buna benzer tohumlar ekmemiştir kalbine."

Ömer Hayyam

"Bir kişi, sevgilinin kapısını çaldı. Bir ses sordu. "Kim o?"
Cevap verdi: "Ben!"
İçerdeki ses "Burada sana ve bana yer yok" dedi ve kapı kapandı. Bir süre yalnızlık ve hasretten sonra aynı adam yeniden sevgilinin kapısına geldi. Kapıyı vurdu.
İçerden bir ses ""Kim o?" diye sordu.
Adam cevap verdi. "Sen!"
Kapı açıldı."

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî

İdris Şah'ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri de tasavvufun bir ulaşılmazlık olgusu halinden çıkıp insan hayatına yerleşmesinin gerekliliği. "Öğretici Hikayeler" bölümünde anlatılan öyküler de ufak ufak da olsa günlük hayatımıza tasavvufi düşüncenin nasıl geçirileceğini gösteriyor. Tasavvufi düşünce deyimi de doğru değil aslında. Tasavvuf aslında hayat demek. Bunu öğreniyoruz kitaptan. Tasavvuf ne istediğin sözleri kırpmak satırlar arasından, ne de istediğin zaman istediğin fikirleri hayata geçirmek. Tasavvuf canlı bir mekanizma, bizimle beraber nefes alıp veren. Tasavvuf aynı çerçevede bir böbürlenme vesilesi de değildir asla, kitap boyu hep bahsediliyor bundan. Tasavvuf asla bir kibir aracı olmamalı bu açıdan. Kibrin hiçbir şekilde Sufilerin gönlünde yeri yok. Hakim Cami'nin satırları bu konuyu en güzel şekilde aydınlatıyor...

"Kibirsizim diye böbürlenme, çünkü kibir, karanlık gecede kara taşın üstündeki karıncanın ayağından bile zor görülür. Ve onu içinden atmanın kolay olduğunu sanma, çünkü dağı iğneyle sökmek daha kolaydır."

Hakim Cami

Kitabın orijinal kapağı
Kitap okurken zaman zaman insanın paniğe kapıldığı da oluyor. Özellikle daha önce tasavvufla ilgili herhangi bir ön hazırlığınız yoksa. Ama kitapta İdris Şah bize her okuyucunun farklı seviyelerde olmasının doğal olduğunu ve tasavvufi yazılarında buna uygun yazıldığını söylüyor. Hikâyelerin farklı farklı katmanlardan oluştuğunu, her okuyucunun alabildiği aldığını ve bu sürecin onu daha üst kademedeki anlamlara çıkaracağını belirtiyor. Salih Kazvini'nin mürşitlerini öğrettiği söz de bu umutsuzluğun yersiz olduğunu gösteriyor: "Kapıyı sürekli çalarsan, sonunda sana açılacaktır."

Sufinin Yolu'nun en önemli özelliklerinden biri de kapsamlı bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkması. Her tür bilgi, söz ve diğer tüm materyaller kaynak belirterek gösterilmiş. Bu açıdan, alanının en önemli kitaplarından biri olduğu ortada. İdris Şah, okuyucuyu önemsiyor ve onu aşağı görmüyor, ciddiyetle yaklaşıyor.

Herkesin kendi kalbince yararlanacağı bir kitap Sufinin Yolu. Bu bakımdan içeriği hakkında fazla ayrıntılı bilgi vermenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü, bu kitabın okuması her okuyucuya özel ve biricik olacaktır. Ama şunu da belirtmek isterim ki, bu kitap okuyan herkesin ruhunda yepyeni bahçeler yeşertecek. Tasavvuf yolunda, sufilik yolunda bir sonraki adımı nasıl atacağına yardımcı olacak her okuyucu için. Tüm bunlardan ötürü, Sufinin Yolu'nu çok önemsiyorum.

İdris Şah
Yeri gelmişken kitabın yazarı İdris Şah'tan bahsetmemek olmaz. İdris Şah, 1924 yılında Afganistan'da doğan bir yazar ve filozof. Geleneksel doğu öğretileri üzerinde uzmanlaşmış ve bunu Batı'ya en iyi şekilde aktarmış. Yazdığı kitaplar 16 dile çevrilmiş ve ona 20. yüzyılın en çok satan Sufi yazarı unvanı kazandırmış. Klasik öğretilerin nasıl da modern yaşamın içinde her an karşımızda olduğunu en iyi gösteren yazarlardan biri olması da en önemli özelliklerinden. İdris Şah, 1996 yılında Londra'da hayatını kaybetmiş. Kurgu, inceleme, çocuk edebiyatı ve daha birçok alanda da kitapları bulunmakta.

Benim ve okuyan tüm insanların yüreklerine tasavvuf özlemi koyduğu için İdris Şah'a, bu değerli eseri Türkçe'ye kazandırdığı için Nurullah Yakut'a, kitabı bizlere ulaştıran Doğan Kitap'a, Sufinin Yolu'nu okumama vesile olan sevgili Elif Şafak'a şükranlarımı sunarım.

Lafı Şirazlı Sadi'nin Gülistan adlı eserindeki kıymetli duasıyla bitirelim:

"Bana benim için değerli olanı değil,
Senin için değerli olanı nasip et."

Kubilay

12 Ağustos 2011 Cuma

Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın - SELİM İLERİ



Her kitabın bitişinde bir burukluk kaplar içimi. Bir ayrılık havası, bir veda esintisi, bir hüzün çisentisi. Bazı kitaplar vardır, hayatını etkiler insanın. Bir de bu eklenince duruma hüznüm bir kat daha artar. Yemeği mükemmel yapan son dokunuşlar misali, kitabın içinde bu duygularımdan bahsedildiğini görünce hüzün sağanak olup akıyor yürekten.

Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'ı alırken beni güzel bir deneyimin beklediğini tahmin etmiştim ama içeriği hakkında feci şekilde yanılmışım. Karşımda okuduğum en sıra dışı romanlardan biri duruyor. Her sayfası adeta nakış gibi işlenmiş nazenin bir kitap...

Kitap, on bölümden oluşurken, bu on bölüm boyunca anlatıcımız bize eşlik ediyor, olanı biteni onun gözünden izliyoruz. Anlatıcımız da Selim İleri... İlk bakışta anı kitabı gibi gözükse de, aslında anı kitabı kalıbının hayli dışında.

İlk bölüm "Albüm"de Melek Hala'yla anlatıcımızın inceledikleri moda dergileri söz konusu. Ayrıntılı betimlemeler içeren bölüm belki ilk aşamada okuru olayın içine atan ilk bölümlere benzemediğinden herkes tarafından beğenilmeyebilir. Ben ise betimlemelerin ve duygu yüklü anlatımın hayranlık verici olduğu kanaatindeyim. Kıyafetler, resimler, resimler içinde olan bitenler kuru kuru değil, kalpten bir anlatımla geliyor karşımıza. İlk bölümde gördüğümüz bu betimlemeler kitap boyu karşılacaklarımızın da simgesi oluyor. Selim İleri, betimlemeleri yepyeni bir boyutta ele alarak ustalığını gösteriyor.

Devam eden sayfalardan "Komşularımızın Semtinde" ve "Kadıköyü'nün Hanımları" bölümleri insanı ele alıyor. Çocuk gözüyle komşu teyzeleri, amcaları bir bir anlatıyor bize. Olan biteni saf ve berrak bir niyetle ele alması, derin hüzünleri ve hayal kırıklıkları çok etkileyici. Mahallede sıradan insanları da görüyoruz, dönemin bazı ses sanatçılarını da...

"Türk Prensesi" ve "Deniz Köpüğü Tüller" Selim İleri'nin romancılıkta yeni bir sayfa açtığı bölümler. Romanın malzemesinin bir başka roman olduğu bölümler bunlar. Refik Halid Karay'ın "Nilgün" üçlemesinin geniş yer kapladığı anlatımlar diğer birçok kitaba da ev sahipliği yapıyor. Bir romanın insan zihninde nasıl can bulduğunu izliyoruz. Bu aykırı tarzı, "yaşam içinde canlanan roman" diye belirtsem de en iyisi okumanız ve bu eşi bulunmaz satırlara bizzat tanıklık etmeniz.

"İlençli Zamana Başlangıç" ve "İlençli Zaman" bölümleri ise Selim İleri'nin bir başka roman akrobasisine sahne oluyor. Bu bölümler kitaptaki kod adıyla "Geçmiş Zaman Yazarı"nın yaşadıkları etrafında şekilleniyor. Yazarın eserleri de sezdirme yöntemiyle, yani gerçeğine benzer isimle söylenerek gizem havası korunuyor. Selim İleri'nin eşsiz empati yeteneğinin de her satırda hissedildiğini belirtmek gerek. Gizemli yazar hakkında bilgisizliğimden olacak, kim olduğunu ancak bir araştırma neticesinde öğreniyorum. Yazarın kim olduğunu edebiyat bilgisi kuvvetli olanlar bulacaktır kitapta. Kitabın en efsunlu yanlarından biri de bu kısım kesinlikle.

"Çok Özel Bir Sözlük" ise Selim İleri'nin farklı başlıkları ele aldığı kişisel bir sözlüğü. Ön planda kelimelerin anlamlarından çok ne ifade ettikleri var. Elif Şafak'ın Mahrem'indeki Nazar Sözlüğü'nü de çok seven birisi olarak, bu bölüme bayıldım. Kitaba kattığı kişisellik açısından böyle bölümler çok hoşuma gidiyor.

Son bölümler "Melek Hala" ve "Peri Sanatı", anlatıcının güçlü bir sevgiyle bağlandığı Melek Hala'yı geniş pencereden seyretme imkânı sunuyor bizlere. Aynı zamanda devrin siyası olaylarından bazılarını da görüyoruz satır aralarında. Kendini bir nevi toplumdan soyutlayan Melek Hala'nın saatlere olan ilgisi kitaba da adını veriyor. Saatlerin de bir canı olduğu, hepsinin mavi kanatlı periler olduğu kanaati söz konusu. Saatler üzerinden Melek Hala'nın geçmişe ve geleceği yaptığı göndermeler kitabın ham maddesi bir bakımdan. Kitabın ismi de bu yüzden hayli manidar, "Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlar" ana başlığı altında "Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın" özenle seçilmiş bir isim...

Roman boyu beni en çok etkileyen insanların hayatına derinden ve sıcacık bir nazarla bakılması. Geçmiş zaman kavramını didaktik olmayan bir üslupla yavaş yavaş okuyucunun kalbine işlemesi apayrı bir ustalık.

Okuduğum ilk Selim İleri kitabı olma özelliği de taşıyor kitap benim için. Selim İleri'nin ustalığı karşısında saygıyla eğilmekten başka bir şey düşemez bana. Diğer kitaplarını da birer birer temin edeceğime de belirteyim.



Kitabın kapağı da kendisi gibi, sade ve etkili. Kitabın ruhuna uygun bir kapak.

"Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlar"ın insanın ruhuna nasıl derinden işlediğine ve merhametin gerçek anlamına varabilmek, harika bir edebi şaheser tadabilmek için okuyun...

Selim İleri'ye ve Everest Yayınları'na teşekkürler...

Edebiyatla kalın!

9 Ağustos 2011 Salı

Elif Şafak ve Kin Kusan Ruhlar

Gelin hep beraber bir yolculuğa çıkalım. Açalım pencereleri. En rahat koltuğumuza oturalım. Şöyle geniş geniş oturalım ama diken üstünde gibi değil. Kapatalım gözlerimizi. Bulutları hayal edelim önce. Prova niyetine. Sonra açık pencereden süzülsün ruhumuz. Yukarıya... Bulutların olduğu yere. Şimdi açalım gözlerimizi. Her yer bembeyaz. Yumuşacık. En pofuduk bulutu seçelim. Bağdaş kuralım sonra. Ve... Aşağıya bakalım. Bilhassa bir yere doğru. "İskender hakkında tartışmalar" yazan tabelayı gördünüz mü, hah, oraya işte. İçinde olmamanın verdiği rehavetle dört bir köşesine bakalım. Yüzümüzü bir hayret kaplayacaktır o an. "Daha neler!" . Ağzımızdan dökülecek sözcüklerden belki de en masumanesi. Şaşıracağız. En derinden. Üzüleceğiz sonra. "Hey insanlar, ne yapıyorsunuz?", "Kendinize gelin!" diyebileceğiz o zaman. Gerçeği olanca şeffaflığıyla görmenin yarattığı etki bir miras bırakacak hepimizde. Bir sızı. Uzun süre geçmeyecek bir titrek acı....

Olanı biteni hiç bilmek istemiyorum aslında. İskender hakkında bir kişinin daha zehirli sözler saçmasına dayanma gücüm kalmadı çünkü. "Ya ne yaptı size Elif Şafak?" diye haykırmak istiyorum. "Kimi kırdı, kimi incitti, kimin ekmeğine göz koydu, kime hakaretler savurdu?" . Yüreğim bu sözleri tekrarlayıp duruyor. Belki de geçen gün internette gördüğüm bir yorumdan sonra dayanma noktasını aştı şaşkınlığım, kızgınlığım. "İskender'i okuyacaktım ama intihal olduğu kesinleşti. Hiç okuyasım yok..." . Özür dilerim canım, anlayamadım ? Hangi güvenilir(!) kaynaktan öğrendin bu nadide(!) bilgiyi. İşin uzmanlarından mı? Hani adlarının başında gizli unvanları olan şu uzmanlar... Nefret Üniversitesi Kin Fakültesi İftira Ana Bilim Dalı Başkanı Bilmem Kim. Ha o mu? O dediyse tamamdır, başka zaman asla aynı fikirde olmayacağım biri ama bu konuda benle aynı fikirde, ben de bağrıma basayım onu, sonrası Allah kerim...

Nedir bu karalama kampanyası? Kitap kapağıyla başlayan mesele dünyanın en ağır ve çirkin duygularından iftiraya kadar nasıl sürüklendi? Neden? Mantıklı tek bir neden var. Başarılı insanların mahvolmasını isteyen kıskanç duygular. "Yayınlanmadan bilmemkaç bin baskı, vay vay vay, paraları götürdü açıkgöz? Zaten böyleleri batırıyor ülkeyi, dini imanı para bunların..." diyen zihniyetle aynısı işte. İntihal iftirasını ortaya atanlarda onlar, kapak meselesini de çıkaranlar yine onlar. Bu derinden gelen bir his. Ben başarılı değilsem, o da olmasın. Neden herkes onunla ilgileniyor, benimle de ilgilensinler. Tüm bunlar o kem zihniyetin ürünü.

Sosyal ağları da büyük ölçüde kirleten insanlar bunlar. Ruhları hep tedirgin, hep beğenilme arzusu içinde olan insanlar. Her sabah kendini takip edenlerin sayısına bakan, takip etmeyenlere kin besleyen insanlar. "Bana bakın, Elif Şafak'ın kitabının sayfa sayısı, şu kitapla aynı, demek ki çalıntı, bunu ben ispatladım, madalyamı verin çabuk" şeklinde mesajlar gönderen kişiler...

Belki de asıl mesele popüler olmak. Elif Şafak'ın popülaritesinden yararlanıp hayali merdivenlere tırmanmak, boş hayalden zirvelere ulaşıp aşağıdakilere selam göndermekten ibaret yapılanlar. Popüler olmayan başka bir yazara yapılacağını zannetmediğim hareketler. Yazara popüler olma, az kişi okusun seni demekten saçma bir şey olamaz. Her yazar okunmak için yazar. Herkes elini vicdanına koysun. Kim herkes tarafından okunmak istemez ki? "Kitap yazayım da kimse okumasın, oh ne güzel..." diyen biri mutlaka sorun sahibi bir insandır. Bir de kadın olmak. Hem kadın, hem popülersen vay haline! Erkek olsan bir nebze... "Erkektir yapar, döver de sever de." diyen bir zihniyetin bol bol yeşerdiği topraklarda erkek popülaritesi de hoş karşılanır tabii. Tıpkı bol bol adı geçen "olay dizinin" oyuncularına "Bana da tecavüz et!" diyen akıl sağlığı normal olmayan insanların davranışı gibi. İşte bu yüzden katmerli saldırıya uğruyor Elif Şafak, hem kadın hem popüler diye.

Olayın bir de başka yönü var. "Offf... Popüler yazar mı? Çok mu satıyor? Ben almayayım arkadaş. Klâsım sarsılır. Yarattığım havalı tipim bozulur. Sonra ne derler? Plajdaki kadınlarla aynı kitabı okumak iş mi? Tövbe, tövbe... Benim okuduğum kitap ayrı olacak. Yalnız ben bilmeliyim. Sonra da insanlara ben söylemeliyim. Onlar da okumakta zorlanmalı. Sonra ben ne kadar engin bir edebiyat zevkine sahibim demeliyim" diyenler ise normal hayatta daha makul olan insanlar. Onlardan bu tepkiyi görmek, arkadan bıçaklanmak gibi. İçlerin yatan derin elitist yaklaşım oldukça yanlış bir duygu. Yazar sadece biri için yazmaz, herkes için yazar. Okumamanın nedenini "çok okunması" olarak gösterirsen bu pek mantıklı olmaz. Bu diğer tüm okurları da küçümsemek demektir. Benim kanaatimde, bilgisiyle tepeden bakmanın ten rengiyle üstünlük sağlamak arasında hiçbir farkı yok. Ev hanımlarını, plajdakileri, sokaktakileri, gençleri, daha az ön planda olan kesimleri aşağı görmekten başka bir şey değildir bu. Asıl üzücü olan ise, başta da söylediğim gibi, bunu yapanların durumudur. Onlara yakışmayacak bu yorum beni gerçekten üzüyor.

Her şey bitecek tabii. Neler son bulmadı ki... Bir süre daha talan hali devam edecek. Eline çamuru alan fırlatacak. Medya olayı sürekli kaynatıp duracak. Sonra. Kısa bir mola. Bir sonraki aşağılama, hor görme seansına kadar ihtiyaç molası. Yeni hakaretler düşünme, yapılacaklar için enerji toplama arası. Peki ya karşıdakinin enerjisi? Onun ruh halinin yerle bir olduğunun farkında değil misiniz? Fiziksel linç nasıl bedeni yaralarsa, ruhsal linç de gönlü yaralar. Ağulu kelimeler kalp kırar, can yakar.

Elif Şafak olanlar karşısında en iyi cümleyi sarf etti: "Okurum beni bilir." Gerçek okur, yazarını bilir. Onunla gönülden bir bağ kurmuştur. Sarsılmaz, sapasağlam bir köprü. Bu süreçte okurlara düşen de yazarın yanında olduğunu hissettirmek, tüm saldırılara en iyi cevabı vermektir...

Ben tüm kalbimle ve ruhumla Elif Şafak'ın yanındayım. Tüm bu nefret sürecinin geçmesi en büyük dileğim. Tüm okurlarıyla beraber Elif Şafak'a destek olmaya devam edeceğiz. Kelimelerin sivri okuna karşı, hep beraber bir kalkan oluşturacağız. Daima, hep, sürekli...

Unutmayın, yazara yapılan her kin dolu davranış, okurlarını da yaralar. Hala devam edeceğim diyenler tabii ki olacaktır. Ruhlarının, kalplerinin bir gün şifa bulması dileğiyle...

Kubilay

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Yolcu - JOHN TWELVE HAWKS


Uzun zamandır sürdürdüğüm geleneğimi bozup bir yabancı "bestseller" okudum. Adı Yolcu.

En son okuduğum "bestseller" Dokuzlar Yasası'ydı. (Blogumun ilk gönderisidir aynı zamanda, okumak isteyenler için: tık) Hem Dokuzlar Yasası'na hem de Yolcu'ya bakacak olursak ikisi de paranoyak-şizofrenik gerilim kitapları. Bu seçimlerimin "vampirkurtadammelek-mania"ya karşı koyduğum tavırdan doğduğu su götürmez bir gerçek. Hatta "o" tarz kitapların beni tamamen yabancı "bestseller"lerden soğuttuğunu daha önceki birkaç yazımda da bahsetmiştim. Tüm bunları bir yana bırakıp, Yolcu'dan bahsetmek en doğrusu...

Yolcu; "Büyük Düzen" adını verilen içinde yaşadığımız sistemi, farklı âlemleri, bu alemleri ziyaret etme yeteneğine sahip insanlar olan Yolcu'ları, onları koruyan Soytarı'ları, Yolcu'lara rehberlik eden Kılavuzları konu alan bir kitap. Baş karakter konumundaki Maya güçlü kadın imajına sahip bir hanım kızımız. Yazar ona kömür karası saçlar, buz mavisi gözler ekleyip güçlü, yetenekli, ulaşılmaz ve son tahlilde insanüstü bir kadın imajı veriyor. Ama bir farkla. "Bayan Mükemmel"e kendini sorgulama yetisini, kararsızlık duygusunu, iş ve aşk çıkmazlarını da ekliyor. Maya içinde olduğu kader başlarda yok sayıp, sıradan hayatın -yani kitaptaki adıyla Büyük Düzen'in- içinde yaşamakta kararlı olsa da babasının ani ölümüyle u dönüşü yapıp yeryüzündeki son Yolcu'ları bulma macerasına çıkıyor. Çünkü çağlar boyu yeryüzündeki iktidarlarının sarsılmasını istemeyen Büyük Düzen sahibi Biraderler, önceleri Yolcu'ları öldürseler de artık bu durumdan vazgeçip onları kullanmak gerektiğini düşünüyorlar ve bu eksende bir plan hazırlıyorlar. Tabii ki Maya'da bu kötü sondan tek kurtuluşun Yolcu'ları kurtarmak olduğunu bildiğinden yola koyuluyor.

Yolculuğu boyunca binbir türlü macera yaşayan Maya, Yolcu'lardan yalnızca birine ulaşabiliyor, (zaten kala kala iki Yolcu kalmış, belirteyim...) Gabriel'e. Diğer Yolcu'nın yani Gabriel'in  kardeşinin adı ise Micheal. Maya'nın maceralarına paralel olarak Yolcu'larımızla da tanışıyoruz. Kardeşlerden küçük olanı, Gabriel, maceracı, özgür ruhlu ve iyiliğe daha yakın. Micheal ise para düşkünü, hayal gücü dar, maddiyatçı... Daha çocukluklarında davranışlarından geleceklerin az çok kestirdiğimiz kardeşler önceleri babalarının Yolcu olduğunu bilmiyor. Tam ortalığın kızıştığı anlarda annelerin ölmeden önceki son sözleriyle gerçeği öğrenen kardeşler, daha sonra Tabula (Biraderler) ve Maya tarafından çekilen ipin ortasında kalıyorlar. Sonuç tahmin edilebilir: Micheal kötü tarafa geçiyor, Gabriel ise Maya'nın yanına.

Yolcu olduklarına bir türlü inanamayan kardeşler için kader ağlarını farklı farklı örüyor. Gabriel eski ama kadim yöntem olan Kılavuzlardan eğitim alırken, Micheal ise 3B3 adlı uyuşturucu kimyasalla işi kolayca hallediyor. Yolcu olmak için hava, su, toprak, ateş engellerini aşmak gerekiyor. Yolcular bu dört sınavı geçince altı farklı âleme yolculuk yapabiliyor. (İçinde bulunduğumuz "normal" dünya Dördüncü Âlem oluyor.)

Tüm bu olanlar ha deyince olmuyor tabii... Büyük Düzen'in kameraları, ses sistemleri, kızılötesi tarayıcıları, ajanları her yerde. Büyük Düzen Tabula tarafından kurulmuş bir şebek. İngiliz filozof Jeremy Bentham'ın Panopticon fikri üzerine kurulmuş Büyük Düzen öyle bir sistem ki, akıl almaz. Panopticon hapishanesi, gardiyanın yüzünün asla görülemeyeceği, hareket ettiğinin asla duyulamayacağı biçimde tasarlanmış. Kulede gardiyan olabilir de, olmayabilir de. Hükümlü, devamlı gözetim altında olduğunu varsyamak zorunda. Bir süre sonra bu farkındalık onun bilincine yerleşiyor. Sistem mükemmel çalıştığında gardiyana gerek kalmıyor. Kısacası insanlara izlendikleri fikri aşılanırsa, izlemeye bile gerek kalmadığı ana düşünce.

Kitap boyu, bilimsel dil ustaca kullanılıyor. Tüm izleme sistemlerini, Maya'nın kılık değiştirmesini, kuantum bilgisayarların işleyişini, nörolojiyi, genetikle oynamanın sonuçlarını alelade anlatmıyor John Twelve Hawks. Her işlenen konuyu düzgün bir zemine oturtan yazar, kurguyla-gerçeği iç içe geçiriyor. Yani paranoyak mı oldum bilemedim, bir tedirginlik çöktü üzerime kitap bitince. Laf olsun diye kaos teorileri üreten onca kitabın aksine Yolcu derin bir araştırmanın sonucu.

Kitabın kurgusu, Maya ve Gabriel'in bir türlü kesinleşmeyen aşkları, Maya'nın babasıyla sorunlu ilişkisi, Micheal ve Gabriel'in ihanet-sadâkat arasında gidip gelen sorunlu kardeşlikleri gibi olguların üzerine yerleşmiş durumda. Ayrıca Nathan Boone, Dr. Richardson, Kennard Nash, Vicki Fraser karakterleri de oldukça güçlü. Her karaktere gereken yeri verme konusunda yazar oldukça başarılı.Tabula'nın paravan hayır kurumu Evergreen Vakfı ve Jonesie tarikatı gibi kurguların da anlatım başarısı oldukça yüksek.

Yolcu'nun alamet-i farikasının sebeplerinden biri de yazarı John Twelve Hawks. Bu ad yazarın takma adı. New York, Londra ve Los Angeles'ta yaşayan J.T. Hawks Şebeke'nin içinde yaşamayı reddediyor. Kitabı yayıncısı Random House'a internet aracılığıyla gönderiyor, e-mail'le röportaj veriyor. Yazıklarını "yaşayan" yazar profilinin kitabı inandırıcılık kattığı da bir gerçek. İnternet üzerinde Dördüncü Âlem Serisi bir fikir akımı haline dönüşmüş durumda. (Ayrıntılar için yayınevinin hayli ilginç sitesine: tık)

Kitabın çevirmeni Sıla Okur da büyük alkışı hak ediyor. Piyasadaki onlarca özensiz çevirinin yanında Sıla Okur'un çevirisi adeta parlıyor...


Kitabın orijinal kapağı

Yolcu harika kurgusu, heyecan dolu öyküsü ve başarılı çevirisiyle keyifli bir kitap.

Hani hep derler ya, Yolcu'yu okurken gerçekten de "soluksuz" kalabilirsiniz!

John Twelve Hawks'a, Sıla Okur'a ve Doğan Kitap'a teşekkürler...

Edebiyatla kalın!

Kubilay

5 Ağustos 2011 Cuma

İskender - ELİF ŞAFAK


"Özlemişim!" Böyle dedim İskender'i elime alır almaz. Uzunca bir beklemenin ardından kavuştum Elif Şafak'ın yeni romanına. Aşk'tan sonra (2009) neredeyse iki yıl geçmiş olduğundan, İskender'e büyük beklentilerle başladım. "Özlemişim!"le başlayan macera "Hayran kaldım!"la indirdi perdelerini sonunda. İskender, beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı.


Belirtilen tarihten daha erken basılması, kitapçılara dağıtımdan önce 165.000 sipariş alması, 200.000 ilk baskı yapması, medyanın alışılageldik -ve de aslında pek hoşlanmadığım- deyimiyle "sansasyonel" kapağı, yine anlamadan dinlemeden eleştiriler, okumadan ahkâm kesmeler, ön yargılar... Tüm bunları bir kenara koyup, yalnızca kitaptan bahsedeceğim ben. Aslında olması gereken gibi.

İskender, Elif Şafak külliyatında Bit Palas, Araf, Baba ve Piç, Aşk kitaplarının tarzına sahip. Onlar gibi bol olaylı ve bol karakterli. Karşımızda her kitabında biraz daha ustalaşan Elif Şafak duruyor. İskender sağlam temeliyle Çağdaş Türk Edebiyatı'ndan kendine sağlam bir yer edineceği de kuşkusuz. Ustaca kurgu kitap boyu heyecanın doruk noktasında seyretmesini sağlıyor. Elif Şafak'ın daha öncede kullandığı çembersel roman anlayışı da İskender'in hamurunda var. Yine bazı bölümler, beklenmeyen zamanlarda karşımıza çıkıyor. Tüm Elif Şafak kitaplarını okumuş biri olarak âcizane fikrim şu: Elif Şafak'ın çembersel roman anlayışı -bu adlandırmayı da ben yaptım- diğer kitaplarında kullanıldığından ötürü eskiyecek ve sıradanlaşacakmış gibi gelse de dışarıdan, Elif Şafak bu tarzı her romanında bambaşka kullanıyor. İskender'i anlatım tarzı bu şekilde nevi şahsına münhasır oluyor haliyle.

Elif Şafak okuyanların bildiği üzere, her romanı birbirleriyle görünmez köprüler kurmuştur aslında. Bir karakter başka birini anımsatır size bazen. Bir mekân başka bir mekânı. İskender'in teyzesi Cemile'nin ebeliği, kitabın başındaki doğum sahnesi, Cemile'nin envai çeşit malzemeden yaptığı ilaçlar, iksirler bu anlamda Şehrin Aynaları'ndaki Yaşlı'yla örtüşüyor. Cemile kitaptaki en beğendiğim kadın karakter. Bir "erkek" romanı gibi görünse de İskender, Elif Şafak Cemile'yle birlikte geçmişten gördüğümüz güçlü kadın karakter yaratımını gözler önüne seriyor. Romanın kilit noktalarından birini Cemile'nin eline vermesiyse yarattığı karaktere beslediği güveni gösteriyor fikrimce.

İskender, karakter karakter bölümleriyle artık benim için iyi romanın bir özelliği haline gelen olaylara farklı bakış açılarından bakmayı sağlıyor. Zengin ve derin karakterlere sahip İskender, bu özelliği had safhada yaşatıyor okuyucularına. Okuyanlar farkına varacaktır, kitabın bazı yerlerde bizi ters köşeye yatırması da bu farklı bakış açılarından kaynaklanıyor.

Kitap farklı farklı eksenlerde ilerliyor. Bir yandan cinayete adım adım götürürken kurgu, bir yandan İskender'in Shrewsbury Hapishanesi'nde yazdığı mektupları okuyoruz.Arada bir geçmişe dönen karakterlerimiz de var. Başlarda ana hikâyeden bağımsız görünse de Yunus'un ve Roksana'nın öyküleri örneğin ileriki sayfalarda romana sıkıca sarılıyor adeta. Bu da İskender'in bir başka yönü. Elif Şafak'ın yargılamak değil de anlamak üzerinden bakış açısı sayesinde karakterlerin bu duruma nasıl geldiklerini görüyoruz, her satırda onlar hakkında ipuçları yakalıyoruz. Pembe'nin ya da Âdem'in veya kitaba adını veren İskender'in yaptıkları her şeyin bir nedeni olduğunu görüyoruz, haklı ya da haksız. Bu olgu, romana sıkı sıkıya bağlanmamızı ve karakterlerle özdeşleşmemizi sağlıyor.

Yunus'un komün hayat maceraları, saflığı ve temizliği; Tobiko'nun sert kabuğunun altındaki sırça yüreği; Pembe'nin muhabbete ve sevgiye açlığı; Cemile'nin anaç ama narin ruhu; İskender'in karmakarışık ruh halleri, Esma'nın erkek olmayı isteyişi ve ağabeyine karşı derin öfkesi; Roksana'nın hayata göğüs germek için oluşturduğu sahte neşesi; Âdem'in babası gibi olmamak istemesi, yaptığı hatalar, ve onlarca pişmanlığı; Elias'ın sevecen ve aşk dolu kalbi...  Her biri kendilerine has apayrı karakterler ve okuyucuya harika bir zihinsel şölen sunuyorlar. Onlar sayesinde romanın akımına kendinizi kaptırmamak mümkün değil.

Fırat Nehri yakınlarındaki bir köyden romanı başlatan Elif Şafak, doğudaki kadınların hikayesine sessiz kalmıyor. Namus üzerine İskender'in amcası Tarık'ın düşündükleri hepimize oradaki erkeklerin bakış açısını olanca acımasızlığıyla yansıtıyor. Annesi'nin Pembe'ye namus üzerine dedikleriyse insanın içini acıtacak cinsten. Pembe ve Cemile'nin ablası Hediye'nin sevdiğine kaçması, baba evine geri dönüşü ve yaşadığı trajedi bu ülkedeki birçok kişinin farkında olmadığı keskin bir gerçeği gösteriyor bizlere. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce arasında sıkışan karakterlerin yaşadıklarıysa kitabın önemli ayrıntılarından.

İskender'de ele alınan önemli temalardan biri de kız çocuklarına erkeklerle eşit davranılmasının kaçınılmaz gerekliliği. İskender'i katil olmaya sürükleyen yolda, Pembe'nin davranışlarına da dikkat çekmiş durumda Elif Şafak. İskender'in annesine ilk güveninin sarsıldığı sünnet olayı, İskender'e isim verilmesinde annesinin verdiği karar, Pembe'nin oğluna sultanım diye hitap etmesi, mahalledeki çocuklarla kavga eden İskender'in suçunu örtbas etmesi gibi noktalar roman boyu bu önemli olguyu gösteriyor bizlere.Aynı çatı altında büyümüş ama bambaşka ufuklara yelken açan kardeşler, babasını sevebilmek için onu Ayık Olan&Sarhoş Olan diye ikiye ayıran Âdem romanın gerçekçiliğini artıran diğer unsurlar.

Romana sonradan dâhil olan en önemli karakterlerden diyebileceğimiz birinden de bahsetmeden olmaz: Zişan. İskender'i tasavvuf düşüncesiyle tanıştırması ve onun öfke batağına saplanan ruhuna yardımcı olması açısından Zişan romanda apayrı bir yere sahip. Söylediği elmas ederindeki sözler de mutlaka okunmalı. Zişan, Elif Şafak'ın Pinhan ve Aşk'ta kullandığı tasavvuf etkisini sürdürüyor İskender'de. Renkli ve özel bir kişilik Zişan... İskender'le yaşadığı diyaloglarda bilhassa ilgi çekici.

Sürprizlerle dolu bir roman İskender. Ufak ayrıntılara kazandırılan süreklilik beni çok etkiledi. Okuyanlar karşılacaklardır, ufak ve önemsiz bir nesnesinin ya da silik bir kişinin, bir kelimenin ya da cümlenin beklemediğimiz yerlerde tekrar karşımıza çıkması. Uzunca bir süre tahmin edilebilir düzeyde olsa da, sonlara doğru Yunus ve İskender'in konuşmasından sonra roman bambaşka bir yola sapıyor. Bu da romanın bir başka ve büyük sürprizi oluyor okuyucuya.

İskender, tabii ki de İskender'in en hayret verici karakteri. Elif Şafak, bir katili öyle ustaca anlatıyor ki bizlere, eşine zor rastlanır cinsten. Hapishaneden yazılan mektuplar, İskender'in çocukluk ve ilk gençliğinde yaşadığı ve gelecekte kilit unsur olacak olaylar İskender'i İskender yapan bölümler. Hem erkek olması açısından, hem de katil, Elif Şafak zoru başarıyor ve İskender'i hakkıyla satırlara yansıtıyor. Âdem'in, yani İskender'in babasının kırılgan ve şaşkın karakteri; Yunus'un çocuk ruhu ve safi muhabbet dolu karakteriyse İskender'e başarılı erkek karakterler kazandırıyor.

Elif Şafak bu sefer mekân olarak Fırat Nehri yakınlarında bir köyü, İstanbul'u, Londra'yı ve Abu Dabi'yi kullanıyor.  Londra betimlemeleri kitabın öne çıkanlarından. Göçmenlik ve aidiyet duygusu, hasret, umutsuzluk şehirlerle birlikte iç içe işleniyor İskender'de. Irkçılık ve ırkçı saldırılar ise romanın altı çizilmesi gereken konularından bir diğeri. Gördüğümüz bir diğer manzaraysa, nesil farkı. Toprak ailesinin kuşaklar arasındaki nesil farkının yarattığı uçurumlar İskender'de ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor.

Anlatabildiklerimin dışında karakterlerle, bahsettiklerimden başka olaylar da  İskender'in dolu dolu hikâyesinde sizi bekliyor. Üsluba gelecek olursak Elif Şafak'ın "akide şekeri" kıvamındaki satırları, kelimelerle oynadığı eğlenceli oyunlar, ustaca ifadeler İskender'i basamak basamak yukarıya çıkarıyor. Betimlemeler de İskender'de ağırlıklı olarak ruhsal, ama oldukça keyifli fiziksel ve mekânsal betimlemeleri de unutmamak gerek.

En başta söylediğimi tekrar söyleyeyim, İskender hiçbir açıdan beni hayal kırıklığına uğratmadı. Sizi de uğratmayacağından hiç şüphem yok. Kitabın en beğendiğim satırlarını da sizinle paylaşmak istiyorum:

  • Anneler ölünce hemen cennete gitmezler. Yeryüzünde biraz daha kalıp çocuklarına göz kulak olabilmek için Tanrı'dan özel izin alırlar. Fani ömürlerinde evlatlarıyla aralarında her ne geçmiş olursa olsun.
  • Feci baba insanın boğazına takılı kılçık gibidir. Ne tükürüp atabilirsin, ne yutup sindirebilirsin. Bir şekilde kurtulsan bile geride iz kalır mutlaka, dışarıdan bakanların göremediği ama senin hep hissettiğin bir çentik etinde. Feci baban olacağına hiç olmasın daha iyi.
  • Hamur yoğurduğunda toprak damarlarına sızar. Et pişirdiğinde hayvanın ruhu seninle konuşur; ona saygı duymayı öğrenmen gerekir. Balık temizlerken bir zamanlar içinde yüzdüğü denizin sesini duyarsın; nazikçe marine edersin suyun hatırasını yüzgeçlerinden silmek için.
  • Kelimeler de insanlar gibi gezermiş meğer. Uzaklara, hem de çok uzaklara ulaşırlarmış.
  • Sen nasıl görürsen odur hakikat.
  • Öldüğümüzde ruhumuz bedenimizi terk edip bir uçan balon gibi derhal gökyüzüne mi yükselir acaba? Yoksa biraz oyalanır mı etrafta? Annemin ruhu oralarda mıydı ben sokak ortasında dehşet içinde dikilirken? Ona sapladığım bıçağı geri çekişimi seyretti mi?
  • İnsan sevdiğini unutmaz ki. Ben mesela seni asla unutmam.
  • Kadın isimleri neden erkek isimlerinden bu kadar farklıydı ki? Kadınlara neden sanki hayal ürünüymüşler gibi masalsı ve rüyamsı isimlerin verildiğini merak ederdi. Erkek isimleri hep cesaret, iktidar ve yetki ihtiva ediyordu; mesela Muzaffer, Faruk ya da Hüsamettin. Oysa kadın isimlerinden yansıyan kırılgan bir zarafetten ibaretti - porselen bir vazo gibi. Nilüfer, Gülseren ya da Binnaz gibi isimlerle, kadınlar bu dünyanın süsleriydi adeta; alaca bulaca kenar oyaları.
  • Kalbinin sırçadan olduğunu bilseler muhakkak kırarlardı.
  • Belki de bir illeti aşk; insana hayat verse, ruhunu şenlendirse de bir marazdı yine de.
  • Kimse görmek istemiyordu güzelliğin, zamanın siyah kadifesinde erimeye mahkum bir kar tanesi olduğunu.
  • İnsan yüreği soba gibi. Sıcaklık üretiyor, enerji yayıyoruz. Ama başkalarını suçlayınca, onları karalayınca, dedikodu yapıp kem konuşunca enerji kaybolur. Yüreğimiz soğur.
  • Evren yuvarlak, çemberde iki yay var. Biri yükselen, biri alçalan. Her insan durmadan hareket halinde. Bazısı iner, bazısı çıkar. Yükselmek istiyorsan, en çok kendini eleştir. Kendi hatalarını görmeyen asla iyileşemez.
Son olarak belirtmek isterim, Elif Şafak daha önceden tecrübe ettiği bir yöntemle romanı önce İngilizce yazdı, sonra Omca A. Korugan'la birlikte Türkçeye çevirdi.

İskender, herkesin kendini bulabileceği, yürekten bir roman. Sevdiklerimizi incitmek hakkında düşünmek için de büyük bir fırsat. Hem kurgusu, hem karakterler hem de üslubu birbirinden güzel olan İskender'i tüm edebiyatseverlere öneriyorum. Gerçek bir kitap okuma deneyiminin zevkine varmak için.


En sevdiğim yazara, hayatımın yazarına, Elif Şafak'a; kitabın çevirisinde emeği geçen Omca A. Korugan'a; bizi İskender'le buluşturan Doğan Kitap'a teşekkürler...

Edebiyatla kalın...

Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...