3 Temmuz 2014 Perşembe

Ultraviolence: Yeniden Yaz Zamanı Hüznü

Cızırtılı mikrofonların bezgin sesli şarkıcısı Lana Del Rey yeni albümü Ultraviolence’i “Cruel World” şarkısıyla açarken bir bildiği vardı elbet. Yine bir Del Rey müzikalitesiyle açılış yapan şarkı yaz ritminde atan kalplerimizi sekteye uğratıyor. Albümün genel havası da böyle aslında hayatlarımıza “yaz zamanı hüznü” kavramını sokan Amerikan Rüyası kadının yine bizlere acımadan sızılar içinde bıraktığını hissediyoruz.

“Lana Del Rey” müziği bu aslında. Sahilde kulaklıklarınızı takıp dinleyebileceğiniz gelmiş geçmiş en kederli şarkılar. Yaz mevsiminin ruhuna bu kadar aykırı biçimde yerleşmiş yapboz parçalarını ancak ondan bekliyorduk ve “ultra şiddet”le sarsıldık. Dream pop olarak adlandırılsa da Lana’nın müziğini bir kalıba sokmak o kadar zor ki… En son Young&Beautiful’la bizi hasrette bırakan Lana Del Rey Ultraviolence’la ayrıksı aromasını yeni tarifiyle ruhumuza sunuyor. Evet, ruhumuza; deneyin, kapatın gözlerinizi ve açın müziğin sesini. Ruhunuzu havalandığını hissedeceksiniz, bedeniniz nerdeyseniz orda kalsa da ruhunuz Amerika’nın orta yerinde çöl yollarında Cadillac’la rüzgâra karşı bir yolculuğa çıkacak.

Adını Anthony Burgess’in Otomatik Portakal’ında kullandığı bir terimden alan ve aynı isimli Kubrick filmi de olan Ultraviolence, standart versiyonu 11 şarkıdan oluşan bir albüm. “Vücudumu ve zihnimi seninle paylaştım ama hepsi bu kadar.” dizelerine sahip Cruel World’le açılışı yapan Lana Born To Die’dan bu yana takipte olduğumuz aşklarının uğrattığı hayal kırıklığını içimizde hissettiriyor. Şarkının enstrüman kullanımı çok etkileyici. Ana hatlarında Lana’nın baskın sesiyle akan şarkı, fısıltılı back-vokaller ve nakaratta patlayan enstrüman kullanımı ve Lana’nın ses tonu değişimleriyle mükemmelleşiyor. Albüme adını veren Ultraviolence’la devam ederken Lana’nın “zehirli sarmaşık” göndermeleriyle Tropico hisleri yaşıyoruz. Hiçbir zaman bir feminist ikon olmayan Lana’nın şiddeti şiirleştirme isteği başarılı bir eser doğurmuş, yalan yok. Bana ilk albüm Born To Die zamanının tınısına yakın gelen şarkı, Lana’nın konuşmasıyla “National Anthem” havası yakalıyor.

Kliplenen şarkı Shades of Cool, Lana deyince akıllara gelen retro hava ve Amerikan Dream’e büyük selam çakan şarkı. Uzun palmiyelerle kaplı ıssız yollarda Lolita havasına bürünmüş Lana’nın vokali albüme 3. sağlam şarkıyı da kazandırmış. Gitarların derinden öyle bir eşliği var ki. Nakarattaki yoğun orkestra havası şarkının temel büyüsü. 4. şarkı Brooklyn Baby, bambaşka gitar ritimleri ve Lana’nın mırıldanmalarıyla başlayarak farklı bir mekan yaratıyor Ultraviolence sahnesinde. Lou Redd’e de sözlerinde atıfta bulunan şarkı Lana’nın bir zamanlar Ride’da yansıttığı havaya çok uygun. Erkek arkadaşınının yanında yalnızları oynayan Lana’nın albümdeki ilk ayrıksı havayı estirmesine şahit oluyoruz. Sıradaki şarkı “West Coast” ilk single olarak sunulan ve kliplenen şarkı. İtiraf etmek gerekirse albümden önce tek başına dinlediğimde iyi bir izlenim bırakmamıştı. Düşük temposuyla ilk anda geri adım attıran şarkı bence albümde bulunduğu yer itibariyle anlam kazanmış. Biraz da Lana’nın ilk 4 şarkısında yarattığı havaya alışan bünye bu sefer West Coast’ı kabullendi. 


6. Şarkı Sad Girl’de “diğer kadın” olan Lana sinemaskopik hüzünde doz aşımı yaratıyor. Albüme bu noktadan itibaren geri dönüp baktığımızda Lana’nın nakarat girişlerini hep benzer şekilde söylediğini söyleyebiliriz. Albüme bir süreklilik katan ve dinleyiciyi Ultraviolence ruhuna alıştıran bu hile ısrarla kullanılmış. Bu noktada bizi “Pretty When You Cry” yakıcı ismiyle karşılıyor. Downtown’da salaş bir pub’da sahne alan Lana havası hakim. Gitar sololarına eşlik eden vokallerle şarkı zirve hissini yaşatıyor. 8. şarkı Money Power Glory şöhret üzerine bir çift lafı olan bir şarkı. Tematik Lana gidişatına bakacak olursak da varoş kökenlerine saygı duruşundaki salon kadını ruhu şarkının ritimlerinde gizli. Zamanında “National Anthem”de paraya güzellemeler yapan Lana’nın bir başka Amerikan rüyası içeriğini sihirli tarife eklediğini görüyoruz bu noktada. 

Fucked My Way Up The Top 9. sırada bir durgunluk yaratıyor. Bence burası albümün kırılgan geçişlerinden biri. Önündeki yoğun havaya ve zirve hissine ulaşamadığını hissettiriyor. Tam bu noktada Lana dümeni kırıyor ve 10. sırada piyanolu açılışıyla kırmızı uzun elbisesiyle balo salonunda bizi karşılayan Lana var. Senfonik bir arka plana sahip Old Money Gatsby havası solutan notalarıyla kişisel favorilerimden.  Albümün sonuna doğru bu hava değişimiyle ihtişamlı retro ritimler ve cızırtılı mikrofon vokaller The Other Woman’la jübilesini yapıyor. Standart versiyonun son şarkısı gerçekten de Ultraviolence sahnesinin perdesini 1920’lerin yangınına veriyor.

Deluxe versiyonun üç sürprizine geçmeden araya West Coast’un Radio Mix adı altında yeni bir düzenlemesi eklenmiş. Zirveye oynamak için piyasaya rahat hitap eden bu altyapıyla Lana Del Rey’in Born To Die hayran kitlesinin ve genel anlamda ana akım piyasanın ağzının tadına uygun bu düzenlemenin kulağa daha hoş geldiği ve yakalayıcı tınılar içeren akustik havaya sahip olduğunu söyleyebiliriz.

 Deluxe versiyonun ilk sürprizi Black Beauty, “Blue Velvet” havasıyla açılış yapan ve bir anlamda standart versiyonun bıraktığı yerden bayrağı devralan bir şarkı.  Guns And Roses’la yine kendini uçsuz bucaksız yollara vuran Lana rüzgârları esiyor. Lana’nın büyük bir Guns n Roses hayranı olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Bir diğer kişisel favorim Florida Kilos Deluxe versiyonun son şarkısı. İnanılmaz bir açılışı olan, şaşırtıcı vokallerle devam eden ve tekerleme tadında kısımlara sahip Florida Kilos albümün altına atılmış bir imza adeta.

Genel bir bakışta Ultraviolence, Born To Die ve Born To Die Paradise Edition’da hayatımıza giren Lana’dan farklı bir albüm çalışması. Lana kişiliğiyle şarkılarını birbirine o kadar perçinlemiş bir isim ki sağlam temellere sahip olmayan bir başka sanatçının altından kalkamayacağı bir değişikliğin kolayca altından kalkıyor. Kendini tekrar etme kâbusundan kurtulup hayranlarının alıştığı havayı da yitirmeyen Lana Del Rey şiddetin ultra halini başarının ultra haline dönüştürecek gibi. Listelerde gidişat ne olur bilemem ama Lana bir albüm şarkıcısı. Tematik bir yolculuğun sarhoş rehberi. Şarkılar Born To Die elemanları gibi hit olabilecek mi göreceğiz ama albümün senenin en iyi albümlerinden olduğunu söyleyebiliriz. Kendi açtığı yolda emin adımlarla ilerleyen Lana günümüz müziğinin sembol karakterlerinden biri olduğunu Ultraviolence’la ilan ediyor.

Yeniden yaz zamanı hüznünü yaşamaya var mısınız?

***

Kontrast’ta taze bir hava ve keyifli bir değişiklik adına ilk albüm kritik yazımı paylaşmanın heyecanı içerisindeyim. Umarım beğenirsiniz, fikirlerinizi bekliyorum.


Kubilay

6 yorum:

Mustafa Anıl bozdemir dedi ki...

gerçekten güzel yazmışsın, tam anlamıyla anlatmışsın :)

Begonvilli Ev dedi ki...

Çok güzel olmuş!!! Şöyle bir baktım ama yine gelip uzun zamanlar geçireceğim. Sevgiler♥

Kontrast dedi ki...

@Mustafa Anıl Bozdemir,

Teşekkürler!

@Begonvilli ev,

Yorumlarını bekliyorum, sevgiler...

lale dedi ki...

Kubilaycım, kitap analizlerin gibi müzik albümleri analizinde de çok ama çok başarılısın...
Çok ama çok güzel bir albüm kritiği olmuş.

Sevgiler

Hayat İzlerim, Kitap Sesleri dedi ki...

Şahane bir tanıtım Kubilay'cım. emeklerine sağlık. Daha sık yaz olur mu?:)

Kontrast dedi ki...

@Hayat İzlerim,

Evet blogger'lığı uzun süredir boşladım farkındayım. Ben de ara vermemeyi umuyorum elimden geldiğince, umarım gerçekleşir.

Sevgiyle!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...