
“Lana Del Rey” müziği bu aslında. Sahilde kulaklıklarınızı
takıp dinleyebileceğiniz gelmiş geçmiş en kederli şarkılar. Yaz mevsiminin
ruhuna bu kadar aykırı biçimde yerleşmiş yapboz parçalarını ancak ondan
bekliyorduk ve “ultra şiddet”le sarsıldık. Dream pop olarak adlandırılsa da
Lana’nın müziğini bir kalıba sokmak o kadar zor ki… En son Young&Beautiful’la
bizi hasrette bırakan Lana Del Rey Ultraviolence’la ayrıksı aromasını yeni
tarifiyle ruhumuza sunuyor. Evet, ruhumuza; deneyin, kapatın gözlerinizi ve
açın müziğin sesini. Ruhunuzu havalandığını hissedeceksiniz, bedeniniz
nerdeyseniz orda kalsa da ruhunuz Amerika’nın orta yerinde çöl yollarında
Cadillac’la rüzgâra karşı bir yolculuğa çıkacak.
Adını Anthony Burgess’in Otomatik Portakal’ında kullandığı
bir terimden alan ve aynı isimli Kubrick filmi de olan Ultraviolence, standart
versiyonu 11 şarkıdan oluşan bir albüm. “Vücudumu ve zihnimi seninle paylaştım
ama hepsi bu kadar.” dizelerine sahip Cruel World’le açılışı yapan Lana Born To
Die’dan bu yana takipte olduğumuz aşklarının uğrattığı hayal kırıklığını
içimizde hissettiriyor. Şarkının enstrüman kullanımı çok etkileyici. Ana
hatlarında Lana’nın baskın sesiyle akan şarkı, fısıltılı back-vokaller ve
nakaratta patlayan enstrüman kullanımı ve Lana’nın ses tonu değişimleriyle
mükemmelleşiyor. Albüme adını veren Ultraviolence’la devam ederken Lana’nın “zehirli
sarmaşık” göndermeleriyle Tropico hisleri yaşıyoruz. Hiçbir zaman bir feminist
ikon olmayan Lana’nın şiddeti şiirleştirme isteği başarılı bir eser doğurmuş,
yalan yok. Bana ilk albüm Born To Die zamanının tınısına yakın gelen şarkı,
Lana’nın konuşmasıyla “National Anthem” havası yakalıyor.
Kliplenen şarkı Shades of Cool, Lana deyince akıllara gelen
retro hava ve Amerikan Dream’e büyük selam çakan şarkı. Uzun palmiyelerle kaplı
ıssız yollarda Lolita havasına bürünmüş Lana’nın vokali albüme 3. sağlam şarkıyı
da kazandırmış. Gitarların derinden öyle bir eşliği var ki. Nakarattaki yoğun
orkestra havası şarkının temel büyüsü. 4. şarkı Brooklyn Baby, bambaşka gitar
ritimleri ve Lana’nın mırıldanmalarıyla başlayarak farklı bir mekan yaratıyor
Ultraviolence sahnesinde. Lou Redd’e de sözlerinde atıfta bulunan şarkı Lana’nın
bir zamanlar Ride’da yansıttığı havaya çok uygun. Erkek arkadaşınının yanında yalnızları
oynayan Lana’nın albümdeki ilk ayrıksı havayı estirmesine şahit oluyoruz.
Sıradaki şarkı “West Coast” ilk single olarak sunulan ve kliplenen şarkı.
İtiraf etmek gerekirse albümden önce tek başına dinlediğimde iyi bir izlenim
bırakmamıştı. Düşük temposuyla ilk anda geri adım attıran şarkı bence albümde
bulunduğu yer itibariyle anlam kazanmış. Biraz da Lana’nın ilk 4 şarkısında
yarattığı havaya alışan bünye bu sefer West Coast’ı kabullendi.

Fucked My Way Up The Top 9. sırada bir durgunluk yaratıyor. Bence burası
albümün kırılgan geçişlerinden biri. Önündeki yoğun havaya ve zirve hissine
ulaşamadığını hissettiriyor. Tam bu noktada Lana dümeni kırıyor ve 10. sırada piyanolu
açılışıyla kırmızı uzun elbisesiyle balo salonunda bizi karşılayan Lana var.
Senfonik bir arka plana sahip Old Money Gatsby havası solutan notalarıyla
kişisel favorilerimden. Albümün sonuna
doğru bu hava değişimiyle ihtişamlı retro ritimler ve cızırtılı mikrofon vokaller The Other Woman’la jübilesini yapıyor. Standart versiyonun son şarkısı
gerçekten de Ultraviolence sahnesinin perdesini 1920’lerin yangınına veriyor.
Deluxe versiyonun üç sürprizine geçmeden araya West Coast’un
Radio Mix adı altında yeni bir düzenlemesi eklenmiş. Zirveye oynamak için
piyasaya rahat hitap eden bu altyapıyla Lana Del Rey’in Born To Die hayran
kitlesinin ve genel anlamda ana akım piyasanın ağzının tadına uygun bu
düzenlemenin kulağa daha hoş geldiği ve yakalayıcı tınılar içeren akustik havaya
sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Deluxe versiyonun ilk sürprizi Black Beauty, “Blue
Velvet” havasıyla açılış yapan ve bir anlamda standart versiyonun bıraktığı
yerden bayrağı devralan bir şarkı. Guns
And Roses’la yine kendini uçsuz bucaksız yollara vuran Lana rüzgârları esiyor.
Lana’nın büyük bir Guns n Roses hayranı olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Bir
diğer kişisel favorim Florida Kilos Deluxe versiyonun son şarkısı. İnanılmaz
bir açılışı olan, şaşırtıcı vokallerle devam eden ve tekerleme tadında
kısımlara sahip Florida Kilos albümün altına atılmış bir imza adeta.
Genel bir bakışta Ultraviolence, Born To Die ve Born To Die
Paradise Edition’da hayatımıza giren Lana’dan farklı bir albüm çalışması. Lana
kişiliğiyle şarkılarını birbirine o kadar perçinlemiş bir isim ki sağlam
temellere sahip olmayan bir başka sanatçının altından kalkamayacağı bir
değişikliğin kolayca altından kalkıyor. Kendini tekrar etme kâbusundan kurtulup
hayranlarının alıştığı havayı da yitirmeyen Lana Del Rey şiddetin ultra halini
başarının ultra haline dönüştürecek gibi. Listelerde gidişat ne olur bilemem
ama Lana bir albüm şarkıcısı. Tematik bir yolculuğun sarhoş rehberi. Şarkılar
Born To Die elemanları gibi hit olabilecek mi göreceğiz ama albümün senenin en
iyi albümlerinden olduğunu söyleyebiliriz. Kendi açtığı yolda emin adımlarla
ilerleyen Lana günümüz müziğinin sembol karakterlerinden biri olduğunu
Ultraviolence’la ilan ediyor.
Yeniden yaz zamanı hüznünü yaşamaya var mısınız?
***
Kontrast’ta taze bir hava ve keyifli bir değişiklik adına
ilk albüm kritik yazımı paylaşmanın heyecanı içerisindeyim. Umarım
beğenirsiniz, fikirlerinizi bekliyorum.
Kubilay
6 yorum:
gerçekten güzel yazmışsın, tam anlamıyla anlatmışsın :)
Çok güzel olmuş!!! Şöyle bir baktım ama yine gelip uzun zamanlar geçireceğim. Sevgiler♥
@Mustafa Anıl Bozdemir,
Teşekkürler!
@Begonvilli ev,
Yorumlarını bekliyorum, sevgiler...
Kubilaycım, kitap analizlerin gibi müzik albümleri analizinde de çok ama çok başarılısın...
Çok ama çok güzel bir albüm kritiği olmuş.
Sevgiler
Şahane bir tanıtım Kubilay'cım. emeklerine sağlık. Daha sık yaz olur mu?:)
@Hayat İzlerim,
Evet blogger'lığı uzun süredir boşladım farkındayım. Ben de ara vermemeyi umuyorum elimden geldiğince, umarım gerçekleşir.
Sevgiyle!
Yorum Gönder