26 Ağustos 2015 Çarşamba

Gurur ve Önyargı: "God Bless Jane Austen!"

Üzerinde 202 yıl geçmiş bir roman büyüsünden hiçbir şey mi kaybetmez? Etmiyormuş ki geçtiğimiz sene beyaz ekranda bizi yerimize mıhlayan çılgın gerilim filmi Gone Girl'de bile Gurur ve Önyargı'ya göndermeler görebiliyoruz. 42 yıllık kısa hayatını kült romanlarla dolduran, Virginia Woolf'un "tüm büyük yazarlar içinde büyüklüğü en zor yakalanacak yazar" diyerek bahsettiği Jane Austen'un "pek sevgili çocuğum" dediği Gurur ve Önyargı her an yeniden okunmaya, konuşulmaya devam ederken yüzyıllardır dinmeyen rüzgara karşı koymamız ne mümkün? Ben de karşı koymayı bıraktım, okudum; üstüne bir de 2005 yapımı Pride & Prejudice izledim. Şimdi konuşma vaktidir!

"Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir ki, hali vakti yerinde olan her bekâr erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır." diyerek başlıyor Gurur ve Önyargı. (çev. Hamdi Koç) Austen bize burada aslında romanın belli başlı temalarından "evlenmek" üzerine ilk ve en büyük sözlerinden birini söylüyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinin havasını önce Bennet'lerle tanışarak soluyoruz. Soluduğumuz havada minik minik parçacıklar da var: Jane Austen büyüsü. Rengarenk ve karşı konulamaz bir "sadelik" bu. İronilerle aromalandırılmış Gurur ve Önyargı'nın mayası aslında sıra dışılık içermiyor. Sıra dışı olan tek şey -belki de Woolf'un de sözünü ettiği budur- Austen'ın "bizden" karakterleri yine "bize" heyecanla takip ettirmeyi başarması.

Pride and Prejudice ilk baskısı, 1813
Austen romanın bel kemiğini karakterleriyle kuruyor aslında, her karakteri ayrı ayrı özenle okurun zihninde inşa ediyor. Romanımız Elizabeth Bennet - ya da sevgili Lizzie'miz :) - üzerinden aktarılırken romanın onlarca diğer karakterinin de nasıl hissettiklerini ve olaylar karşısında nasıl tepki vereceklerini zamanla kestirebilir hale geliyoruz. Austen karakterleri genel anlamda iflah olmaz derecede sabit ruh hallerine sahip olsalar da Gurur ve Önyargı'ya bir kendini arayış dememiz de gayet mümkün. Üstelik bu kendini arayış uçuk hedeflere ulaşmaktan ziyade karakterlerin kendileriyle çatışmaları, değişmeye çalışmaları, hayatın gerçekleriyle defalarca yüzleşmeleri üzerinden gerçekleşiyor. Örneğin Elizabeth, olaylar karşısında kendine has duruşu ve devrine göre "modern" kaçan düşünceleriyle en sağlam karakterlerden birini çizerken, Austen ona "önyargı" zaafını veriyor. Roman boyu Elizabeth'in bugüne kadar oluşturduğu değer yargılarıyla minimum çatışmaya girerek kendini sorgulamasını izliyoruz. Tabii ki aşk hikayemizin diğer tarafı Mr. Darcy'nin de "gurur"uyla yüzleşme yolculuğu var. Romanın Elizabeth taraflı ilerleyişi ve bizim olayları görme açımızın bu şekilde daralması üzerinden de Austen, Mr. Darcy başta olmak üzere farklı farklı karakterler üzerinden bizi ilerleyen her sayfada şaşırtıyor.

Gurur ve Önyargı, hızlı tempolu bir roman değil. Ama normalde "sıkıcı"lığa kapılmak bu kadar kolayken Austen yine o meşhur "büyü"sünü kullanarak bunu da avantaja çeviriyor. Gerçekten de Hamdi Koç'un dediği gibi karakterler uzunca bir süre oturuyor, kalkıyor, konuşuyor, susuyor ve okuyucu tüm bu hayatın monoton akışını ilgiyle takip edebiliyor. Elbette ki Austen'ın bu büyüsünde onun açığı olmayan bir kurgu ve havada kalan hiçbir teşebbüste bulunmayan karakterlerinin büyük payı var. Austen gerçekten de tüm zamanların en iyi hikaye anlatıcılarından.

Roman uzunca mektuplara da ev sahipliği yapıyor, belki de bir başka açıdan Gurur ve Önyargı'yı böyle anlayabiliriz: Mektuplar yazıp sabırla cevaplar beklenilen zamanların romanı. Havada romantizm kokusu mu alıyoruz? Romantizmden ne anladığımıza bağlı belki de ya da her çağın romantizm anlayışı... Dikkatleri çekmemiz gereken nokta Austen'ın kesinlikle avam tabirle "bayık" bir roman yazmadığı. Karşılaştırmak bir yere yan yana bile konmayacak Alacakaranlık serisi üzerinden olayı anlatmakta fayda var. Stephenie Meyer'in uzunca bir süre genç kızların soluğunu kesmeyi başardığı Edward'ında Mr. Darcy'den etkilenilmediğini zannetmek saflık olacaktır. Meyer'in yaptığı çağa hitap etmek adına temelleri olmayan bir romantizm yaratmaktı. Daha "ben" olamamış aşıklar "biz" olmaya çalışırken elbette sırıtan şey çok olacaktı. Üstelik Darcy'nin biricik aşkı akıllı Lizzie'nin olması gereken yere edilgen ve belirsiz kişilikle Bella'yı koyan Meyer çok da derinliği olmayan bir roman elde etmişti. Austen'a karşı bu yarım yamalak özenti, romanın kalıcı olmasını engelledi elbette; Alacakaranlık serisi bir zamanların modası olmaktan kaçınamadı. Gurur ve Önyargı 202 yıldır işte bu yüzden okunmaya, sevilmeye, tutkuyla yaşatılmaya devam ediyor: Hayatın gerçeklerini, insanların önünde sonunda kendileriyle yüzleşmeleri gerektiğini ironik bir dille anlatmak ve elbette o tanımlamakta çok zorlandığımız Austen havası.

Gelin bir de başka bir gözle bakalım Gurur ve Önyargı'ya. Austen aslında acı bir sosyolojik saptama da yapıyor. Bir kadının hayatını "koca bulmaya" sıkıştırmasının, hayatta başka hiçbir amacı olmamasının ne kadar ızdırap verici ve sinir bozucu olduğunu iğneli diliyle "okumak isteyen"e sunuyor. Günümüzde olsa Y kuşağı tabiriyle "kezban" olarak damgalanacak itici kadın karakterleri ile toplumun kadını sıkıştırdığı cendereyi bir kadın yazar olarak ete kemiğe büründürerek sunuyor.

Gurur ve Önyargı tüm zamanların en çok sevilen romanlarının başını çekiyor, İngiltere'de başlı başına bir turizm ikonu olan Jane Austen'ın bu biricik eseri sadece Ada'da kalmamış hiçbir zaman. Evet belki de bir romanın alabileceği en önemli iki payeyi almış: Evrensel ve kalıcı. Gurur ve Önyargı ateşinin her daim harlı kalması onu beyaz perdeye de defalarca konuk etmiş. En dikkate değer uyarlamaların başında 2005 yapımı Oscar ödüllü Atonement (Kefaret) 'in yönetmeni Joe Wright'in yönettiği Pride & Prejudice (Ülkemizde Aşk ve Gurur adıyla gösterime girmiş) geliyor. Yine Oscar ödüllü Dario Marianelli'nin müziklerini yaptığı Pride & Prejudice'da Akademi tarafından senenin en iyi kadın oyuncularından biri olarak gösterilen Keira Knightley'i Elizabeth olarak izliyoruz.

Knightley rolün altından başarıyla kalkıyor. Tüm zamanlarının en sevilen karakterini oynamak ona ve İngiliz aksanına çok yakışmış. Karşımızda biraz da Jane Austen'ın meşhur portresinden ilham almışa benzeyen bir Elizabeth var. Jane'i oynayan şu aralar "Gone Girl" olarak oyunculuğuna hayran kaldığımız Rosamund Pike da hayallerimize yakın bir Jane sunmayı başarıyor. En son Açlık Oyunları serisinde Başkan Snow olarak izlediğimiz Donald Sutherland'de kendine has Mr. Bennet'i oldukça esprili şekilde canlandırıyor. Filmin sürpriz oyuncusu Judi Dench de karşımıza en az düşündüğümüz kadar sinir bozucu Lady Catherine de Bourg'u çıkarıyor.

Film iyi bir uyarlama mı? Hem evet hem hayır. Evet çünkü, karakterlerimiz başarılı oyuncular tarafından canlandırılıyor, çekim mekanları - Mr. Darcy'nin tüm zamanların en büyük arzu nesnelerinden olan Pemberley'si başta olmak üzere - gözlerimize ziyafet çektiriyor, geniş açılı çekimler, farklı kamera açısı kullanımları filme can veriyor, müzikleri insana kitabı yeniden okuma isteği verecek kadar eşsiz ve "Austen" tınlıyor. Hayır çünkü, beyaz perdede sıkıcı olmayan bir tempo uğruna geçişler hızlı, sadece filmi izleyen biri kurguda rahatlıkla geçiştirmeleri görebilir ve tüm zamanların en güzel hikayelerinden birine karşı pek de hoş olmayan düşüncelere kolaylıkla kapılabilir. Neyse ki karmaşık bir karakter ağı ve yavaş olay öyküsü altında ezilmek istemeyen film romandan sapmıyor, temelde romanın okuyucusuna gülümsüyor. Özellikle romandan birebir alınmış repliklerle ortaya Austen severleri mutlu edecek bir görüntü çıkıyor.

Yine kitabın çevirmenlerinden Hamdi Koç'un nokta atışı ifadesiyle bitirelim yazıyı: "Gurur ve Önyargı okur için hayati şeyler ifade eden, zamanın üstesinden gelmiş, kalbin gücüne ve ölümsüzlüğüne ait az sayıdaki romandan biridir."

Edebiyatla kalın!

Kubilay

13 Mart 2015 Cuma

Boyhood: Bizim Hikayemiz



Geçmiş aldığımız nefeslerin toplamı mıdır? Peki ya kalp atışlarımızın, adımlarımızın, göz kırpışlarımızın? Geçmiş “geçmiş” midir ya da? Geçebilir mi? Kendi içinde bir “evren” barındırsa da bulunduğu evrende bir toz parçacığı kadar bile yer kaplamayan insanoğlunun hayata tutunma çabası belki de gelmiş geçmiş en büyük macera. Sonsuzluğun içerisinde her bir insanoğlunun yer alma hikâyesi mucizelere inanmak için geçerli bir sebep değil mi? Boyhood’u büyüleyici bir film yapan da işte bu. Hayat denen kısa süre sonsuzluğun en güzel çağına şahit olmaya çağırıyor bizi: Çocukluğa.

Gökyüzüne bakan Mason’ın bakış açısıyla başlıyor Boyhood. Fonda “galaksiler arası” bir grubun, Coldplay’in, en efsane şarkılarından biri olan Yellow’la gökyüzünü seyre dalmak, sinema tarihinin en etkileyici başlangıçlarından biri olsa gerek. Yönetmen Linklater, bir anlamda her şeyi özetliyoruz aslında: Bulutların bembeyaz güzelliğine ve mavi sonsuzluk denizine bakan masum bir oğlan çocuğu, hayat denen bu eşsiz maceraya panoramik bir bakışı temsil ediyor. 

Boyhood ana eksenine Eller Coltrane’nin canlandırdığı Mason karakterini koyuyor. Mason, filmimizin başında ufak bir oğlanken film sonlanırken onu üniversiteye giden genç bir delikanlı olarak izliyoruz. Filmin en şaşırtıcı ve benzersiz yanlarından en büyüğü belki de bu: Bu film 12 senede çekildi. Çocuk karakterlerimiz için büyüme, erişkin karakterlerimiz için de bir olgunlaşma hikayesi var karşımızda. 

Film her bir karakterine hak ettiği yeri vermekte çok başarılı. Bir hayat replikası olarak Boyhood, bu anlamda hiç zorlanmıyor. Her karakterin Mason etrafında yol alışlarını değil de “onunla birlikte” geçirdikleri değişimi izliyoruz. Ama Mason bir başka. Dünyaya her daim meraklı gözlerle bakan, ilkokulda sınıfta habire pencereden dışarıyı izlediği için uyarılan, kelimelerinden çocuksu bir bilgelik akan ama asla şımarıklık ve yapmacıklık içermeyen Mason’ımızın babasıyla diyalogu belki de tüm bunları anlatıyor:

“-Baba, dünyada gerçek sihir yok, değil mi?
-Nasıl yani?
-Periler gibi falan. Hepsi sadece uydurma…
-Bilmem. Perilerin balina gibi bir şeyden daha sihirli olduğunu nereden çıkardın? Anlıyor musun, sana okyanusun altında sonar kullanıp şarkılar söyleyen dev bir deniz memelisi olduğunu anlatsam, “O kadar büyükmüş ki kalbi bir araba kadar” , “Damarlarının içinde sürünebilirsin!” desem ne düşünürdün? Sihir gibi olduğunu değil mi?
-Evet
-Ama şu an dünyada peri falan yok değil mi?
-Hayır, teknik olarak yok.”

Boyhood, benim için ayrı anlamı olan bir film. 90’larda çocukluğunu yaşayan biri olarak huzur, hüzün ve melankoli karışımı bir duygu hissetmemem elimde değildi. Boyhood’u özel kılan, tam da o zamanları “yansıtması” değil, tam da o zamanların olması. Mason’un uzanıp renkli tüplü televizyonda çizgi film izlediği sekanslar, kardeşi Samantha’nın Britney Spears’ın şöhretin zirvesine tırmandığı ve “teenage” idol olduğu zamanların nişanesi olan “Oops… I Did It Again” şarkısını söylediği anlar,  Amerika-Irak Savaşı, sadece Amerika’da değil tüm dünya çocuklarının dimağlarında yer edinmiş eski Amerikan başkanı Bush’ın “icraatları”, video oyunları, “sanal bebek”ler, sessiz sinema oyunu ve belki de bizim yaş grubumuzu ne kadar büyüsek geçmişe götürecek Harry Potter serisine bir gönderme… Tüm bunlar o kadar naif ve gerçekçi ki, Linklater 90’ların çocuklarının hayatına “büyülü gerçekçi”  ve zamansız bir anı oluşturmaya çabaladığını ve bu çabasında da başarılı olduğunu söylememek mümkün değil. 

Patricia Arquette’ye gelecek olursak, hayat verdiği Olivia karakteriyle de aldığı Oscar’ı fazlasıyla hak ediyor. Olivia, her şeye rağmen hayat tutunmaya çalışan, yanlış evlilikler yaptığına şahit olduğumuz ve çocuklarıyla büyüyen bir an
ne. Onun hakkında daha fazla konuşmadan önce belki de şu repliklerine bakmak en doğrusu:

“Gerçek bu! Ben bir anneyim. Sorumluklarım var. Ben de kendime vakit ayırmak isterdim. Gidip kahrolası bir film izlemek isterdim. İstemediğimi mi sanıyorsun? Yemeğe çıkmak , bara gitmek isterdim. Nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyorum! Birinin çocuğuyken birden çocuklarımın annesi oluverdim.”

Olivia, hayattan istediklerini almaya çalışırken bir yandan da çok sevdiği çocuklarını büyütmeye çalışan bir anne ve yönetmen Linklater’ın bu noktada anne fedakarlığı kavramına dikkat çektiğini görmekteyiz. Film, toplumsal olarak üzerine yüklenen bu fedakarlık rolünde annelerin ne kadar ezildiğini ve kendine ait hayatının olmasının bir lüks addedildiğini dramatik bir şekilde dile getiriyor. Bunu yaparken de gerçekçiliğin topuzunu melodrama kaçırmamayı başarıyor. Olivia, hayatın ona verdiği-vermediği desteklerle yoluna bir anlamda yalnız başına devam eden bir karakter. Filmi bir “annenin çocuğu” etiketiyle izleyen herkesin düşüneceği ve kendine soracağı çok şeyler var. Arquette’nin oyunculuğun zirve yaptığı anda söyledikleri ise hikaye içinde hikaye yaşamlarımızın en sorgulatıcı anlarından biri oluyor:

“Neyi fark ediyorum biliyor musun? Hayatım böyle geçip gidecek. Bir dizi dönüm noktası: Evlenmek, çocuk sahibi olmak, boşanmak, disleksi olduğunu sanmamız, sana bisiklete binmeyi öğretmem, yine boşanmam, yüksek lisans diploması almam, nihayet istediğim işe girmem, Samantha’yı üniversiteye yollamam, seni üniversiteye yollamam. Sırada ne var biliyor musun? Kahrolası cenazem.
Sadece daha fazlasını ummuştum.

Linklater filmlerinin vazgeçilmezi, Before Sunset-Sunrise-Midnight üçlemesinden hatırlayacağımız Ethan Hawke, Boyhood’da muhtemelen kariyerinin en keyifli rolünü oynuyor. Doğallığı ve samimiyetiyle hikâyeye çok şey katan Hawke, baba rolünün hakkını veriyor. Bu baba figürü, anneyle ayrı olsa da çocuklarıyla bağlarını her daim sıkı tutmaya çalışan ve hayatla cebelleşen bir annenin yanında çocukların ruh sağlığını için bir denge unsuru gerekliliğini karşılıyor. Linklater bize hatalarıyla doğrularıyla sevgi dolu bir baba figürü çiziyor. Mason’ın lise mezuniyetinden sonraki günlerde babasıyla yaptığı anlamlı konuşma da filmin “highlight”larından:

“-Peki ne anlamı var?
-Neyin?
-Bilmem, tüm bunların, her şeyin.
-Her şeyin mi? Ne anlamı mı var? Ben biliyorsam senin olsun. Kimse de bilmiyor, tamam mı? Sadece idare ediyoruz. Güzel olan bir şeyler hissetmen, buna sıkı tutunmalısın. Ciddiyim, yaşlandıkça hislerin köreliyor. Nasır bağlıyorsun…”

Mason’ın anne ve babası hayat maceralarında olgunluk çağlarının sancılarını çekerlerken Mason’ın da kendini tanıma ve anlamlandırma süreci içine girdiğine ve “büyüdüğüne” şahit oluyoruz. Daha ilk sahnede boncuk gözleriyle gökyüzüne anlam arz eden bakış fırlatan bu ufaklığın hayatın anlamını sorgulayan bir gence dönüşmemesi mümkün mü? Mason, lise aşkıyla yaptığı konuşmalar senaryonun onun karakterini yansıtmada zirve yaptığı noktalar oluyor:

“-Peki kimsenin seni kontrol edemediği mükemmel bir dünya olsaydı ne fark ederdi? Ne değişirdi?
-Her şey. Sadece istediğim her şeyi yapabilmek istiyorum, çünkü o zaman yaşadığımı hissediyorum. Bir normallik yanılsaması yaşamaktansa…”

Boyhood, “büyüyen” bir film olma ayrıcalığını arka planda zaman akışı hissiyatını koruyarak seyirciyi odaklıyor. Bir yanda küçük bir kızken Britney Spears hayranı olan Samantha’yı ergenliğinde Lady Gaga dinlerken buluyoruz, diğer yanda ise bizim her yaşı derinlikli yaşayan Mason’ımızın ağzından Linklater’ın günümüz sosyal medya ve insan ilişkileri konulu düşüncelerini dinliyoruz:

“Sonunda olayı çözdüm. Bence her şey cyborg ve robot yapmanın fazla pahalı olduğunu fark etmeleriyle başladı. Masrafları karşılamak imkânsızdı. Onlarda insanların kendilerini robota dönüştürmesine izin vermekte karar kıldı. Şu anda yaşanan bu!
… Geçen gün bir yazı okudum. Gelen kutumuzda yeni e-posta sesi duyduğumuzda beynimizde dopamin salgılanıyormuş. Beynimizin yıkanmasına izin verdiğimiz için kimyasal olarak ödüllendiriliyoruz sanki. Nasıl bir şeytanlık bu? Yanmışız biz…
… Sadece hayatımı bir monitörden yaşamamayı denemek istiyorum. Gerçek etkileşim istiyorum. Gerçek bir insanla, koyduğu profille değil.
Sabahtan beri telefonunu kontrol ediyorsun, peki asıl amacın ne?”

Filmin tüm bu samimi ışıltıya sahip oyuncuları ve gerçekçi ve çarpıcı kurgusunun yanı sıra mekan ve nesne kullanımı da görsel bir zevk veriyor. Özellikle Amerika’nın doğal güzelliklerine şahit olduğumuz panoramik çekimler ve bu panoramanın arasında doğanın bir parçasına dönüşen karakterlerimizin inanılmaz estetik bir hava yarattığını söylemeliyim. Ayrıca filmin harika müziklere de sahip olması tüm bu şiirselliği ete kemiğe büründürüyor.

Özetle Boyhood tam anlamıyla seyirciler için bir “deneyim”. Bir ailenin hikayesi bu ve aynı zamanda hepimizin gerçekliği. Adına hayat dediğimiz bu kısa süreli sonsuzluğu bu kadar sihirli yapan da bizim hikayelerimiz değil mi?

Kubilay



Filmin Resmi Adresi: http://boyhoodmovie.tumblr.com/#

Bu eşsiz yapım hakkında ilgi çekici bir infografik çalışma: Sayılarla Boyhood


25 Şubat 2015 Çarşamba

The Imitation Game: Dikkatle İzliyor Muyuz?


“Normal olmadığının farkındayım, ama kim normali sevmiş ki?”

Belki de ilk olarak söyleyip kurtulmak gerek: Bu film bir Oscar aldı. The Imitation Game, Akademi tarafından “en iyi uyarlama senaryo” dalında ödüle layık görüldü. Konu Oscar olunca ön yargıyla yaklaşan ve Akademi’yi klişe seçimler yapmakla eleştirenleri düşününce, belki bu noktada bu “etiket”ten kurtulup filmin sahneleri arasında kaybolmak gerekir diye düşündüm. Hadi şimdilik gelin bırakalım filmin bu “yeni imajı”nı ve  İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Enigma’sını çözen deha Alan Turing’in puslu dünyasına bir adım atalım:

“Sorun elbette ki havuçlarla başladı. Havuçlar turuncu, bezelyeler ise yeşildir. Temas etmemeleri gerekir.”

Turing’in çocukluğuna, okul yıllarına inen sekans serisi bu sahneyle başlıyor. Yemekhanede büyük bir dikkatle bezelyeleriyle havuçlarını takıntılı bir biçimde ayıran izole edilmiş bir çocuk var karşımızda. Ve böyle bir avın peşine düşmekte geç kalmayan okulun “zorba” tipleri. Çocukların birbirine yaptığı şiddetin dramatiklik dozu seyirciyi üzme görevini başarıyla yerine getiriyor. Bu noktada Turing’in ağzından film boyunca iki kere duyduğumuz ve filmin “highlight” repliklerinden birine şahit oluyoruz:

“İnsanlar neden şiddeti sever biliyor musunuz? İyi hissettirdiği için tabii ki. İnsanlar şiddeti son derece tatmin edici bulurlar. Ancak tatmin yok olunca eylemin içi de boşalır.”

Belki de bu nokta da filmin en önemli karakteri karşımıza çıkıyor: Christopher. Turing’in en yakın arkadaşı ve gelecekte yapacaklarının zihinsel temellerini atan saf çocukluk aşkı.  Christopher’la aralarında geçen konuşmalar senaryonun özellikle üstünde durduğu bir nokta. Temelde tüm bu geriye dönüşler aynı amaca hizmet ediyor: Turing’i Turing yapan onu dört bir tarafı nefretle kuşatılmış yalnızlık hissinden kurtaran ve saf sevgi, destek ve merhametini veren Christopher.

“-Beni dövmelerinin tek sebebi onlardan daha akıllı olmam.
-Hayır, seni dövmelerinin sebebi farklı olman.
-Annem yalnızca tuhaf ördeğin teki olduğumu söylüyor ve kesinlikle haklı
 -Fakat biliyorsun Alan, bazen kimsenin hayal edemediği şeyleri hayal edip yapan insanlar vardır.”

Bu noktada üzerinde dönüp duracağımız düşünce patikamızın varmak istediği yere bakışlarımızı çevirmek en doğrusu olacak. Dışarıdan sorunlu ve zavallı olarak yaftalanan yapayalnız bir dahi ve “Christopher” imgesi The Imitation Game’in film boyunca farklı açılardan ele almaya çalıştığı eşcinsel bir aşk. Kendi hissiyatım, filmin bu konuda vermek istediği genel hissiyatın şu olduğu: “Lütfen ön yargılarından sıyrıl ve anlamaya çalış.” Filmin büyük dramı bu noktadan başlayıp “tarihi bir gerçeklikle” sonlanıyor. Eşcinselliğin “ahlaka aykırı davranış” olarak yasalarca cezalandırıldığı bir modern(!) İngiltere ve hapse girmektense hormonal tedaviyle kimyasal hadımı seçen, sonrasında yaşadığı yıkıcı sürece dayanamayıp intihar eden Turing üzerinden belki de şimdilerde kendini hoşgörü timsali ilan eden batı dünyasını kendisiyle yüzleştiriyor. Bu noktada kelimeleri kullanmakta zorlanıyorum, bu bıçak sırtına döndürülmüş hassas meseleyi makro düzlemde ve üstünkörü konuşmak “ahkâm kestiğimi” hissettiriyor.  Durup düşünmemiz gereken şu, eşcinsellerin hayatları üzerinde tahakküm alanını genişletmek isteyen bir toplum ve genel geçer dünya görüşü elbette ki bir adım uzaktan tek belirleyici değişken olarak gözükmekte olsa da bu bireysel bir mesele. Tek tek her bireyin dramını ele almadan, anlamaya çalışmadan sosyolojik kuramsal çözümlemeler yapmak; 41 yaşında kaybedilen bir dehaya vereceği nişanla kendini aklamaya çalışan İngiliz kraliyetinin yaptığından pek de farklı gözükmüyor. 

Özetle The Imitation Game, toplumların “öteki” olarak gördüğü bir kesimin ön plana çıkmış bir mensubunun dramını ele alarak bu konu hakkında kendince bir şey söylemek isteyen bir film. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ele alış biçimini üstün körü bulursunuz, her şey mümkün. Yalnız unutulmaması gereken bir şey var: Hikâyelerdir bizi birbirimize yakınlaştıran, ön yargılarımızdan sıyıran. Kendi aczimizi idrak ettirip sonsuz evrendeki hoşgörüsüz bakış açımızın ne kadar sığ olduğunu gösteren. Dünyayı daha güzel bir yere getirmek birbirimizi anlamaktan geçiyor elbette ve bu seyrüseferimizde bize eşlik eden her sanat eseri de desteği hak ediyor. Bu noktada söylemek istediklerimi Turing’in dostlarından Joan’ın sözüyle bitirmek en güzeli belki de:

“Normal hiç kimse bunu yapamazdı. Biliyor musun, bu sabah, sen olmasaydın şu anda var olmayacak şehrin birinden geçen bir trendeydim. Sen olmasaydın muhtemelen ölmüş olacak bir adamdan bilet aldım. Tüm konularda bilimsel araştırma yapabiliyorsam, yalnızca senin sayende. Şimdi normal olmayı istiyorsan, emin ol ki ben istemezdim. Öyle olmadığın için dünya son derece iyi bir yer.”

Filmin fikri altyapısını oluşturan bir diğer olgu ise bilim insanlarına karşı devletin ön yargısı ve bilime destek olmak yerine altında çapanoğlu arayan devlet büyükleri(!) . Turing’in büyük emeklerle yaptığı makinesini korumaya çalıştığı sahneler filmin en dramatik anlarından birisi. Evet, bu noktada diyeceğimiz şu: Bu bir dram. Her yandan kösteğe uğramış Alan’ın yüzünün güldüğü anlara nadiren rastlıyoruz. Tampon görevi ise Keira Knightley’in canlandırdığı Joan Clarke karakteri oluyor. Filmimizin erkek egemen dünyasında kendisine yer edinmeye çalışan zeki ve etkileyici Joan, Alan’ı bir anlamda ehlileştiriyor ve hayatın güzel yüzünü görmesini sağlamaya çalışıyor. Huysuzluktan vazgeçip etrafındaki insanlara “intikam alır gibi” davranmaması gerektiğini öğretiyor. Tam bu anda oyuncuklardan bahis açmak gerekiyor. Keira Knightley kendisine verilen rol kalıbı içerisinde hareket ediyor ve filmin kısıtlı sayılabilecek sürede çok şeyi anlatmaya çalışmasından nasibini alıyor. Bu yüzden ön plana çıkacak bir oyunculuktan ziyade güzel bir eşlikçi kıvamında kalıyor. 

Alan Turing’i canlandıran Benedict Cumberbatch filmin ona sunduğu her avantajı kullanıp, boşlukları dolduran bir oyunculuğa imza atıyor. Karakterine gerçek anlamda hayat veren Cumberbatch konuşması, mimikleri ile imzasını atıyor. Son sekanslarda yer alan Knightley’le karşılıklı oynadığı sahne ise kişisel sinema tarihimde hafızamdan asla kazınamayacak sahnelerden.
Filmin insani duygulara hitap eden yanı elbette beni daha çok çeken kısmı ama filmi “koşturan” macera ve gizem unsurlarını da unutmamak gerek. Filmimize başka bir taraftan bakarsak bu bir şifre çözme macerası, kriptografi sanatının ve günümüz bilgisayarlarının temelinin atıldığı bir bilimsel yolculuktan can alıcı kesitler. Film üç zamanda gelip giderken şifrenin nasıl çözüleceğini de size merak ettiriyor. Bilimin getirdiği çözümlerin insanın içinde uyandırdığı o yadsınamaz mutluluğu size hissettirmeye başaran sahneler de mevcut. 

Son tahlilde filmin eleştirebileceğim tek noktası kısa sürede çok şey anlatmaya çalışması. Kurgusal bağlam bir yana değinmek istediği sosyolojik ve toplumsal problemler, arka planda yalnızca bir süs gibi kalan savaş gerçeği… Elbette film Turing’i odağına alıyor ama bazı noktalarda da “Madem göstermeyecektin neden hatırlattın?” dedirten noktalara değiniyor. Kendi adıma konuşacak olursam The Imitation Game’in tadı damağımda kaldı.

Film Akademi’nin zaaflarından yararlanıp mı bu ödülü aldı diye düşünmek sizin kararınızda ama ilk başta dediğimi en sonda da söylemek gerek. Bırakın ödülü bir kenara ve yalnızca hikayeye odaklanın. Bu dünyada olma sebebimiz de hikayeler toplamak değil mi zaten?

“-Ne okuyorsun sen?
-Kriptografi hakkında bir şey.
-Gizli mesajlar gibi mi?
-Gizli değil, harika olan kısmı da bu. Herkesin görebileceği mesajlar ama anahtarı yoksa kimse ne anlama geldiğini bilemez.
-Konuşmaktan ne kadar farklı?
-Konuşmak mı?
-İnsanlar birbirleriyle konuşurken ne demek istediklerini asla söylemezler. Başka bir şey söylerler ve senden yalnızca ne demek istediklerini anlaman beklenir.”

Kubilay

Filmin IMDB sayfası: http://www.imdb.com/title/tt2084970/
Filmin Wikipedia sayfası:  http://en.wikipedia.org/wiki/The_Imitation_Game
Filmin Rotten Tomatoes sayfası: http://www.rottentomatoes.com/m/the_imitation_game/



26 Temmuz 2014 Cumartesi

Ghost Stories: Ayrılıklar da Sevdaya Dâhil

Coldplay, yıldızların müziğini yapan grup. Bu dünyayı aşan müzikleriyle Coldplay evrene göz kırpar notalarla. Son olarak karşımıza Mylo Xyloto gibi devasa bir albüm projesi ve yoğun spot ışıkları altında çıkan grup, bu sefer daha sakin ve dingin bir albüm fikriyle karşımızdalar. Kamp ateşinin etrafına sıralanın ve günümüz ozanı Chris Martin’den hayalet hikâyelerini dinlemeye koyulun. Karşınızda Ghost Stories.

Hayaletler derken? Şarkı sözlerini dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerdeki hayalet hikâyelerinin içine gizleyip hayranlarını heyecanlı bir maceraya çıkarmak gibi başarılı ve eğlenceli bir promosyona imza atan Coldplay bu orta çağ izlenimli isimleriyle bize ne vaat ediyor peki? Mylo Xyloto’da renklerin içinde iki sevgilinin “Us Against The World” demesine şahit olup mutluluktan kanat açarken Ghost Stories’in sisli hayaletleri bu renk cümbüşünün üzerine gri bir perde indiriyor. Yer yer boşluklar olan eskimiş bir perde bu, hayalet hikâyelerine yakışır. Bu bir hüzün albümü değil aslında. Olsa olsa Coldplay hüznü bu. Coldplay’in duygu sarkacındaki çeşitlemelerin sonsuzluğundandır ki oluşturdukları notalar diyarında dünyaya ait tüm basmakalıp yargılar ortadan kalkıyor. Grubun solisti Chris Martin’in Gwyneth Paltrow’la ilişkisinin hazin bitişinin Martin’in haleti ruhiyesinde neler yarattığının albümü Ghost Stories. Renklerin yok oluşuna bir ağıt, ayrılığın evrensel hüznünün akustik anlatımı. Hayalet kavramı da Martin’in geçmişte yaşadığı her şeye verdiği bir isim. Ghost Stories hayaletlerin geçmişte aşka dair neler yaşattığı ve şimdi ayrılığa dair neler yaşatıyor olduğu üzerine kurulmuş bir albüm aslında.

Mylo Xyloto’nun rengârenk spot ışıkları ve bol promosyonlu, bol hitli dünyası Yellow’cu Coldplay fanlarını memnun etmemişti. Her zaman benim grubum dediğim Coldplay’in destansı Mylo Xyloto geçişi bana keyif vermişti, söylemezsem olmaz. İçerisinde Rihanna düeti “Princess of China” gibi önyargıya açık şarkıları barındıran ve “Abi bu nasıl alternatif, bildiğin ana akım olmuşlar!” dedirten Mylo’dan sonra Ghost Stories Martin’in kendi ağzından da bir kalibrasyon albümü. Beğeneni beğenmeyeni bir yana bırakalım grup Martin’in içinde bulunduğu ayrılık hüznünün de etkisiyle kendilerini ve müziklerini damıtıp safi Coldplay havasına ve akustik tınılara yoğunlaşmışlar. Abartılı nakaratlar ve dile dolanan vokaller vaat etmese de yine Martin’in kolay dinlenen ama bir o kadar da derinlikli sözleriyle Ghost Stories külliyatta bir direksiyon kırması havası oluşturuyor. Dikkat çekilmesi gereken nokta yine de hitlerinden kopamayan bir Coldplay bu, yarı u dönüşü yapmış bir grup. A Sky Full of Stars gibi harikulade bir hit bunun göstergesi. Klipteki bu karnaval havası çok Mylo Xyloto-vari değil mi sizce de?

Albümün standart versiyonu 9, deluxe versiyonu 12 şarkıdan oluşuyor. Always in My Head’le açılışı yaparken şarkı ruhani girişiyle albüm yapımı esnasında Martin’in etkilendiğini söylediği Sufi mistizmin havası çağrıştıran alt yapıya sahip. Karşımızda kalbine söz geçiremeyen ve ayrılığın esrikli havasını yaşayan bir anlatıcımız var bu şarkıda. Hava yine o evrensel hava, sitemsiz bir ayrılık ve vazgeçememenin kırgın hüznü. Karşısındakini suçlamayan bir ayrılık şarkısı. Aynı zamanda single olarak da yayınlanan Magic’le devam ederken ayrıldığı kadına “Yaşadığımız onca şeye rağmen seninle olmanın sihrine inanıyorum, evet kesinlikle!” diyen bir Martin karşımızda. Oz Büyücüsü havasındaki klibi ve sihirbaz temasının yapboz parçası gibi oturduğu klibiyle Magic albümün güzelliklerinden. 

Üçüncü şarkı Ink, ne kadar acıtsa da aşkının ruhani mürekkebiyle ruhuna dövme yaptırmaktan zevk alan bir adamı anlatıyor. Evet üç şarkı dinledik neler oluyor dediniz eminim. Ağlamadan sızlamadan sözleriyle kaleler kuran Martin ayrılığı en iyi ben anlatırım diyor adeta. Üç şarkıda albümün gidişatını belirleyen Coldplay dördüncü şarkı True Love’la ritmik bir hüzün güzellemesi yapıyor. “Tell me you love me,/If you don’t then lie to me…” nakaratıyla çaresizliğin anatomisi 101 dersinin açılışını yapan True Love, kişisel favorilerimden biri. Enstrümantal bölümleri ve Martin’in hayalet vokalleriyle tüy gibi bir şarkı bu.

Beşinci şarkı albüm yayınlanmadan ilk olarak duyduğumuz ve bizleri dumura uğratan Midnight. Alternatifliğin buram buram hissedildiği havası, Martin’in düzenlenmiş ve oynanmış vokalleri, robotik hüznü ve görselliğin müzikle dansını anlatan tekinsiz klibiyle albümün ayrık otu. Adeta bir trans müziği, kendinden geçiş, bir ışığa kavuşmak uğruna yalvar yakan olan karanlıkların sessiz sesi. Altıncı sırada “Şimdi ağlayacağız!” dediğimiz girişi ve şimdiye kadarki en sakin vokalleri ve “Another’s Arms” gibi damardan bir isime sahip şarkıyla karşılıyor bizi Coldplay. Yalnızlığın ve terk edilmişliğin marşı olacak bu hüzünlü şiirsel anlatım müzikle kelimelerin Coldplay uyumunda şahlanıyor adeta. Düzenlemesiyle kelimelerinin ruhunu kulaklarımızdan beynimize akıtan Coldplay’e şapka çıkarmak elde değil. 7. Şarkı Oceans’la aşk için değişmek/değişememek üzerine sözler çalınıyor kulağımıza. Romantiklik arttıkça albümün ritmi düşüyor ve 7. şarkı dinginliğin pik noktasında yer alıyor. Meditatif havasıyla bizi gerçek anlamda da okyanus sesleriyle de buluşturan şarkı Mylo Xyloto geçişlerine göz kırpıyor. (A Hopefull Transmission tarzı, hatırlayan olacaktır…)

8. sırada A Sky Full of Stars’la bombayı patlatıyor Coldplay ve gizli hitini açığa vuruyor. A Sky Full of Stars Coldplay evreninde ayrılığın nasıl neşeli aynalardan da yansıyabileceğini bizlere gösteriyor. Martin’in eski aşkına verdiği değerin şiirselliğini görünce bu ayrılığa üzülmemek elde değil. Evet, albümün bence en iyi sözleri burada. Karnaval havasındaki klibi bir yana canlı performansını da izleyince bu şarkıya ve gruba her notalarıyla bir kez daha hayran olmamak mümkün değil. Hep bir ağızdan şarkıyı mırıldanıyoruz bu noktada: “Such a heavenly view!”

Standart albümün son şarkısı ritim bu kadar yükselmişken kanatlarımızdan tutup Martin’in piyanosunun üzerine tüy gibi bırakıyor bizi. “O” albümün şaşırtıcı tercihlerinden birini yapıp bu ilginç şarkı sıralamasına sahip serkeş albümü beklenmedik bir biçimde sonlandırıyor. Yine Mylo Xyloto’ya dönecek olursak Up in Flames ve Don’t Let It Break Your Heart havasına sahip bir şarkı O, gökyüzüne dingin bir selam, bulutlar üzerindeki kaleye son bir bakış, düşmeden önceki boşluk hissi.

Deluxe versiyonun ilk şarkısı All Your Friends Coldplay hayranları dışındaki dinleyicileri bir anda vuramayacak bir şarkı ama albümü baştan sona dinleme şansına erişenler için o sarhoşluk arasında fark edilmeyen bir tökezleme. Ghost Story ismiyle müsemma bize ateşin etrafında akustik gitarlarla oturmuş bir hikâye dinlediğimiz hayalini yaşatan bir şarkı oluyor. Hayalet meselesini harfi harfine açıklayan bu şarkıda Martin’in bir parça duman içindeki fısıltıya benzetmesi kendini, varlıkla yokluk arasında ince çizginin ayrılıkla ne kadar belirginleştiğini gösteriyor bizlere. Neden bu şarkı standart versiyonda yok, sormadan edemiyor insan. Depresif ruhun hayaleti Ghost Stories’te aslında bizlere veda ediyor ve O (Part 2 – Reprise) ismiyle yine standart versiyondaki gibi bir sonla karşı karşıya bırakıyor. Bu sözsüz vedayla bulutların üzerinde yapayalnız bırakıyor dinleyicisini tüyden kanatlarıyla.


Coldplay, yılın en çok beklenen albümlerinden birine imza atmış durumda. Dinleyicisinin doğrudan kalbine hitap eden Ghost Stories listelerde de başarıyı yakalamaya devam ediyor, edecek. Ama Coldplay sihri burada işliyor: Coldplay sihri liste başarısı değil, ruhlara işleyen müzik yapmak demek. Mavi renkli hüznüyle hepimizi geçmişimizdeki kalp kırıklarıyla yüzleştiren albümü mutlaka dinleyin. Çünkü ayrılık da sevdaya dâhil…

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Kayıplara Karışmak: Kelimelerin Kanatlandığı Macera

Bizi, kişiliğimizi var eden çocukken okuduğumuz kitaplardır aslında. İlk gençliğimizin heyecanı içinde karıştırdığımız sayfalar bilincimizin en derin katmanlarına yerleşir. Tam da bu nedenle çocuk ve gençlik edebiyatı geleceğin okurlarını oluşturmada vazgeçilmez bir dayanak oluşturur. Üç kuşaktır sayısız çocuğu  -ne şanslıyım ki beni de- okumanın sınırsız hazzıyla tanıştıran Gülten Dayıoğlu, üstadım, kıymetli hocam çocuk ve gençlik edebiyatında 50. Yılını Kayıplara Karışmak isimli yeni gençlik romanıyla taçlandırıyor. Bize de okumak ve haddimizi aşmadan yorumlamak düşer o zaman...

Genel de kitap yorumlarıma kapaktan bahsederek başlamam ama Kayıplara Karışmak’ın kapağı Altın Yayınları’nın sonunda Gülten Dayıoğlu’na yakışan kitap kapakları hazırladığını bizlere gösteriyor. Daha önce yayınlanmış Gülten Dayıoğlu külliyatının kapaklarının başarılı şekilde yenilenmesini sevinçle izleyen ben Kayıplara Karışmak’ın kapağını görünce çok mutlu oldum. Yabancı çocuk/gençlik yazarlarının kaliteli kapaklarıyla boy ölçüşecek bir tasarım ön kapakta bizi karşılarken arka kapakta Altın Kitaplar’ın gelenekselleşmiş havası dengeyi bozuyor, söylemekte yarar var. Ön kapakla bütünleşmiş bir arka kapak ve yazı düzeni de olsaydı tam puanı hak edecekti. Umarım yayıncı kuruluş yeni baskılarda bu durumu dikkat edip yeni bir düzenleme getirir.

Gelelim romanımıza… Kayıplara Karışmak daha önce Mo’nun Gizemi üçlemesinden tanıdık olduğumuz yazar-roman sentezine sahip bir kitap. Gülten Dayıoğlu genç okuyucusunun merak duygusunu körükleyecek bu yazım tarzını ustalıkla kullanıyor. Kendisini de romana dâhil edip bir okur olarak bir Gülten Dayıoğlu romanı denilince aklıma gelen “fantastik-sıradanlık” olarak tanımlayabileceğim duyguyu oluşturuyor. Bu yöntemle kitabın okuru sarmalayıcı etkisi artıyor ve fantastik ögelerin havada kalmaması sağlanıyor. Bir başka dikkat çekici durum da yine Gülten Dayıoğlu okurların hatırlayacağı gibi bölüm alt başlıklarının okunacak bölümün anahtar özetini vermesi durumu yine karşımıza çıkıyor. Alt başlıklarla genç okurun dikkat dağılması sonucu kitaptan kopması engelleniyor ve geri dönüşlerini kolaylaştırıyor. Belki de Gülten Dayıoğlu bize bir gence nasıl kitap yazılacağını burada gösteriyor. Zaten ustalıkla senelerdir kullandığı kalemi şöyle dursun, romanı güçlendiren bu tip olgularla bize nasıl her çağa hitap edip zamansız bir yazar olunacağını gösteriyor.


İtiraf etmem gerekirse sevgili Gülten Dayıoğlu’nun Mo’nun Gizemi’nde bizlere alıştırdığı fantastik dozu adeta damarlarımızda gezdiren yeni bir hikâyeyle beklerken Kayıplara Karışmak’la karşılaşınca şaşırdım. Benim gözlemim romanın fantastik alt yapıda düzenlenmiş bir aşk/macera kitabı olduğu. Şahsi tercihim Gülten Dayıoğlu’nun uçsuz bucaksız hayal gücüyle oluşturduğu safi fantastik dünyalar olsa da Kayıplara Karışmak’ta durum böyle. Gür ve Güneş’in zorlu maceralarla örülü hikâyesi ve tutkulu çocukluk aşkları ile karşı karşıyayız. Yazarımız romana Şimti kavramıyla fantastik pencereyi açıyor. Başkarakterlerimizden Güneş, Şimti topluluğun bir üyesi. Hz. Âdem’in oğlu Habil’in ikiz kız kardeşinden türeyen bir ırk olan Şimtiler safkan kalabilmek için birbirleriyle evlenen bir topluluk. Kutsal Şimti kitaplarına göre gelecekte insanoğlunun kaderini değiştirecek zamanlarda anahtar rol oynacaklarına dayanarak soylarının bozulmasını engellemeye çalışan Şimtiler, böylece bizim romanımızın aşk ögesine de imkânsızlık katıyorlar (ya da en azından zorluk diyelim) Güneş’in bir Şimti’yle evlenmesi gerekliliği epeyce üzerinde durulan bir mesele oluyor. Kul Şimtalar, Şimti Alfabesi, Şimtilerin kendi aralarındaki tanıma şekli ve iletişim ağlarını içeren bu Şimti kurgusu bir okur olarak beni doyurmadı maalesef. Sevgili Gülten Dayıoğlu’nun bambaşka bir roman akışında bu birbirinden mükemmel ögeleri kullanarak sadece bir Şimti macerası yazabileceği gerçeği beni çok heyecanlandırıyor. Son tahlilde daha çok karakterleri üzerinden akan Kayıplara Karışmak, Şimti kurgusunu tam olarak ön plana çıkarmıyor ve romanı doğrudan fantastik etiketi yapıştırmamızı engelliyor.

Aynı zamanda bir insan okuyucu olarak her zaman hayran olduğum Gülten Dayıoğlu daha önce bizi Yeşil Kiraz örneğinde toplumun her kesiminden insanla tanıştırmıştı. Gülten Dayıoğlu’nun romanlarında kullanmayı sevdiği ögelerden biri de toplumumuzun en belirgin sosyolojik bileşeni olan sınıf ayrımı ve Doğu-Batı çatışması. Romanımızın omurgasını oluşturan aşk, bir yandan Şimtilik kısıtlamalarıyla engellenirken bir yandan da bu sınıf çatışması da olayların gidişatında yönlendirmeler yapıyor. Kırsal kesimin insanını da dışlamadan, örselemeden yine sevgi titreşimleri içeren kelimeleriyle ele alan yazarımız bize Celal Ağa ve ailesini olanca içtenliğiyle tanıtıyor. Çiftlik ve doğa betimlemelerini kültürel ögeler ve Doğu’nun çok eşlilik gerçekliği ve ağalık düzeninin getirdikleriyle birleştirerek canlı bir tablo oluşturuyor. Satır aralarında ağalık düzenini eleştirilerini yakalamamıza rağmen genel çerçeve de Celal Ağa’nın  olumlu kişiliğine sığınarak şimdilik bu düzeni affeden bir yazar izlenimi hissediyoruz. Gülten Dayıoğlu, öğretmen geçmişini de kullanarak yine öğretmen-öğrenci ilişkisi ve okul gibi temalar üzerinden de romanı destekliyor.

En çok üzerinde durmamız gerekenlerden biri de Kayıplara Karışmak’ın karakterleri başta Gür ve Güneş olmak üzere hatalar yapan, pişman olan, “mükemmel” olmayan karakterler. Belki de çoğu çocuk/genç edebiyatı yazarının yaptığı didaktiklik ve mükemmeliyetçilik olgusunu Gülten Dayıoğlu bu romanda ustalıkla kırmış.

Dipnot olarak aynı zamanda bir seyyah olan Gülten Dayıoğlu hem kendi ağzından yazdığı satırlarda hem de karakterlerin maceralarında bizi ayrıntılı olmasa da farklı şehirlerde konaklatıyor.

Kayıplara Karışmak inanılmaz derecede beklenmedik bir son içermiyor ama zaten genel gidişatında yazarın bu romandan beklentisinin bu olmadığı da hissediliyor. Hissedilen bir başka durum da yazarın bu romana devam yazma kapısını kapatması…(Tabii bu sadece bir his, gönlümüzü her zaman ustamızdan yeni satırlara kavuşmakta.) Ağdalı olmayan, su gibi anlatımı; uzun cümleler kullanmayan akıcı yapısı ve gençlere Türkçenin duru güzelliğini hissettiren kelime kullanımıyla Kayıplara Karışmak Gülten Dayıoğlu külliyatında Mo’nun Gizemi, Yeşil Kiraz ve Sekizinci Renk kitaplarının oluşturduğu üçgenin ortasında bir yerlerde yer alıyor. Karşımızda okuru kendine hemencecik bağlayan ve okumayı zevke dönüştüren bir kitap var. Kayıplara Karışmak hem genç okurları hem de Gülten Dayıoğlu’nun kelimeleriyle yetişen ruhu genç yetişkinlere hitap eden sıcacık bir roman.

Gülten Dayıoğlu’dan daha nice güzel kitaplar okumak dileğiyle!

Not: Kitabın bölüm başlarında Şimti alfabesinin harfleriyle oluşturulan şifre ve bunun için arka iç kapakta verilen ve akordeon tarzı açılan kuşe kağıttaki üçlü sayfadaki alfabe okuyucusu, Habil ve Kabil’in hiyeroglif tarzında anlatılmış hikayesi ve yine çözülmeyi bekleyen şifreleriyle bu papirüs havasındaki ek ve kitaba entegre ediliş şekli çocuk edebiyatında genelde yabancı kitaplarda gördüğümüz interaktivite olgusunun güzel bir denemesi olmuş. Dikkatleri çeken bu ayrıntıya siz de mutlaka göz atmayı unutmayın.

Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...