Demet Altınyeleklioğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demet Altınyeleklioğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2011 Cuma

Cariyenin Gelini Nurbanu - DEMET ALTINYELEKLİOĞLU


"Güneş doğudan değil, Nurbanu'nun gözlerinde doğar. Yıldızlar Nurbanu'nun gözlerinde parıldar..."

Moskof Cariye Hürrem ile başlayan Demet Altınyeleklioğlu imzalı Osmanlı Hanedanı Serisi'nin üçüncü romanı Cariyenin Gelini Nurbanu'yu okudum heyecanla. Kitaba ilk başladığımda içinde bulunduğum "hay-huy"dan dolayı biraz ara vermek zorunda kaldıysam da, tekrar başladığımda 2-3 günde bitiriverdim kitabı. Nurbanu, Mimar Sinan'ın Selimiye'sine nazire Demet Altınyeleklioğlu'nun ustalık eseri!

Yazar kitaba alıştığımız tarzıyla açılış yaptırıyor. Bizi olayların en hararetli kısmına daldırıp çıkarıyor evvela. Sonra dönüyoruz en başa. Venedikli Cecilia Baffo'nun, Osmanlı Valide Sultan Nurbanu oluşu ekseninde biçimlenen hikâye aynı zamanda ilk örneğini bir önceki kitap olan Mihrimah'ta gördüğümüz "Osmanlı dışında Avrupa'ya da açılma" özelliğini barındırıyor. Kitabın Venedik, Papalık, çeşitli Avrupa saraylarında geçen bölümleri de özellikle kitabın birinci bölümünde oldukça fazla yer kaplıyor. Osmanlı'yı başlangıç noktası alan bu tür tarihi romanların olmazsa olmazı bu, pergelin bir ayağını Avrupa'da gezdirme olgusu. Hem içeriği zenginleştiriyor, hem de olay örgüsüne ivme kazandırıyor.

Tarihi dokudan ötürü karşımıza tekrar Hürrem ve Mihrimah'ta çıkıyor. Yazar, Nurbanu'da onları tam anlamıyla yan karakter olarak kullanmış diyebilirim. Duygularına ayrıntılı şekilde yer verilmemiş. Yalnız romanın akışının yoldan çıkmasını önleyen konuma sahip olmuşlar. İlk bölümde yine de hatırı sayılır kez sahneye çıkan Hürrem ve Mihrimah, ikinci bölümde sadece gözükmekle yetiniyorlar.

Başlangıçta romana uzun süre Barbaros Hayreddin Paşa'nın Kızıl Kadırgası ev sahipliği yapıyor. Romana farklı bir hava kazandırması açısından  yerinde bir uygulama olmuş. Yazarın denizcilik hakkında geniş kapsamlı bir araştırma yaptığını da bir okur olarak söyleyebilirim. Gemicilik terimleri bu kısım boyunca hep göz önünde duruyor.

Karakterler bakımından da zengin Nurbanu. İlk defa yabancı karakterlerin üzerinde gerektiği kadar durulmuş. Jeanne d'Aragon unvanlı Guilla Collona ayrıntılı şekilde ele alınmış durumda. Karşımıza Şarlken ve karısı, Andre Doria, devrin iki papası da çıkıyor aynı zamanda. Özellikle Şarlken'in bulunduğu bölüm ilgi çekici ve farklı bir bölüm olmuş. Haçlı çağrısı için yapılan toplantı değişik bir gözle anlatılmış okuyucuya.

Yine Moskof Cariye Hürrem'den de tanık olduğumuz aidiyetsizlik durumu mevcut Nurbanu'da. Nurbanu bilhassa ikinci bölümde bu ruhsal ikilemi fazlasıyla yaşıyor. Kıbrıs'ın Fethi, Preveze Savaşı, İnebahtı Savaşı gibi devrin tarihi olayları da Nurbanu'nun aidiyet ikilemi eşliğinde sunuluyor. Nurbanu'nun aidiyet ikilemi yalnız vatan kısmıyla kalmıyor, bir de işin içinde din kısmı da var. Nurbanu'nun huzursuz havası satırlar uygunca yedirilmiş. Karşımızda nereye, neye, kime ait olamayacağına bilemeyen, adeta Araf'ta bir Nurbanu var.

Hürrem'in desteğiyle kraliçe olmak için yola çıkan Nurbanu'nun devam eden zamanda Hürrem'le karşı karşıya gelişini de izliyoruz. Kitabın son kısımlarındaki bir nevi itiraf sahnesi de Nurbanu'nun Hürrem'e geri dönüşünü gösteriyor diyebiliriz. Genel anlamda kıskançlık tozu eklenmiş sevgi çayı gibi bir şey onlarınki...

II. Selim'i de yakından tanıma şansına erişiyoruz. Nurbanu'yla yaşadığı sorunlu aşkına da göz atıyoruz aynı zamanda. Sarhoşluk ve cariye temasını da II. Selim'le bol bol kullanıyor. Yasef Nassi adlı bir yan karakter de bulunuyor aynı zamanda, padişahın yanından ayırmadığı Yahudi bir tüccar... Ayrıca devrin ünlü simalarından Sokollu Mehmet Paşa da yerini alıyor kitapta. Bir de kardeşi, padişahın lalası Kara Mustafa Paşa kitabın önemli karakterlerinden. Nurbanu'nun II. Selim'i onunla aldatması bize, Hürrem'in Frederick'le yaşadıklarını akla getiriyor.

Kitabı, bir sonraki kitap olan Safiye Sultan'a hazırlık vazifesi yapması amacıyla Nurbanu-Safiye karşılaşmasıyla bitiren yazar yine ilginç bir tablo sunuyor. Safiye'nin gerçek adını öğrenince siz de bu oldukça ilginç durumu anlayacaksınızdır. Yazar farklı bir uygulama yapıyor aynı zamanda, yeni kitaptan tadımlık tabiriyle bir bölüm sunuyor okuyucuya en sonda, belirteyim dedim...

Osmanlı Hanedanı serisinin genel özelliği haline gelmiş sahnesel tasvirler de roman boyu göze çarpıyor. Mekan ve dış görünüş betimlemeleri her kitapta daha da ustalaşıyor. Yazarın okuyucuyu kendine bağlamak için kullandığı bol karakter durumu da gözden kaçmayanlardan. Romanı zenginleştirmek adına yapılmış kaliteli bir uygulama aynı zamanda. Yazarın anlatım gücü, daha önceden de belirttiğim üzere, Nurbanu'da daha da artmış durumda. Osmanlı Hanedanı serisi her yeni kitapta basamak atlamayı başarıyor, hiçbir kitap bir öncekinin altında kalmıyor.

"Bir cariyeden kraliçe, bir sarhoştan Kral yaratan" ve de Tanrının ışığını saçan Nurbanu'nun heyecan dolu öyküsünü herkese tavsiye ederim. Özellikle tarihi romanlara ilgili kişilerin beğenisi kazanacağına inanıyorum...

Demet Altınyeleklioğlu ve Artemis Yayınları'na teşekkürler.

Edebiyatla kalın!

Kubilay

19 Haziran 2011 Pazar

Cariyenin Kızı Mihrimah - DEMET ALTINYELEKLİOĞLU



Güneşle ay. Geceyle gündüz. Siyahla beyaz. Aydınlıkla karanlık. Ayvayla nar. Mihrimah... Görenlerin gözünü kamaştıra, gözleri engin deniz mavisi, saçları başak sarısı kız. Osmanlı'nın onuncu padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın biricik kızı, annesi Alexandra Anastasia Lisowska'nın can yoldaşı. Cariyenin kızı Mihrimah... Adına bağrı yanık yiğitlerin leventlerin türküler yaktığı Mihrimah Sultan...

"Denizler evimiz, dalgalar yoldaşımız
 Rüzgârla yarışır, fırtınalara kafa tutarız
 Korku bilmez, varırız düşman üstüne
 Duaların bizimle ola Mihrimah bacımız..."

Moskof Cariye Hürrem'den sonra hazır Osmanlı rüzgârına kapılmışken Cariyenin Kızı Mihrimah'ı okudum. İyi de ettim. Olaylara, mekânlara, kişilere aşina olunca kitabın rüzgârı beni sarıp sarmaladı. Anlayacağınız hikâyeye, kendi hikâyem gibi  sahipleniverdim.

Mihrimah'ın öyküsü  hem hüzünlü hem neşeli demek isterdim. Ama melankolik yanı oldukça ağır basıyor. Kitap boyu Hürrem'le karşılaştırıp durdum onu. Sanki daha masum Mihrimah, çaresiz. Annesiyle yan yana koyduğumda güçlü kadın imajına yetişemiyor. Ömür boyu çocuk kalıyor Mihrimah.

Cariyenin Kızı Mihrimah, Demet Altınyeleklioğlu'nun üçüncü kitabı. Yazım konusunda giderek ustalaştığı kesin. Osmanlı Hanedanı serisinin ilk kitabına nazaran olay örgüsü çok daha planlı yapılmış. Beş yüz sayfayı kapsayan birinci bölümde romanı "ikili" devam ettiren yazar, Harem'deki Mihrimah'la Korfu Kalesi'nden İstanbul-Levent yatağına sürüklenen Alaiyeli İsmail'in maceralarını anlatıyor. Mihrimah'tan bahsedilen bölümler sinematografik açıdan da harika bir ışığa sahip. Mihrimah'ın hayat öyküsünü ve ruhunun masumiyetini alıştığımız Demet Altınyeleklioğlu üslubuyla anlatıyor. Ama benim asıl dikkatimi çeken ve hayranlıkla karşıladığım bölüm Alaiyeli İsmail'in hikâyesi. Vatikan'ın ustaca planıyla büyük bir hizmete hazırlanan Alaiyeli İsmail'in yaşadıkları oldukça başarılı anlatılıyor. Tüm o işkence sahneleri, Papalıkta yaşananlar o kadar güzel anlatılmış ki, anlatılanlar karşısında şaşıp kalıyorum. Yazar bu deneyimini önceleri çevirdiği kitaplardan edinmiş olmalı. Diyeceğim o ki, Osmanlı Sarayı'nı anlatma başarısının yanına Vatikan'ı ve yabancı sarayları anlatma başarısını yerleştiriveriyor. Aynı zamanda bu kısımla romanın bilinmeyen yönünü oluşturup heyecanı doruğa çıkarıyor.

Diğer yandan da Mihrimah'ın çocukluktan genç kızlığa geçişini izliyoruz. Ve bu iki hikâyenin Mihrimah'ın denizi duyduğu tutku sayesinde kesişmesine şahit oluyoruz. Mihrimah'ın ilk aşkıyla duyduğu heyecanlar çok gerçekçi anlatılmış. Buluşmak için yaptığı planlar, hain bir planın içerisine düşen aşkları kitabın sürprizleri.

Cariyenin Kız Mihrimah aynı zamanda tarihe damgasını vurmuş kişiliklere de ev sahipliği yapıyor. Barbaros Hayreddin Paşa ve Mimar Sinan karşımıza çıkıyor. Farklı gözlerden yaşananlara bakmak oldukça keyif verici. Tüm kitap boyunca ruhumun takılıp kaldığıysa Mimar Sinan - Mihrimah aşkı. Ayasofya'da harika ve gizemli bir tanışmayla başlayan imkânsız ilişkileri  yürek dağlıyor. Kitabın sonunda Mimar Sinan'ın biricik açmazına yaptığı olağanüstü cami romantik ve oldukça şiirsel bir sırra da ev sahipliği yapıyor. Kitap boyu en riyasız ve safi muhabbetin bu ilişkiyi favorilerime ekliyorum.

Gerçek tarihi olaylardan ilham alan roman Hürrem'in kızını anlatmasından ötürü, doğal olarak Moskof Cariye Hürrem'in tarih sürecine yakın bir süreci işliyor. Romanın en kritik noktalarından biri olabilecek olan aynılık, aynı süreçteki farklı olaylara dikkat çekerek kapatılıyor. Örneğin Moskof Cariye Hürrem'de sadece kısaca bahsedilen Şehzade Mehmet cinayeti bu kitapta ayrıntılı olarak anlatılıyor.

Romanın sonunda bizi yepyeni biriyle de tanıştırıyor yazar: Nurbanu. Venedik Doçu'nun kızı olan Nurbanu'nun saraya getirilmesini ve sonrasında yaşadıklarını kısaca görüyoruz. Demet Altınyeleklioğlu böylece bir sonraki kitaba da göz kırpmış oluyor.

 Hürrem'in de farklı yanlarını görüyoruz. Memleketine duyduğu özlemin meyvesi olarak kızına  Rusça öğretmesi, tüm çocuklarına gizlice bir de Rusça isim koyması gibi. Kanuni'nin kızına duyduğu sonu gelmez sevgi de kitabın temel taşlarını oluşturuyor.

Hem tek başına hem Moskof Cariye Hürrem'in devamı olarak okunabilecek olmasıyla sıradan devam kitaplarından ayrılıyor. Son olarak dikkat çekmek istediğim ayrıntı ise, yazarın kitabın üç farklı bölüme yerleştirdiği büyücü üç kadının hikayesi olacak. Mutlaka okunmalı diyorum.

Bir Sultan'ın gözünden debdebeli saray hayatını izlemek isteyenlere...

Demet Altınyeleklioğlu ve Artemis Yayınları'na teşekkürler...

Puan: 5 üzerinden 5.

Edebiyatla kalın!

7 Şubat 2011 Pazartesi

Moskof Cariye Hürrem - DEMET ALTINYELEKLİOĞLU


Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Soru işaretleri kafamda dans edip dururken yaşadığım duygunun, içinde bulunduğum ruh halinin ne olduğunu idrak etmeye çalışıyorum.Yapamıyorum... Pek sevgili atasözünün de dediği gibi : "Boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor."

Her okuduğum kitaptan sonra ruhsal bir çöküntü yaşadığım doğru. Bu sefer durum farklı! Belki de şu günlerde her yeri kasıp kavuran Muhteşem Yüzyıl'dan mıdır bilemiyorum ama alt üst ediyor beni kitap. Hürrem'i seviyordum sevmesine - hem de birçok insanın nefret etmesine rağmen - peki ya Mustafa? Üstüne üstlük bir de işin içine dramatik bir anlatım girince zihnimi "allak-bullak rengi"nde bir perde kaplıyor. Alışılmış renk skalasına uyarlarsak yaklaşık olarak terkibi şöyle: Bir avuç erguvan rengi, dört kaşık pembe, birkaç tutam beyaz ve bol bol kan kırmızısı, en dalgalısından...

Moskof Cariye Hürrem'in beni cezbeden birkaç yanı oldu. Öncelikle yazarının yabancı olmaması. Kötü - tamam kibar olmayacağım, tam anlamıyla berbat- çeviri kitaplarından sonra, tekrar aynı durumu yaşamamak için Türk yazarları okumaya "öncelik" vermiştim. Aynı zamanda Demet Altınyeleklioğlu  bir ilke de imza atıyordu bu kitapta. Tarihsel kurguyu yabancıların tek eline bırakmış piyasada alışılmamış bir atak yaparak kalıpları yıkıyordu.

Diğer ve en önemli nedeni ise şöyle açıklayabilirim. Birçok kitap ve yazıda Hürrem'e nefretle yaklaşılması hoşuma gitmiyordu. Benim için kitap seçimimde etkili olan olgu, Hürrem'in tüm hayatını birlikte ele alıp, yaşadıklarını sebep-sonuç ilişkisi içerisinde incelemesiydi. Bir kadın olarak ele alması. Neden diye sorması. Anne şefkatini göstermesi. Romancı olmanın gereğiydi buydu, empati kurabilmek... İnsan ruhunun sonsuzluğunda, yalnız bir limana tıkılmayıp engin denizlere yelken açabilmekti romancı olmak.

Moskof Cariye Hürrem, romana farklı bir yerden başlayarak merak katsayısını yükseltiveriyor. Romanın girişini bu şekilde tasarlayan yazar asıl girişteki durgun sayılabilecek bölümün dezavantajını engellemiş oluyor. Böylece tarihe dayanan romanın gidişatı probleme uğramadan devam ediyor.

Hürrem'in çocukluğuna el atan yazar bu şekilde Hürrem'in ruh tahlilini gözler önüne seriyor, böylece ileride yaşanacak olayların aslında çocukluk travmalarına dayandığını görüyoruz.

Kırım'da ilk gençlik yılları, ilk aşkı ve ardından Osmanoğlu'nun tahtına gidecek yolculuğunda ilk ve acemi adımları. Acemi, eline ayağına sahip olamayan aksi bir kızdan akıllı ve tecrübeli bir hanımefendinin yaratılışına şahit oluyoruz. Ve Kanuni ile yaşadıkları büyük aşkı izliyoruz. Hala geçmişin etkisini kalbinde yaşayan Hürrem'in kimlik sorgulamalarını, intikam ve sevginin bir kalpte yoğrulmasını seyrediyoruz.

Tüm bu olanların dışında karakter kadrosu da epey geniş. Hafza Sultan, Sadrazam Pargalı İbrahim, Taçam Noyan, Cafer Ağa, Merzuka, Mahidevran Gülbahar Sultan romanın akışını sağlayan önemli karakterler olarak bir adım öne çıkıyor. Çoğu zaman olaylara Hürrem'in penceresinden bakılsa da, farklı karakterlerin gözlerinden bakılan olaylar da az değil...

Hürrem'in karakter tahlili ise çok başarılı. Hürrem'in adeta araftaki ruhunu, uçurumun kıyısındaki gelgitli hayatını, geçmiş ve gelecek arasındaki bitmek bilmez yolculuklarını, çaresizliğini, hırsını, anaçlığını, şehvetini, deliliğini, acımasızlığını, cilvesini, büyüleyici havasını gözler önüne seriyor. Her hareketinin sebebini sorgulayan yazar beni öyle çok etkiledi ki Hürrem'e ve yaptıklarına kesin bir şekilde yanlış ve hatalı diye bakmam artık mümkün değil. Yazar adeta yaşayarak yazmış. Hürrem uzun zamandır böyle şefkat görmemiş olmalı :)

Beni alt üst edense Mustafa'nın ölümünün anlatıldığı kısım. Muhteşem Süleyman'ın veliaht şehzadesini öldürtürken eridiği anlar insanın üzerinde şok etkisi yaratıyor. Altı - yedi cellada karşı uzun süre direnen Mustafa'nın sözleri içimi kavuruyor adeta:


"Baba. Canım sana feda olsun. Arkamdan ağlama. Eline evlat bulaştı diye evlat korkusuyla titreme. Sen oğlunu affetmedin ama bil ki yarın huzur-u mahşerde buluştuğumuzda Mustafa bu canın hesabı için senden davacı olmayacak. Devletinle, milletinle bin yaşa!"

Kanuni'nin dediği sözler ise yürek parçalıyor:

"Allahım! Günahımı affet bile diyemem artık sana..."

Tüm bunların suçlusu Hürrem olmasa da, etkisi oldukça fazla. Tüm planlarını Mustafa'nın ölümü üzerine kuran Hürrem'in haberi alınca yaşadığı duygular ise karmakarışık. Sonunda istediğine kavuşan Hürrem, beklediği sevinci bile hissedemiyor. Üstelik Bayezid'in geçmesini istediği tahta, büyük oğlu Selim'in veliaht ilan edilmesi. Hürrem'i şaşkına çeviriyor. Yaşadıklarını en iyi anlatan şu cümleler olmalı:

"Hürrem birden her şeyin boşa gittiğini anladı. Nasıl bir şeydi bu iktidar? Yakaladıkça uzaklaşıyordu insan. Durmadan koşmak gerekiyordu ardından. Tam yakaladım derken kaybediyordun. Serap dedikleri bu muydu yoksa?"

En çok Hürrem'in ölümü üzüyor beni. İnsan bu kadar güçlü bir kadının hastalığından yararlanılarak düşmanları tarafından zehirlenmesine üzülmeden edemiyor. İlahi adalet diyen de olacaktır. Ben bir şey diyemiyorum ama üzüldüğüme eminim. Hatalarına rağmen seviyorum Hürrem'i. Kimseye savunmaya çalışmıyorum da, çünkü önyargıları gözlerine en kallavisinden siyahi perdeler çekmiş olmalı. O yüzden duygularımı yalnız yaşıyorum. Tek başıma...

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Demet Altınyeleklioğlu şık ve sanatsal üsluba da yer vermiş. Betimlemeler kitap boyu gözünüzün önünde rahatça canlanıyor.

Herkesin genel olarak aşina olduğu bir konuya çok özel bir şekilde ele alması açısından çok önemli Moskof Cariye Hürrem. Normalin üzerinde sayfa sayısına sahip olsa da sürükleyiciliği ve ustaca serpiştirilmiş entrika-şehvet-aşk üçgenleri sayesinde hiç sıkılmadan rahatça okunabilecek bir kitap.

Kendinizi Osmanlı'ya ve bilhassa Hürrem'in yaşadıklarına kaptıracaksınız. Muhteşem bir yolculuk için kitap sizi bekliyor. Engin tarih denizlerinde yaşayacağınız fırtınalı anlarda bol şanslar dilerim...

Demet Altınyeleklioğlu ve Artemis Yayınları'na teşekkür ederim.

Edebiyatla kalın...

Sizinle paylaşmak istediğim minik minik duyurularım da var:


  • Muhteşem Yüzyıl'ın birbirinden heyecanlı ve güzel bölümleri, Moskof Cariye Hürrem derken kendimi Osmanlı ve bilhassa Hürrem rüzgarına kaptırdım. Harem hakkında araştırmalar yapıyorum. NTV Tarih'in bu ayki sayısı Muhteşem Yüzyıl dosyası ve Harem eki oldukça doyurucu. Tavsiye ederim ilgilenenlere.
  • Demet Altınyeleklioğlu'nun Osmanlı Hanedanı Serisi'nin ikinci kitabı "Cariye'nin Kızı Mihrimah"ı okuyorum şimdide. En yakın zamanda yorumlarımı paylaşacağım.
Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...