Elif Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elif Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2014 Perşembe

Ustam ve Ben: "Beyaz Bir Filin Eflatun Ayak İzleri"



“Etten kemikten yapılma suratları unutup, nefesten müteşekkil kelimeleri hatırlamak ne garip.”

Kelimelerden dünyalar kuran, cümleleri nefes alan, üslubunun tadını unutamayacağınız sevgili Elif Şafak’ın son kitabı Ustam ve Ben beklenildiği üzere yine çok konuşuldu, tartışıldı. Benim büyük kıymet verdiğim ve derin sevgi beslediğim,yakın zamanda tanışma imkanı da bulduğum Elif Şafak’ın “beklenen” eseri Ustam ve Ben’i bitirdim ve kelimenin tam anlamıyla yıllardır yazmayı beklediğim bu yazıya büyük bir heyecanla başlıyorum.
Ustam ve Ben, çok katmanlı, zengin kadrolu, uzun soluklu ve bir önceki Elif Şafak romanı İskender’den farklı olarak Pinhan okurlarına göz kırpan üslubuyla hem alıştığımız hem de ilk defa okuyacağımız “Elif Şafak romanı” özellikleri taşıyor. Her yazarın üslubu imzasıdır elbet. Elif Şafak’ın külliyatını takip edenlerin iyi bildiği o üslup imzasını gerçekten özlediğimizi hissettiren Ustam ve Ben gerçek anlamda bir yolculuğa çıkmak isteyenler için biçilmiş kaftan. Neon ifadelerle gözümüzü alan “destansı” bir yolculuk değil bu, kırıklarıyla dökükleriyle, hatalarıyla sevaplarıyla eflatun renkli harfler le “insancıl” bir yolculuk. Hayatın kendisi gibi.

“Hayatımızın bir haritası varsa şayet, yollarda değil, yol ayrımlarında çizilmekte. İki şey arasında tercih yaptığımız o kısa, kısacık anlarda. Göz açıp kapayana kadar değişir kaderimiz, tek bir kararla.”

“Roman, Mimar Sinan’ı anlatıyor.” Belki bu tanım, romanı okumayanlara garip gelmeyebilir ama okuduktan sonra durum farklı iki açıdan. İlki okuduktan sonra kendi adıma “Sinan” oldu “Mimar Sinan” benim için, Elif Şafak öyle güzel bir Sinan portresi çizmiş ki can dostum gibi ağabeyim, babam gibi hissettim sanki. Nefes alan Sinan, her zaman yanınızda olmasını isteyeceğiniz bir üstat, ilim adamı, nevi şahsına münhasır bir kişilik. İkincisi ise bu bir biyografik roman değil elbet, Sinan tek eksen değil. Belki de Cihan’ın dediği gibi adeta karakterleri bir arada tutan bir zamk. Cihan demişken… Romanımızın akışını belirleyen, yol arkadaşımız Cihan, sahte “Hintli” filbaz, Mimar Sinan’ın çırağı, Mihrimah’ın aşığı, Çota’nın ruhdaşı. Ve Çota… Romanın kapağından da bize göz kırpan beyaz fil Çota belki de romanın gizli baş kahramanı.

Çota’yla ilgili elbette söylenecek çok şey var ama Çota, bir kitaba nazire edercesine herkesin farklı algılayacağı ve farklı hisler besleyeceği ama son tahlilde “sevgi” denilen duygunun en safi halini içinizde hissettirecek o inanılmaz mahluk. En önemlisi de Cihan’la Çota ilişkisi. Elif Şafak’ın derinlemesine işlediği insan-hayvan ilişkisi, bu nadide dostluk Cihan’ı da Cihan yapan şey aslında. Cihan, uzak diyarlardan gelse de bizden biri, hatalarıyla sevaplarıyla etten kemikten müteşekkil ademoğlu. Kendi çelişkileriyle barışmaya çalışan Cihan var karşımızda, Ustam ve Ben’in öznesi romanın olmazsa olmazı Cihan’la roman boyu özdeşleşmemeniz mümkün değil.

Roman kadrosu bakımından epey zengin olan Ustam ve Ben, hem hayali hem gerçek karakterlerden izler içeriyor. Bahsettiklerim dışında tabii ki Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan, elçi Busbecq, Şah Sultan, Sokollu Mehmet Paşa gibi gerçek tarihi kişilikleri de bünyesinde eritiyor. Kaptan Garreth namı diğer Delibozuk Reis, Mimar Sinan’ın çırakları Yusuf, Davud ve Nikola, Karanfil Kamil Ağa gibi hayali karakterlerde içeriyor. Ama bunların arasında özellikle bahsetmek istediğim bir karakter Melchior. Osmanlı’ya gelen bir ressam, çizer olan bu “gerçek” kişiliğin renkli katkısı romana tat veren unsurlardan biri. Melchior zamanında Osmanlı’ya gelmiş ve birçok çizim yapmış, Batı’dan bize bir bakış. İncelenmesi, araştırılması gereken bir karakter olduğunu düşünüyorum.

Melchior'un Süleymaniye çizimi
Ustam ve Ben, farklı açılara sahip bir roman. İlim adamı Takiyeddin’le beraber Osmanlı’da bir rasathanenin başına gelenleri anlatan yazarımız bize bilim, taassup ve tarihimiz üzerine düşünme fırsatı sunuyor:

“Derdi ki elçi, hem Şark’ta hem Garp’ta ilim tehlikeli bir uğraştır. Fakat sadece Şark’ta, devlet bir yandan, ahali bir yandan, insanın öğrenme şevkini kırar. Garp’ta da âlimlerin başı derde girer ama yenileri çabuk çıkar. Halbuki Şark’ta yenilerin yetişmesi zordur, çünkü çıraklar da, ustalar gibi köstek görür her koldan…”

Takiyeddin'in rasathanesini gösteren bir minyatür

Bir halk olarak “Çingeneler”i de romanına dahil eden Elif Şafak dışlanmışlıkları, ötekileştirme ve önyargıları okurun gözleri önüne seriyor. Renkli ve eşsiz Balaban karakterini kendi adıma önemsiyorum ve Elif Şafak’ın oluşturduğu en başarılı karakterlerden biri olduğu kanaatindeyim. Romanın gidişatında da önemli yol ayrımlarında karşımıza çıkan Balaban’ı gözden kaçırmayın derim.

Ustam ve Ben, yarılmış bir nar gibi her tanesi ayrı dünya ayrı fikir veriyor. Kafka’nın deyimiyle içimizdeki buz denizi buzdan-balta misali kıran romanlardan. Nar tanelerinden birinde de Elif Şafak’ın sevdalandığı –aslında tüm dünyanın sevdalandığı- İstanbul’da karşılıyor bizi. Romana mekan olan İstanbul’a Elif Şafak bu sefer farklı bir açıdan, gündeme gönderme olarak çarpık kentleşme ve mimari sorunlar üzerinden eğiliyor. Ustam ve Ben’de şehir yine önemli bir öge:

“Yalnız şunu unutmayın ki şehirler de insanlar gibidir… Onlar da yaralanır ve kanar. Yapılan her gayrimeşru bina İstanbul’un kalbine çakılmış bir çividir… Herkes her yere inşaat kondurmak isteyebilir ama bu İstanbul’u üzer, incitir, bitirir. Buna hakkımız var mı?”
“Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan; bazılarını da şehir istediği için.”

Mekansal sentezi mimariyle ele alan ve İstanbul’a bu bakış açısından baktıran sebep elbette ki Mimar Sinan faktörü. Sinan’ın çağının fersah fersah ötesindeki şehir planlamacılığı, mimari dehası, insana verdiği önem ve elbetteki o eşi benzeri bulunmayan eserleri. Okuyunca mutlaka her birini görmek isteyeceğiniz ve romanda inşaatına şahit olduğumuz başyapıtlar da neler yok ki? Şehzadebaşı Camii, Süleymaniye, Selimiye’nin yanında Mimar Sinan’ın şehre su getirme ve ulaşılabilirliğini artırma görevini üstlenen su taşıma depolama sisteminin inşaatı da Ustam ve Ben’de okurları bekliyor. Aslında Ustam ve Ben’in en önemli büyülerinden biri bu. Okudukça tuğlaların birleştiği, harçların karıldığı, çinilerin renklere kavuştuğu ve her biten bölümde sayfalarının arasından binalarının yükseldiği bir roman bu. Mimar Sinan’ın binalarına girdiğinizde hissedeceğinizi, kafanızı kaldırdığınızda kalbinizi ritmini değiştirecek ayrıntı romanın satırlarında saklı aslında:

“Kubbe” dedi Sancha. “Bütün sesleri toplayan bir kubbe. İnsanlara bir Rab olduğunu ve onun korku ve ceza değil, merhamet ve sevgi saçtığını hatırlatacak kubbeler yapmalıyız. Kimseyi ezmeyen. İnsan ve Tanrı’yı yakınlaştıran kubbeler.”

Tasavvuf ve aşk, Elif Şafak’ın Pinhan’dan beri tüm yazarlığına öyle ya da böyle –iyi ki de- katılan iki tema yine karşımıza çıkıyor. Mecnun Şeyh’in yargılanması kitlelerin tasavvufa bakışı ve şeriatın güçlü kanatlarının gölgesinde kalan halkın halini anlatan bir Osmanlı –aslında sadece Osmanlı değil…- panoroması sunuyor. Mecnun Şeyh’in ağzından çıkan kelama kulak vermek eminim hepimize çok şey katacak:

“Allah tacir mi hesap tutsun? Niye baksın günahın sevabından fazla mı diye, elinde terazi mi tutar? Buysa oruç tutmana sebep, tutma. Buysa sana secde ettiren, etme. Allah kâtip değil ki deftere kaydetsin. Takvada sahtekâr olacağına, günahında samimi ol, daha iyi.”

Bir diğer bahsetmek istediğimse yine Elif Şafak’ın kucaklayıcı ve empatiyle yoğrulmuş bakış açısından izlediğimiz padişahlar, kadın sultanlar, paşalar, sadrazamlar. Elbette kanlı anlara sahne olmuş bu hayatlara insani bir dokunuşla yeniden hayat veren Elif Şafak, bir şekilde anlaşılamayan ve yanlış anlaşılan bu insanlara kem nazarla bakmamızı engelleyen halis bir bakış açısı sunuyor.

Bir de kitabın Sinan’ın ağzından dökülen ve hayata dair çok şey söyleyen ve aslında bize insanın ister Osmanlı’da yaşasın ister günümüzde yine “insan” olduğunu ve insani duyguların evrensel ve zamansız olduğunu anlatıyor:

“Yaptığın işi gönlünde hissedersen, ırmaklar çağlar içinde.”

“Şayet bir işi başarmak istiyorsan, onu neden bir başkasının değil, senin yapman gerektiğine kâinatı ikna etmen lazım. Bunun da tek yolu, çalışmaktır.”

“Vücut sarayını Rab inşa eder, anahtarını bize teslim eder.”

Selimiye'de  müezzin mahfili "Arzın Merkezi"(mi?)
Bir de kişisel olarak bahsetmeden geçemeyeceğim biri var Ustam ve Ben’den: Sahaf Simeon. Kitaplara sevdalı Elif Şafak’ın kitaplara sevdalı okuru olarak sanki bana yazılmış gibi hissettiğim satırların ev sahibi Simeon’un Elif Şafak’ın benzersiz betimlemesiyle canlandırdığı o kütüphane-ev’i, yaşam alanını ele geçiren kitapları, mürekkep ve kağıt kokusu… Cümleyi tamamlamayacak hale geldim , eminim ki gerçek okurların büyüleneceği bu satırlarda siz de farklı bir deneyim yaşayacaksınız:

“Üstatlar mühimdir ama kitaplar daha âlâdır, unutma. İnsanın bir kütüphanesi varsa bin öğretmeni var demektedir. Aslolan öğrenmektedir.  Cühela takımı zanneder ki bu âleme yiyip içmeye yahut kavga çıkarmaya geldik. Veya çoluk çocuğa karışmaya. Hâlbuki esas işimiz bilgimizi ilerletmek. Bu sebepten buradayız.”

Ustam ve Ben daha nice bahsedemediğim yönleriyle sonsuz kapılı bir saray. Okurların keşfini bekliyor, nice yönden ele alınacak eleştirileri ve unutamayacağınız anılara kaynaklık yapmayı da öyle. Nice zamandır beklediğimize değen kitap, İskender’den önceki Elif Şafak külliyatına daha yakın duruyor, bu da kimi okurların daha hoşuna gidecek eminim, bahsetmeden geçemeyeceğim bir unsur bu.



Nice yönleriyle daha fazla daha ayrıntılı ele almak istediğim Ustam ve Ben’i olay gidişatından ve anahtar noktalardan bahsetmemeye çalışarak ele aldım. Gerisi sizlere kalmış. Edebiyatımızın unutulmaz romanlarından biri olacağı kesin olan Ustam ve Ben sizi başka kitaplara, başka yazarlara da yönlendirecek ve çıktığınız yolculuktan uzun süre dönemeyeceksiniz.

Hayatımın yazarı Elif Şafak’a tüm okurlar adına teşekkür ediyorum kalbimden, ruhumdan, derûnumundan. Bize bu güzel eseri ulaştıran Doğan Kitap’a da ayrıca teşekkürler
.
“Aşk gibiydi okumak da…  Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü.”

Edebiyatla kalın…

Kubilay


22 Aralık 2013 Pazar

Elif Şafak'la Harika Bir Gün!

Dün hayatımın en güzel günlerinden birini yaşadım. "Hayatımın yazarı" olarak adlandırdığım, gönlümde apayrı yeri olan Elif Şafak'la tanıştım. Bu vesileyle de İstanbul'dan ilk yazımı yazmış bulunuyorum Kontrast, nicelerine inşallah...


Sevgili Elif Şafak! İnce, zarif, kibar, ilgili, sıcakkanlı... Ondan beklediğim tüm sıfatların fazlasıyla karşıladı bizi. Okurlarıyla o kalpten bağı nasıl da güzel kurduğunu bizzat deneyimlemiş olmanın verdiği sevin içerisindeyim hale. Dile kolay, hayalimi gerçekleştirdim ben. Senelerden beridir süren tutkulu bir okurun başka ne istemesini beklersiniz? Televizyonlardan hep duyduğunuz o sesi yanı başınızda hissedince mutluluk sarhoşu oluyorsunuz bir nevi. Onunla sohbet etmenin zevki paha biçilemez. Belki başkalarına abartı gelebilir tüm bunlar ama yazarıyla gönül köprüsü kurmuş okurların beni anlayacağını düşünüyorum.

Kısmet oldu, blogum Kontrast'tan da bahsettim Elif Şafak'a, adresini de verdim. Bu yazıyı okuma ihtimali bile beni daha da mutlu etmeye yetiyor. İmza günleri aslında bir nevi tehlike, birkaç dakikada kafandaki yazarın o "idea" yazarın yerle bir olma ihtimali mevcut. Elif Şafak, samimiyetini bir an kaybetmeyen bir yazar ve kitaplarından kurulan bağı gerçek hayatta da güçlendiren bir "dost". Ve belki de en güzeli de Şehrin Aynaları'nı şöyle imzalaması: "Sevgili Kubilay, yollarımızın yeniden kesişmesi dileğiyle ve dostlukla..."



***

Tıp Fakültesi okumanın cilveleri diyelim, ayrı kaldım yine Kontrast'tan sizlerden. Elif Şafak'la görüşmeme vesile olan "Ustam ve Ben"e en kısa zamanda başlıyorum ve kapsamlı bir dosyayla karşınızda olacağım. Kısa zaman önce bitirdiğim bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Alice Munro'nun "Bazı Kadınlar"ının eleştirisini de "Ustam ve Ben"den evvel yayınlayacağım inşallah.

Edebiyatla kalın!

Kubilay

***
Daha önceki Elif Şafak kitap eleştirilerime ve yazılarıma ulaşmak için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz:

http://kontrast9.blogspot.com/search/label/Elif%20%C5%9Eafak


9 Ağustos 2011 Salı

Elif Şafak ve Kin Kusan Ruhlar

Gelin hep beraber bir yolculuğa çıkalım. Açalım pencereleri. En rahat koltuğumuza oturalım. Şöyle geniş geniş oturalım ama diken üstünde gibi değil. Kapatalım gözlerimizi. Bulutları hayal edelim önce. Prova niyetine. Sonra açık pencereden süzülsün ruhumuz. Yukarıya... Bulutların olduğu yere. Şimdi açalım gözlerimizi. Her yer bembeyaz. Yumuşacık. En pofuduk bulutu seçelim. Bağdaş kuralım sonra. Ve... Aşağıya bakalım. Bilhassa bir yere doğru. "İskender hakkında tartışmalar" yazan tabelayı gördünüz mü, hah, oraya işte. İçinde olmamanın verdiği rehavetle dört bir köşesine bakalım. Yüzümüzü bir hayret kaplayacaktır o an. "Daha neler!" . Ağzımızdan dökülecek sözcüklerden belki de en masumanesi. Şaşıracağız. En derinden. Üzüleceğiz sonra. "Hey insanlar, ne yapıyorsunuz?", "Kendinize gelin!" diyebileceğiz o zaman. Gerçeği olanca şeffaflığıyla görmenin yarattığı etki bir miras bırakacak hepimizde. Bir sızı. Uzun süre geçmeyecek bir titrek acı....

Olanı biteni hiç bilmek istemiyorum aslında. İskender hakkında bir kişinin daha zehirli sözler saçmasına dayanma gücüm kalmadı çünkü. "Ya ne yaptı size Elif Şafak?" diye haykırmak istiyorum. "Kimi kırdı, kimi incitti, kimin ekmeğine göz koydu, kime hakaretler savurdu?" . Yüreğim bu sözleri tekrarlayıp duruyor. Belki de geçen gün internette gördüğüm bir yorumdan sonra dayanma noktasını aştı şaşkınlığım, kızgınlığım. "İskender'i okuyacaktım ama intihal olduğu kesinleşti. Hiç okuyasım yok..." . Özür dilerim canım, anlayamadım ? Hangi güvenilir(!) kaynaktan öğrendin bu nadide(!) bilgiyi. İşin uzmanlarından mı? Hani adlarının başında gizli unvanları olan şu uzmanlar... Nefret Üniversitesi Kin Fakültesi İftira Ana Bilim Dalı Başkanı Bilmem Kim. Ha o mu? O dediyse tamamdır, başka zaman asla aynı fikirde olmayacağım biri ama bu konuda benle aynı fikirde, ben de bağrıma basayım onu, sonrası Allah kerim...

Nedir bu karalama kampanyası? Kitap kapağıyla başlayan mesele dünyanın en ağır ve çirkin duygularından iftiraya kadar nasıl sürüklendi? Neden? Mantıklı tek bir neden var. Başarılı insanların mahvolmasını isteyen kıskanç duygular. "Yayınlanmadan bilmemkaç bin baskı, vay vay vay, paraları götürdü açıkgöz? Zaten böyleleri batırıyor ülkeyi, dini imanı para bunların..." diyen zihniyetle aynısı işte. İntihal iftirasını ortaya atanlarda onlar, kapak meselesini de çıkaranlar yine onlar. Bu derinden gelen bir his. Ben başarılı değilsem, o da olmasın. Neden herkes onunla ilgileniyor, benimle de ilgilensinler. Tüm bunlar o kem zihniyetin ürünü.

Sosyal ağları da büyük ölçüde kirleten insanlar bunlar. Ruhları hep tedirgin, hep beğenilme arzusu içinde olan insanlar. Her sabah kendini takip edenlerin sayısına bakan, takip etmeyenlere kin besleyen insanlar. "Bana bakın, Elif Şafak'ın kitabının sayfa sayısı, şu kitapla aynı, demek ki çalıntı, bunu ben ispatladım, madalyamı verin çabuk" şeklinde mesajlar gönderen kişiler...

Belki de asıl mesele popüler olmak. Elif Şafak'ın popülaritesinden yararlanıp hayali merdivenlere tırmanmak, boş hayalden zirvelere ulaşıp aşağıdakilere selam göndermekten ibaret yapılanlar. Popüler olmayan başka bir yazara yapılacağını zannetmediğim hareketler. Yazara popüler olma, az kişi okusun seni demekten saçma bir şey olamaz. Her yazar okunmak için yazar. Herkes elini vicdanına koysun. Kim herkes tarafından okunmak istemez ki? "Kitap yazayım da kimse okumasın, oh ne güzel..." diyen biri mutlaka sorun sahibi bir insandır. Bir de kadın olmak. Hem kadın, hem popülersen vay haline! Erkek olsan bir nebze... "Erkektir yapar, döver de sever de." diyen bir zihniyetin bol bol yeşerdiği topraklarda erkek popülaritesi de hoş karşılanır tabii. Tıpkı bol bol adı geçen "olay dizinin" oyuncularına "Bana da tecavüz et!" diyen akıl sağlığı normal olmayan insanların davranışı gibi. İşte bu yüzden katmerli saldırıya uğruyor Elif Şafak, hem kadın hem popüler diye.

Olayın bir de başka yönü var. "Offf... Popüler yazar mı? Çok mu satıyor? Ben almayayım arkadaş. Klâsım sarsılır. Yarattığım havalı tipim bozulur. Sonra ne derler? Plajdaki kadınlarla aynı kitabı okumak iş mi? Tövbe, tövbe... Benim okuduğum kitap ayrı olacak. Yalnız ben bilmeliyim. Sonra da insanlara ben söylemeliyim. Onlar da okumakta zorlanmalı. Sonra ben ne kadar engin bir edebiyat zevkine sahibim demeliyim" diyenler ise normal hayatta daha makul olan insanlar. Onlardan bu tepkiyi görmek, arkadan bıçaklanmak gibi. İçlerin yatan derin elitist yaklaşım oldukça yanlış bir duygu. Yazar sadece biri için yazmaz, herkes için yazar. Okumamanın nedenini "çok okunması" olarak gösterirsen bu pek mantıklı olmaz. Bu diğer tüm okurları da küçümsemek demektir. Benim kanaatimde, bilgisiyle tepeden bakmanın ten rengiyle üstünlük sağlamak arasında hiçbir farkı yok. Ev hanımlarını, plajdakileri, sokaktakileri, gençleri, daha az ön planda olan kesimleri aşağı görmekten başka bir şey değildir bu. Asıl üzücü olan ise, başta da söylediğim gibi, bunu yapanların durumudur. Onlara yakışmayacak bu yorum beni gerçekten üzüyor.

Her şey bitecek tabii. Neler son bulmadı ki... Bir süre daha talan hali devam edecek. Eline çamuru alan fırlatacak. Medya olayı sürekli kaynatıp duracak. Sonra. Kısa bir mola. Bir sonraki aşağılama, hor görme seansına kadar ihtiyaç molası. Yeni hakaretler düşünme, yapılacaklar için enerji toplama arası. Peki ya karşıdakinin enerjisi? Onun ruh halinin yerle bir olduğunun farkında değil misiniz? Fiziksel linç nasıl bedeni yaralarsa, ruhsal linç de gönlü yaralar. Ağulu kelimeler kalp kırar, can yakar.

Elif Şafak olanlar karşısında en iyi cümleyi sarf etti: "Okurum beni bilir." Gerçek okur, yazarını bilir. Onunla gönülden bir bağ kurmuştur. Sarsılmaz, sapasağlam bir köprü. Bu süreçte okurlara düşen de yazarın yanında olduğunu hissettirmek, tüm saldırılara en iyi cevabı vermektir...

Ben tüm kalbimle ve ruhumla Elif Şafak'ın yanındayım. Tüm bu nefret sürecinin geçmesi en büyük dileğim. Tüm okurlarıyla beraber Elif Şafak'a destek olmaya devam edeceğiz. Kelimelerin sivri okuna karşı, hep beraber bir kalkan oluşturacağız. Daima, hep, sürekli...

Unutmayın, yazara yapılan her kin dolu davranış, okurlarını da yaralar. Hala devam edeceğim diyenler tabii ki olacaktır. Ruhlarının, kalplerinin bir gün şifa bulması dileğiyle...

Kubilay

5 Ağustos 2011 Cuma

İskender - ELİF ŞAFAK


"Özlemişim!" Böyle dedim İskender'i elime alır almaz. Uzunca bir beklemenin ardından kavuştum Elif Şafak'ın yeni romanına. Aşk'tan sonra (2009) neredeyse iki yıl geçmiş olduğundan, İskender'e büyük beklentilerle başladım. "Özlemişim!"le başlayan macera "Hayran kaldım!"la indirdi perdelerini sonunda. İskender, beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı.


Belirtilen tarihten daha erken basılması, kitapçılara dağıtımdan önce 165.000 sipariş alması, 200.000 ilk baskı yapması, medyanın alışılageldik -ve de aslında pek hoşlanmadığım- deyimiyle "sansasyonel" kapağı, yine anlamadan dinlemeden eleştiriler, okumadan ahkâm kesmeler, ön yargılar... Tüm bunları bir kenara koyup, yalnızca kitaptan bahsedeceğim ben. Aslında olması gereken gibi.

İskender, Elif Şafak külliyatında Bit Palas, Araf, Baba ve Piç, Aşk kitaplarının tarzına sahip. Onlar gibi bol olaylı ve bol karakterli. Karşımızda her kitabında biraz daha ustalaşan Elif Şafak duruyor. İskender sağlam temeliyle Çağdaş Türk Edebiyatı'ndan kendine sağlam bir yer edineceği de kuşkusuz. Ustaca kurgu kitap boyu heyecanın doruk noktasında seyretmesini sağlıyor. Elif Şafak'ın daha öncede kullandığı çembersel roman anlayışı da İskender'in hamurunda var. Yine bazı bölümler, beklenmeyen zamanlarda karşımıza çıkıyor. Tüm Elif Şafak kitaplarını okumuş biri olarak âcizane fikrim şu: Elif Şafak'ın çembersel roman anlayışı -bu adlandırmayı da ben yaptım- diğer kitaplarında kullanıldığından ötürü eskiyecek ve sıradanlaşacakmış gibi gelse de dışarıdan, Elif Şafak bu tarzı her romanında bambaşka kullanıyor. İskender'i anlatım tarzı bu şekilde nevi şahsına münhasır oluyor haliyle.

Elif Şafak okuyanların bildiği üzere, her romanı birbirleriyle görünmez köprüler kurmuştur aslında. Bir karakter başka birini anımsatır size bazen. Bir mekân başka bir mekânı. İskender'in teyzesi Cemile'nin ebeliği, kitabın başındaki doğum sahnesi, Cemile'nin envai çeşit malzemeden yaptığı ilaçlar, iksirler bu anlamda Şehrin Aynaları'ndaki Yaşlı'yla örtüşüyor. Cemile kitaptaki en beğendiğim kadın karakter. Bir "erkek" romanı gibi görünse de İskender, Elif Şafak Cemile'yle birlikte geçmişten gördüğümüz güçlü kadın karakter yaratımını gözler önüne seriyor. Romanın kilit noktalarından birini Cemile'nin eline vermesiyse yarattığı karaktere beslediği güveni gösteriyor fikrimce.

İskender, karakter karakter bölümleriyle artık benim için iyi romanın bir özelliği haline gelen olaylara farklı bakış açılarından bakmayı sağlıyor. Zengin ve derin karakterlere sahip İskender, bu özelliği had safhada yaşatıyor okuyucularına. Okuyanlar farkına varacaktır, kitabın bazı yerlerde bizi ters köşeye yatırması da bu farklı bakış açılarından kaynaklanıyor.

Kitap farklı farklı eksenlerde ilerliyor. Bir yandan cinayete adım adım götürürken kurgu, bir yandan İskender'in Shrewsbury Hapishanesi'nde yazdığı mektupları okuyoruz.Arada bir geçmişe dönen karakterlerimiz de var. Başlarda ana hikâyeden bağımsız görünse de Yunus'un ve Roksana'nın öyküleri örneğin ileriki sayfalarda romana sıkıca sarılıyor adeta. Bu da İskender'in bir başka yönü. Elif Şafak'ın yargılamak değil de anlamak üzerinden bakış açısı sayesinde karakterlerin bu duruma nasıl geldiklerini görüyoruz, her satırda onlar hakkında ipuçları yakalıyoruz. Pembe'nin ya da Âdem'in veya kitaba adını veren İskender'in yaptıkları her şeyin bir nedeni olduğunu görüyoruz, haklı ya da haksız. Bu olgu, romana sıkı sıkıya bağlanmamızı ve karakterlerle özdeşleşmemizi sağlıyor.

Yunus'un komün hayat maceraları, saflığı ve temizliği; Tobiko'nun sert kabuğunun altındaki sırça yüreği; Pembe'nin muhabbete ve sevgiye açlığı; Cemile'nin anaç ama narin ruhu; İskender'in karmakarışık ruh halleri, Esma'nın erkek olmayı isteyişi ve ağabeyine karşı derin öfkesi; Roksana'nın hayata göğüs germek için oluşturduğu sahte neşesi; Âdem'in babası gibi olmamak istemesi, yaptığı hatalar, ve onlarca pişmanlığı; Elias'ın sevecen ve aşk dolu kalbi...  Her biri kendilerine has apayrı karakterler ve okuyucuya harika bir zihinsel şölen sunuyorlar. Onlar sayesinde romanın akımına kendinizi kaptırmamak mümkün değil.

Fırat Nehri yakınlarındaki bir köyden romanı başlatan Elif Şafak, doğudaki kadınların hikayesine sessiz kalmıyor. Namus üzerine İskender'in amcası Tarık'ın düşündükleri hepimize oradaki erkeklerin bakış açısını olanca acımasızlığıyla yansıtıyor. Annesi'nin Pembe'ye namus üzerine dedikleriyse insanın içini acıtacak cinsten. Pembe ve Cemile'nin ablası Hediye'nin sevdiğine kaçması, baba evine geri dönüşü ve yaşadığı trajedi bu ülkedeki birçok kişinin farkında olmadığı keskin bir gerçeği gösteriyor bizlere. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce arasında sıkışan karakterlerin yaşadıklarıysa kitabın önemli ayrıntılarından.

İskender'de ele alınan önemli temalardan biri de kız çocuklarına erkeklerle eşit davranılmasının kaçınılmaz gerekliliği. İskender'i katil olmaya sürükleyen yolda, Pembe'nin davranışlarına da dikkat çekmiş durumda Elif Şafak. İskender'in annesine ilk güveninin sarsıldığı sünnet olayı, İskender'e isim verilmesinde annesinin verdiği karar, Pembe'nin oğluna sultanım diye hitap etmesi, mahalledeki çocuklarla kavga eden İskender'in suçunu örtbas etmesi gibi noktalar roman boyu bu önemli olguyu gösteriyor bizlere.Aynı çatı altında büyümüş ama bambaşka ufuklara yelken açan kardeşler, babasını sevebilmek için onu Ayık Olan&Sarhoş Olan diye ikiye ayıran Âdem romanın gerçekçiliğini artıran diğer unsurlar.

Romana sonradan dâhil olan en önemli karakterlerden diyebileceğimiz birinden de bahsetmeden olmaz: Zişan. İskender'i tasavvuf düşüncesiyle tanıştırması ve onun öfke batağına saplanan ruhuna yardımcı olması açısından Zişan romanda apayrı bir yere sahip. Söylediği elmas ederindeki sözler de mutlaka okunmalı. Zişan, Elif Şafak'ın Pinhan ve Aşk'ta kullandığı tasavvuf etkisini sürdürüyor İskender'de. Renkli ve özel bir kişilik Zişan... İskender'le yaşadığı diyaloglarda bilhassa ilgi çekici.

Sürprizlerle dolu bir roman İskender. Ufak ayrıntılara kazandırılan süreklilik beni çok etkiledi. Okuyanlar karşılacaklardır, ufak ve önemsiz bir nesnesinin ya da silik bir kişinin, bir kelimenin ya da cümlenin beklemediğimiz yerlerde tekrar karşımıza çıkması. Uzunca bir süre tahmin edilebilir düzeyde olsa da, sonlara doğru Yunus ve İskender'in konuşmasından sonra roman bambaşka bir yola sapıyor. Bu da romanın bir başka ve büyük sürprizi oluyor okuyucuya.

İskender, tabii ki de İskender'in en hayret verici karakteri. Elif Şafak, bir katili öyle ustaca anlatıyor ki bizlere, eşine zor rastlanır cinsten. Hapishaneden yazılan mektuplar, İskender'in çocukluk ve ilk gençliğinde yaşadığı ve gelecekte kilit unsur olacak olaylar İskender'i İskender yapan bölümler. Hem erkek olması açısından, hem de katil, Elif Şafak zoru başarıyor ve İskender'i hakkıyla satırlara yansıtıyor. Âdem'in, yani İskender'in babasının kırılgan ve şaşkın karakteri; Yunus'un çocuk ruhu ve safi muhabbet dolu karakteriyse İskender'e başarılı erkek karakterler kazandırıyor.

Elif Şafak bu sefer mekân olarak Fırat Nehri yakınlarında bir köyü, İstanbul'u, Londra'yı ve Abu Dabi'yi kullanıyor.  Londra betimlemeleri kitabın öne çıkanlarından. Göçmenlik ve aidiyet duygusu, hasret, umutsuzluk şehirlerle birlikte iç içe işleniyor İskender'de. Irkçılık ve ırkçı saldırılar ise romanın altı çizilmesi gereken konularından bir diğeri. Gördüğümüz bir diğer manzaraysa, nesil farkı. Toprak ailesinin kuşaklar arasındaki nesil farkının yarattığı uçurumlar İskender'de ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor.

Anlatabildiklerimin dışında karakterlerle, bahsettiklerimden başka olaylar da  İskender'in dolu dolu hikâyesinde sizi bekliyor. Üsluba gelecek olursak Elif Şafak'ın "akide şekeri" kıvamındaki satırları, kelimelerle oynadığı eğlenceli oyunlar, ustaca ifadeler İskender'i basamak basamak yukarıya çıkarıyor. Betimlemeler de İskender'de ağırlıklı olarak ruhsal, ama oldukça keyifli fiziksel ve mekânsal betimlemeleri de unutmamak gerek.

En başta söylediğimi tekrar söyleyeyim, İskender hiçbir açıdan beni hayal kırıklığına uğratmadı. Sizi de uğratmayacağından hiç şüphem yok. Kitabın en beğendiğim satırlarını da sizinle paylaşmak istiyorum:

  • Anneler ölünce hemen cennete gitmezler. Yeryüzünde biraz daha kalıp çocuklarına göz kulak olabilmek için Tanrı'dan özel izin alırlar. Fani ömürlerinde evlatlarıyla aralarında her ne geçmiş olursa olsun.
  • Feci baba insanın boğazına takılı kılçık gibidir. Ne tükürüp atabilirsin, ne yutup sindirebilirsin. Bir şekilde kurtulsan bile geride iz kalır mutlaka, dışarıdan bakanların göremediği ama senin hep hissettiğin bir çentik etinde. Feci baban olacağına hiç olmasın daha iyi.
  • Hamur yoğurduğunda toprak damarlarına sızar. Et pişirdiğinde hayvanın ruhu seninle konuşur; ona saygı duymayı öğrenmen gerekir. Balık temizlerken bir zamanlar içinde yüzdüğü denizin sesini duyarsın; nazikçe marine edersin suyun hatırasını yüzgeçlerinden silmek için.
  • Kelimeler de insanlar gibi gezermiş meğer. Uzaklara, hem de çok uzaklara ulaşırlarmış.
  • Sen nasıl görürsen odur hakikat.
  • Öldüğümüzde ruhumuz bedenimizi terk edip bir uçan balon gibi derhal gökyüzüne mi yükselir acaba? Yoksa biraz oyalanır mı etrafta? Annemin ruhu oralarda mıydı ben sokak ortasında dehşet içinde dikilirken? Ona sapladığım bıçağı geri çekişimi seyretti mi?
  • İnsan sevdiğini unutmaz ki. Ben mesela seni asla unutmam.
  • Kadın isimleri neden erkek isimlerinden bu kadar farklıydı ki? Kadınlara neden sanki hayal ürünüymüşler gibi masalsı ve rüyamsı isimlerin verildiğini merak ederdi. Erkek isimleri hep cesaret, iktidar ve yetki ihtiva ediyordu; mesela Muzaffer, Faruk ya da Hüsamettin. Oysa kadın isimlerinden yansıyan kırılgan bir zarafetten ibaretti - porselen bir vazo gibi. Nilüfer, Gülseren ya da Binnaz gibi isimlerle, kadınlar bu dünyanın süsleriydi adeta; alaca bulaca kenar oyaları.
  • Kalbinin sırçadan olduğunu bilseler muhakkak kırarlardı.
  • Belki de bir illeti aşk; insana hayat verse, ruhunu şenlendirse de bir marazdı yine de.
  • Kimse görmek istemiyordu güzelliğin, zamanın siyah kadifesinde erimeye mahkum bir kar tanesi olduğunu.
  • İnsan yüreği soba gibi. Sıcaklık üretiyor, enerji yayıyoruz. Ama başkalarını suçlayınca, onları karalayınca, dedikodu yapıp kem konuşunca enerji kaybolur. Yüreğimiz soğur.
  • Evren yuvarlak, çemberde iki yay var. Biri yükselen, biri alçalan. Her insan durmadan hareket halinde. Bazısı iner, bazısı çıkar. Yükselmek istiyorsan, en çok kendini eleştir. Kendi hatalarını görmeyen asla iyileşemez.
Son olarak belirtmek isterim, Elif Şafak daha önceden tecrübe ettiği bir yöntemle romanı önce İngilizce yazdı, sonra Omca A. Korugan'la birlikte Türkçeye çevirdi.

İskender, herkesin kendini bulabileceği, yürekten bir roman. Sevdiklerimizi incitmek hakkında düşünmek için de büyük bir fırsat. Hem kurgusu, hem karakterler hem de üslubu birbirinden güzel olan İskender'i tüm edebiyatseverlere öneriyorum. Gerçek bir kitap okuma deneyiminin zevkine varmak için.


En sevdiğim yazara, hayatımın yazarına, Elif Şafak'a; kitabın çevirisinde emeği geçen Omca A. Korugan'a; bizi İskender'le buluşturan Doğan Kitap'a teşekkürler...

Edebiyatla kalın...

Kubilay

17 Şubat 2011 Perşembe

Firarperest - ELİF ŞAFAK

Duyar duymaz alıyorum. Büyük zevkle okuyorum. Her yazıyı içime çeke çeke, sindire sindire. Bazısı tanıdık yazılar, kırk yıllık ahbap gibi sarılıyoruz birbirimize... Bazısıyla yeni tanışıyoruz, hemencecik kaynaşıveriyoruz. Firarperest'ten bahsediyorum. Elif Şafak'ın son kitabı sizi bir yolculuğa çıkıyor. Uzaklara değil, içinize, yüreğinize...

Elif Şafak'ın denemelerinden oluşan Firarperest, ruhunuzun tavsamış, pas tutmuş, köhnemiş köşelerine bahar temizliği yaptırıyor. Med - Cezir'den sonra Elif Şafak'ın ikinci kez denemelerini derlediği kitap gündelik hayattan siyasete, yolculuklardan geçmişin tozlu sayfalarına, kadınlıktan erkekliğe, annelikten babalığa geniş yelpazede yazılar içeriyor. Kimi yazılar deli fişek, gözü pek; kimileri sakin, masumane yazılar. Tüm yazılar bir yerde birleşiyor ama. Hepsi yüreğinize nazenin yollar açan, zatınıza hoşça bakmanızı sağlayan yazılar.

"Anarşist Aşklar"la açılış yapan kitap, günümüz aşklarına, evliliklerine değiniyor. "Huzursuz Ruh" ve "Dünyayı Görmeli!" yazıları Elif Şafak'ın göçebe ruhunu en samimi şekilde anlatan denemeler. Övünmeden, kibirlenmeden kaleme alınmış. Kitabın favorilerinden olan "Mor Harflerle Yazılmış Bir Yazı" sıcacık bir hikaye anlatıyor. Ben okudum, anneme okuttum, kardeşime okudum, arkadaşlarıma söyledim. Yazının düsturunu oluşturan sözler yüreğime masal diyarlarındaki pofuduk bir bulut gibi usulca yerleşiverdi: "EDEP YA HU EDEP. BUGÜN BİR İYİLİK YAP!"

"Miskinliğe Övgü" toplumun kutuplaşmasından sıkılmış şehir bezginlerine -ben gibi- adanan bir yazı. "Yalnızlık Efendi" yazısı bana "Med-Cezir"deki "Evham Hanım"ı hatırlatan bir yazı. Elif Şafak bu yazısında içine yaptığı yolculukta karşılaştığı duyguları ete kemiğe büründürüyor, elegant bir şekilde giydirip, karşımıza çıkarıyor.

"Büyük Aşk, Büyük Nefret" okuduğum an içinde bulunduğum sarsıntılı ruh halinin de devreye girmesiyle beni derinden etkileyen bir yazı. Hele içinde bir derviş hikayesi var ki, dillere akide şekeri.

"Yazın Doğup Hep Sonbaharda Yaşayanlar", "Yazarları Sevmeyen Yazılar", "Gerilim Hikayelerinin Sakin Ustaları", "Kadınları Sevmeyen Kadınlar" gibi yazılarda ise Elif Şafak araştırmacı kişiliğini ön plana çıkartıp yazarlardan bahsediyor, bilmediğimiz yönlerinden. Bende bu furyadan nasibimi alıyorum ve okumayı istediğim yeni kitaplar ( Handan - Halide Edip Adıvar , Sufi'nin Yolu - İdris Şah ) tanışmayı istediğim yeni yazarlarla ( Doris Lessing, Margaret Atwood ) dolduruyorum edebiyat bavulumu.

"Gül Bahçesi Evlilik", "Bir Genç Kızın İntiharı", "Cinnet", "40 Metrekare Dünya", "Gelseydi Keşke", "Adı Gülistan" günlük hayattan yazılar. Tam anlamıyla bizden. Gündelik hayatın makro maneviyata sahip minik ayrıntılarından söz açıyor. "Gelseydi Keşke" ise beni çok etkileyen yazılardan. Biri Alevi, diğeri Sünni iki gencin aşkını ve yaşadıklarını anlatan hikaye toplumun köhnemiş önyargılarının nasıl da yürek hırpalayıcı olduğunu gösteriyor.

"Babalar, Oğullar ve Torunlar", "Kendi Eserini Yok Eden Adam", "Tesadüfler ki Tesadüf Değildir", "Erkekler Kadınlardan Daha Mı Komik", "Yalnız Benim İçin Yaz" ve "Edebiyat Sınıfta Kaldı"  da mutlaka okumanızı tavsiye ettiğim yazılardan.

Elif Şafak'ın kalemi Firarperest mürekkebini kadınlıktan, tasavvuftan, yazarlıktan, hoşgörüden, sanattan, edepten, sentezlerden dolduruyor. "Tadından yenmez" üslubuyla Elif Şafak kaleminin gücünü konuşturuyor, insanı kelimelerle büyülüyor.

Beni en çok etkileyen cümleleri de paylaşıyorum sizlerle:
  • Kaç hayat yaşayınca yorulur insan? Kaç seneden sonra yaşlı, kaç hezimetten sonra bezgin, kaç sevdadan sonra kalpsiz, kaç kelimeden sonra lâl olur kişi?
  • "Avrupa görmek şart!" derdi kadınlar hep bir ağızdan. "Avrupa görmüş insan başka..." Avrupa görünce bir başkalık çökecekti üzerimize. Avrupa dediğin bir seyirlik alem, ara ara gidip "izlemek" gerekti, ekranda pembe dizi izlercesine...
  • Yalnızlık insanın kendi kendisiyle yapabildiği bir sohbet. Aracısız. Katıksız. Oyunsuz. Yalansız. Saf ve som bir sohbet...
  • "Hakiki âşık" demiş şeyh, "Sevdiği insanın mutluluğunu ister. Âşık kişi sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten seven insan, özgür bırakır. Sahiplenmek, iddia etmek, can almak, can acıtmak, âşıkların tutacağı yol değildir."
  • Ünlüler hakkında yazmak, aynalarla dolu bir salonda yürümek gibi. Bilemiyorsunuz ki nerede başlıyor hakikat, neresi tamamen hayal perdesi."
  • Birbirimizin kaderine kayıtsız, birbirimizin hikâyesine bigâne kalmayalım.
  • Baba var, hiç sevmemiş aslında. Baba var, gönlü uçsuz bucaksız bir derya...
  • Her birimiz özel olmak istiyoruz. Okur yazarın gözünde özel, yazar okurun gözünde özel.
  • Her an başka bir şan üzerine kuruludur.
  • Zaten aşk dediğin, ardında ne olduğunu kimsenin akıl sır erdiremediği kadife bir esrar perdesidir.
  • Sahi "yârim" ne güzel kelimeydi. Ağızda akide şekeri. "Yârim" der, sonra bir es verir, gayriihtiyari susardın. Söyleyecek söz kalmazdı ardından. Tek başına kaç cümleye bedeldi kelimeler. Eskiden harfler daha mı kıymetliydi? Bir mektup yeterdi aylar süren ayrılıkların sessizliğini kapatmaya. Tek bir yemin yeterdi aradaki mesafeleri azaltmaya. Artık hiçbir şey o kıvamda değil. İbre şaştı, ayar bozuldu sanki. El titredi, akort bozuldu sanki. İlişkilerimizin ahengi eskisi gibi değil. Kelime cömerdi, duygu cimrisi bugünün insanı. Konuşmaya gelince açıyor ağzını, duygulanmaya gelince tutuyor kendini. Zaman yok ya, hep bir telaş halindeyiz ya, bunca koşuşturma arasında kimsenin durup da duygulanmaya vakti yok.
Firarperest'in kapak tasarımına bence diyecek hiçbir şey yok. Elif Şafak'ın fotoğrafının İstiklal Caddesi'nden bir kareyle harmanlanması oldukça etkileyici.

Aynı zamanda yazıların arasına M.K.Perker'in yaratıcı, kendine özgü kaleminden çıkmış birbirinden güzel illüstrasyonlar serpiştirilmiş. Öyle baştan savma değil, her biri derinlikli, yoruma açık çizimler. Başka âlemlere açılan bambaşka kapılar.

"Edebiyat, firarperestliktir." diyen Elif Şafak'ın kaleminden Firarperest'i okuyun. Ruhunuza yapacağınız yolculuğa siz de şaşıracaksınız.

Elif Şafak ve DK'ya teşekkürler.

Edebiyatla kalın...

Kubilay

26 Ocak 2011 Çarşamba

Araf - ELİF ŞAFAK


Son. Kitap bitiyor. Araf... İçimdeki hüzün kitaptakiyle el ele tutuşup şen şakrak eğlenirken, ben tam anlamıyla boşluğa düşüyorum, yalnızlığa:

"El-farah seb'ate eyyâm vel huzn tûlül ömr'..."
(Sevinç yedi gün sürer, hüzün bir ömür boyu...)

Araf'ın bel kemiğini Mesnevi'den bir bölüm oluşturuyor. Her şeyden önce bu hikayeyi anlatmam gerektiğini düşünüyorum:

"Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlediğini gördüm. Şaşırdım - kaldım; derken aralarındaki birlik nedir, onu bulayım diye hâllerine dikkat ettim.
Şaşkın bir halde yaklaştım. Baktım, gördüm ki ikisi de topaldı."

İşte tam da buradan yola çıkan roman, farklı kültürlerden gelmiş, mayasında "bambaşkalıklar unu" bulunan, ama ikisinde de bulunan "isimlere karşı hassasiyet, kendini terk ediş, ait olamayış, kalabalıklar içinde yalnızlık" sayesinde birbirlerine âşık olan Ömer ve Gail'in hikâyesi etrafında gelişiyor. Ana hikâyeyi bütüne erdiren asıl onlar değil tabii ki. Ömer'in ev arkadaşı, Amerika'nın şarkiyatçılığını protesto eden, milliyetçi Faslı Abed; Ömer'in bir diğer ev arkadaşı İspanyol - dini bütün Hristiyan Piyu; Piyu'nun sevgilisi, anoreksik aşçı Allegre: rengarenk kısacık saçlarıyla; lezbiyen-feminist Debra Ellen Thompson romanı oldukça etkileyen karakterlerden bazıları.

Kitabın ilk bölümünde Ömer'in içkiye yeniden başladığını, Gail'le evli olduğunu, Abed'in bu hallerin hiçbirini tavsiye etmediğini görüyoruz. Hikâye böylece bizi bambaşka bir yerinden başlatıp, en başa "sonradan" getiriyor.

Araf'taki "isim meselesi" daha kitabın başında hemen ortaya çıkıyor. Ömer Özsipahioğlu'nun Amerika'ya gidişiyle Omar Ozsıpahıoglu'na dönüşümüyle konunun ilk izlenimlerini görüyoruz. Bambaşka memleketlerin insanı bambaşka kılıklara sokmasıyla. Adının harflerini kaybeden Ömer'den sonra, Gail'in adının gerçek olmadığını, asıl adının "gebe Asur-Babil tanrıçası" anlamına gelen Zarpandit olduğunu öğreniyoruz.

Ardından sıra "Karga" bölümüne geliyor. Gail'i ayrıntılı bir şekilde inceleme şansına sahibiz bu bölümde. Sosyofobisi olduğu, çikolata ve muzdan başka bir şey yemediğini fark ediyoruz. Devam eden sayfalarda Debra Ellen Thompson'la tanışan simsiyah saçlı (karga betimlemesi burdan geliyor) Zarpandit'in feminizm hareketlerine katılışına, arkadaşlarının zoruyla psikologa gidişine ve her şeyi değiştiren "o an"a tanık oluyoruz. Bir gazeteye kendini Gail olarak tanıtıp, bizde "Güzin Abla" köşelerine tekabül eden bir bölümde iki farklı kişilikle yazı yazmaya başlamasıyla kimlik bölünmeleri adeta çığırından çıkıyor. Aynı zamanda sosyofobisinin üstesinden gelip, kendine güvenen bir insan olup çıkıveriyor.

Gail'in kopkoyu, kıvırcık ve gür saçlarının arasına kaşık takması da kişiliğini yansıtıyor. Tanrı'nın alfabe çorbasının içindeki kaşığını simgeleyen metaforu oluşturan Gail, isimleri değiştirmenin önemini unutmamak için gür saçlarının içine bundan sonra bir kaşık yerleştiriyor.

Karga bölümünde aynı zamanda Debra hakkında da ayrıntılı bir biçimde bilgi sahibi oluyoruz.

İkinci sıradaki "Leylek" bölümü önceleri sadece Ömer'in üzerinde yürümesine rağmen, roman asıl ivmesini bu bölümde kazanıyor. Leylek bacaklı Ömer'in (Leylak benzetmesinin kaynağı) Amerika'da yaşadığı uyum problemleri, zamanı normal ölçülerle değil şarkı süreleriyle ölçmesi karşılıyoruz bizi ilk olarak. Bu bakımdan kitap, bu andan itibaren adeta bir müzik çalara dönüşüyor. Ömer artık her duruma uygun bir şarkı çıkartıveriyor koleksiyonundan. Romanın en ilgi çekici kısımlarından biri de bu kanaatimce. Ardından ev arkadaşları Piyu ve Abed'le karşılaşan Ömer'in hayatının en önemli dönemeçlerinden birinde olduğunu fark ediyoruz. Yepyeni insanlarla tanışıyor Ömer. En önemlilerinden biri de Piyu'nun sevgilisi Allegre.

Allegre bambaşka bir kişilik. Adı "neşe" anlamına gelen hüzünlü karakter yeme bozukluğuna sahip. Her yediğini kusma döngüsü bana Mahrem'deki oldukça şişman bayanı hatırlattı. Aynı zamanda başarılı bir aşçı olan Allegre bu sayede karşılaşıyor Gail'le, böylece Ömer'in hayatındaki en büyük değişim için kapıyı aralayıveriyor.

Allegra gibi Abed de çok başarılı anlatılan bir karakter. Popüler kültüre, moderniteye, Amerikan Rüyası'na karşı Abed, gelgitler geçiren Ömer'in yanında gayet güçlü bir karakter portresi çiziyor. Oğlu Abed'i ziyarete gelen Zehra ve Zehra'nın yaşadığı trajikomik olaylar da romanın hamurunun olmazsa olmaz içeriği bence. Benim Elif Şafak Hanımları portfolyoma giren Zehra, anlayacağınız favori karakterim. Müslüman hoşgörüsünü de gençlere güzel bir dersle anlatan Zehra'nın laf aralarına serpiştirdiği özlü sözleri ise eşsiz. Yazımın başında verdiğim söz ve sıradaki sözler de ona ait:
  • Hıf min benî âdem es-sâkit. (Sükût eden âdem oğlundan kork)
  • Lâ tetezevvec bi imraetin aynüha zorka' velev kânet temlükü sandûkan melîyen bizzeheb. (Bir sandık altını da olsa sakın mavi gözlü kadınla evlenme.)
  • Arkadaşın bal bile olsa hepsini yeme.
  • Taşların seni tanıdığı memleket, insanların seni tanıdığı memleketten iyidir.
  • Gecenin içinde fenerle yürümek, bulutlu günden iyidir.
  • Yakındaki arkadaşın uzaktaki kardeşinden iyidir.
Dipnot olarak Zehra'nın Boston'daki kurban kesme macerasını okumanızı tavsiye ederim.

Kitabın sonunu İstanbul'a layık gören Elif Şafak, İstanbul'u öyle güzel anlatıyor ki! Bir gün İstanbul'a gitmek nasip olursa Elif Şafak'ın kaleminin etkisi büyük olacak eminim. Her taşın altında bir hikâyenin saklı olduğunu büyüleyici bir anlatımla birleştiriyor Elif Şafak.

Çikolata, kapaktan da anlaşılacağı gibi kitapta büyük önem arz ediyor. Gail'in baş yiyeceği çikolata, Tedirgin Ruh Çikolata Dükkânı'n açılmasıyla daha da önem kazanıyor. Aklıma Elif Şafak'ın kitaplarını yazdığı pastaneleri getiren bu yer, her şekilde çikolata yapıyor. Elif Şafak'ın o leziz anlatımı sayesinde kitap boyu çikolata yedim durdum. Kağıtlarını da sayfaların arasına bıraktım, bir daha sayfalara baktığımda tatlı anılarla karşılaşmak umuduyla...

Yerli yerinde karakter tasvirleri ve başarılı olay örgüsüne sahip olan Araf, Elif Şafak külliyatında bambaşka bir yer ediniyor kendine. Araf aynı zamanda gündelik konuşmaya dayalı bir anlatıma sahip. İngilizce olarak yazılan ve ardından Türkçeye Elif Şafak ve Aslı Biçen tarafından çevrilen kitap her dile de sevdalı adeta. Araf, La Tia Piedad'la (Allegre'nin büyükannesi)  İspanyolcaya, Zehra'yla Arapça'ya, birçok karakterle de İngilizceye yelken açıyor. Elif Şafak tüm bu dillerin kitabın konusundan beslendiğini söylüyor, belirtmek istedim.

Araf aynı zamanda farklı dillere de çevrilmiş. Hoş kapak tasarımlarına sahip bu kitaplardan birkaç örnek:

  


Başkalıkların, yalnızlığın, ötekinin, evinde yabancı olmanın kitabı Araf. Hüzünlü sonuyla sizi boşluğa düşürüyor. Ve düşünmeye davet ediyor.

Okumanız ve düşünmeniz dileğiyle...

Elif Şafak ve DK'ya teşekkürler.

Puan: 5 üzerinden 5.

Çikolata tadında edebiyatla kalın... 

24 Kasım 2010 Çarşamba

Med-Cezir - ELİF ŞAFAK


Siz bir kitaba a-lış-tı-nız mı hiç? Her gün "yapılacaklar" listenize "o kitabı" okumayı eklediğiniz oldu mu? Med-Cezir kalbimde böyle bir yer seçti kendine, halet-i ruhiyemin baş köşesinde...

Med-Cezir, Elif Şafak'ın çeşitli dergi ve gazetelerde kaleme aldığı yazılardan oluşan bir deneme kitabı. Halihazırda da gazetelerde yazmaya devam eden Elif Şafak her yazısında ustalığını gösteriyor. Bu ustalığın en nadide eserlerinden bir seçki karşımızda. Özenle seçilmiş "en iyileri". Ve sonuç : Harika bir kitap.

Elif Şafak'ın seçkilerinden oluşan ilk kitap özelliğini taşıyan Med-Cezir ( Diğerleri: Kağıt Helva ve bu yazıyı yayınladığım gün kitapçıların raflarında yeni yeni boy gösteren ve almak için sabırsızlandığım Firarperest ) bitmesini hiç istemediğim bir kitap oldu. Okuduğum sürece benimle yaşadı sanki. Gündelik koşuşturmaca sırasında da yanımdaydı - güç veriyordu - gün bitip eve dönünce de yanı başımdaydı - yorgunluğumu unutturuyordu - . Bir dost, bir sırdaş olmuştuk. Dilediğim zaman sohbet edebileceğim kültürlü bir kelimebaz, akide şekeri tadında üslubuyla büyüleyip durdu beni anlaycağınız.

Her biri farklı anlarda, farklı şehirlerde yazılmış, binbir türlü konuda... İstanbul, Madrid, Michigan, Boston, Arizona hepsi farklı bir tat katmış denemelere, bir parça tarçın eklemiş aşure kıvamında yazılara. Elif Şafak'ın dünya görüşünü yansıtmışlar el ele verip. Doğu-Batı, cinsiyetçilik,ayrımcılık, aidiyet-göçebelik, tarih bilinci, inanç, mistizim belli başlı konular. Her bir yazı ele aldığı konuyu samimiyetle anlatıyor.

Hikayelerin isimleri de özenle ve yerinde seçilmiş. Yaza Yaza Silmek Üzere'yle başlayan Elif Şafak, Eşiklere Basarsan Şayet ve Evham Hanım'la mükemmelliğin ne olduğunu gözler önüne seriyor. Bahsettiğim yazıları gördüğüm tüm dostlarıma okudum. O kadar güzeller ki, paylaşmamak bencillik olur kanaatimce.

Kökü Olmayan Ağaçlar başlığında Tuba Ağacı'nı anlatıyor. Kökleri havada Tuba Ağacı... Sevgili Ece Temelkuran kitaptaki tüm yazıları Tuba Ağacı'na benzetmiş. Elif Şafak'ın göçebe ruhunun yansıması yazıyla birlikte kuvvet kazanıyor.

Eylül'de Ayrılıyorum İstanbul'dan, İstanbul'u görme isteğini binlerce kez katmerliyor adeta...

Tüm yazılar öylesine güzel ki! Bahsedemediklerim adına üzülüyorum. Hepsi benim kıymetli evlatlarım gibi. "Kadın" Kelimesinin Sözlüklerden Silinme Önerisi onlardan biri. Hayatıma etki eden yazılardan biri oldu, kullandığım kelimelere daha da dikkat ediyorm. Yazarken benim için daha kolay bu durum ama konuşurken daha temkinli olmaya çalışıyorum, bu bağlamda bu yazı bana yardımcı oldu fazlasıyla. Sadece bahsedilenlerden değil, tüm incitici kelimeleri kullanmaya çalışıyorum.

Zerde'nin Safranı, Gümüş Mâzi, Küskün Kadınlar Şovenizmi başarılı gözlem gücüyle yazılmışlar. Hepsi "bizden" yazılar. Yanıbaşımda vukû bulan ama farkında olmadığım olaylara dair birbirinden farklı pencereler açtı ruhumda.

Köprü 'deki "korkutma" tespitleri, toplum yapımıza öyle güzel ışık tutuyor ki. İşgal Altında Sanat Mümkün Mü Hala diyor Elif Şafak, hiç düşünmediğim bir konuyu düşündürüyor. Göçebenin Müziği ise yazarları sırf ideolojileri için okumamanın yanlış olduğunu bir daha anlatıyor... Kahkaha'nın Kefareti'ne ne demeli? Acı acı gülümsetiyor insanı, sonra da içimizdeki soytarıya kahkaha attırmamızı nasihat ediyor. Kitabın Endişesi, Siyah Süt ve diğer yazılarında da bahsettiği kitap öncesi-sonrası yaşadığı ruh hallerini anlatıyor. Okuduğunuz kitapların arka pkanına göz atma imkanı buluyoruz.

Bir çok yazıda da yeni kitaplarla tanıştım. Okumam gereken bir sürü kitap. Anna Karenina ve Şehir Mektupları sadece içlerinden ikisi. Bu anlamda da bir rehber oldu bana.

Önce Yüzlerimizi Sileri Sevdiklerimizin ve Kahve Falı en başarılı yazılar. Dilleri öyle güzeli değindikleri konula öylesine önemli :

Hurufi ki
Harften mânâlar devşirir,
Hurufi ki,
Harfle ağlar harfle sevişir,
Hurufi ki,
İnsanın yüzünde harfler, harflerin yüzünde insancıklar bulur,
Hurufi ki,
Suret okur, surette kaybolur...

Peki neden Med-Cezir ? Med ve Cezir Arasında Bir Dem bunu da açıklıyor bizlere. Romanı başlama-bitirme ve arasında kalan süreci med-cezire benzetiyor Elif Şafak. Ruhunun Med-Cezir'ini yansıtıyor bizlere. Tüm yazdıklarını med-cezir hallerine borçlu olduğunun altını çiziyor:

"Med-cezir kıymetli kelime bireysel sözlüğümde, kelimeden öte bir nevi kimyasal madde damarlarımda dolaşan, ben bilsem de bilmesem de. Zehirim de o panzehirim de. Bu kitaba med-cezir demem, bu isimle çağırmam işte bu sebepten."

İşte tüm bu anlattıklarımdan sonra, diyeceğim şu: Med-Cezir bana çok şey kattı. Başucu kitabı oldu, olmaya devam edecek. Kitaplığımda beni bekleyen, her fırsatta yanına koştuğum bir dostum olacak. Güzel kitap Med-Cezir. Güzide kitap...

Elif Şafak'ın romanlarının üzerine lezzetli bir sos olarak eşlik eden bir kitap Med-Cezir. Hem eşlikçi bir yandan, bir yandan da tüm bu eşliğin ta kendisi. Elif Şafak hakkında çoğu bilgi de Med-Cezir'in içinde, kalbinde. Elif Şafak külliyatının temel taşlarından.

"Sarkaç,
bir ağulu salınım,
asla bir bütüne tamamlanamayan,
kendine kavuştuğunda dahi, bir öte Ben'e hasret kalan."

Defalarca okunmalı her yazı, sayfaların ve kelamın kokusunu içine çeke çeke, yüreğin derinliklerine..

Elif Şafak ve DK'ya teşekkürler.

Puan: 5 üzerinden 5.

Edebiyatla kalın...



28 Ekim 2010 Perşembe

Yeniden Merhaba! - Bit Palas / ELİF ŞAFAK


Merhaba!

Bana çok uzun gelen, herkesi, her şeyi çok özlediğim bir aradan sonra bloguma dönmenin sevinci içindeyim. Tüm dostlarımdan zorunlu olarak verdiğim ara için özür diliyorum. Kontrast yeniden karşınızda. Elif Şafak'ın kelamı, durumu özetliyor : "Tüm dostlara, ruhdaş okurlara, edebiyatseverlere, hikayeperestlere, kelimebazlara, muhabbete kıymet verenlere..." Merhaba! Hepinize yeni bir merhaba... 
Yazın sonlarında hazırladığım ama sizlerle paylaşamadığım "Bit Palas" yorumlarımı yayınlıyorum. Keyifle okumanız dileğiyle.



Tatildeyken en çok özlediğim şeylerin başında geliyor doyasıya gezeceğim bir kitapçı. Burada - Silifke'de- çok kapsamlı bir kitapçı bulunamıyor maalesef. Olanlarda kısıtlı, az sayıda...

Gönlündeki Elif Şafak sevgisi son hızla büyümeye devam ederken, "tüme dört kala", yeni bir Elif Şafak okumanın tam zamanıydı. Lakin her girdiğim yerde ya hiç bulamıyor ya da sadece Aşk'ı buluyordum. Tüm umutlar tükenmişken, son ümit yelkenlisi ufuk çizgisinden "hoşça kal" derken, tanıdık bir isim çarptı gözüme : Semerkant.

"Semerkant Kitabevi" yazıyordu kalın harflerle tabelada. İçeri girdiğimde sonuç aynı gözüktü gözüme. Son bir çabayla, boğulmanın pençesinden kurtulmaya çalışan bir kazazedenin beyhude imdadına nazire, görevliden yardım istedim. "Yok, ama isterseniz yarına getirtebiliriz." demesiyle ümit yelkenlisinden "Yelkenler fora!!!" diye bir ses yükseldi...

Gemi geledursun görevli ağır çekimdeymişçesine ahizeyi uzanıp, hızlandırılmış bir filmdeki gibi depoya bağlanması bir oldu: "Hangi kitaptı?"

Bu soruyu duyunca neden bu kadar şaşırdım anlamadım. Beynimdeki tüm çekmeceler hunharca çekilip, en dip köşedeki bilgi tortusuna kadar bakmama rağmen aklıma yalnızca Bit Palas geldi. İki kitap istiyordum istemesine ama yaramaz bir çocuk gibi Bit Palas diğerlerini ite kaka öne geçmeye çalışmıştı.

Ağzımın kenarlarına çarpa çarpa ilerleyip son bir hamleyle dişlerimi araladı ve bezgince, şaşkınca belli belirsiz bir "Bit Palas" sesi havaya karıştı.

Demek ki okunmalıydı. Bir bilinen vardı elbet, ki Bit Palas okunsun.

Hikayem böyle, yani hikayemiz. Bit Palas'la yollarımızın kesişmesi. Büyük umutlarla, sıladaki dostunu gurbette bulmuşçasına sarıldığım Bit Palas beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı.

Kitap bir apartmanda, "Bonbon Palas"ta geçiyor. Fikrimce Bit Palas'ın  hayattan bir kesit, hepimize tanıdık gelen bir pencereden bakış, içinde yaşadığımız için parçalara dikkat edip bütününü kaçırdığımız bir fotoğraf karesi.

Kitabun başında kim olduğunu bilmediğimiz biri - ki ben yazarın kendisi sanmıştım - alttan alta romanın arka planını yansıtıyor okurlara. Yalanı dikey, hakikatı yatay çizgi olarak tasvir ettikten sonra saçmalığın bir çember olduğunu söylüyor. "Saçmalıkların gerçekliği" bu andan başlayarak kitap boyu gösteriliyor bizlere. Kitap bir ana ve de birçok içre çemberlerden oluşuyor. "Öncesi - Daha öncesi - Şimdi - Ya Sonra" gibi bölümlerden mürekkep Bit Palas, gri yuvarlak çöp tenekesi kapağını bir "yer-zaman-mekan" çizelgesi olarak kullanıp hikayeyi başlatıyor.

Kitabın tüm bölümleri farklı dairelerde bağımsız ama bir o kadar bağımlı hikayelerde gelişiyor. Önceleri eksiklik hissi uyandıran ve sonunda ne olacağını hayal bile edemeyeceğiniz yapbozun parçaları ilerde ustaca tamamlanıyor.

Kuaför Cemal&Celal'in 3 numaralı dairesinden başlayarak insanlık ve insanlık halleri üzerinden bizi bize anlatıyor. İlk tanıştığımız Kuaför Cemal&Celal ve daha sonraları tanıyacağımız Sidar ile Gaba'nın göçmen yaşamları ve küçük yaştaki yurt dışı maceraları, ülke ve aile kopuklukları; Mavi Metres ve Nadya'nın umutsuz vaka evlilikleri ve sonunda kendini buluşları her apartman dairesini birbiriyle kesişen halkalar olduğunu gösteriyor. Bu benzerliklerin yanında her ailenin birbirinden farklılıkları da var. Ateşmizacoğullarının tüm aile fertlerinin baş harflerinin "Z" olması, kapıcı dairesinde yaşayan Musa, Meryem, eski sevgilisi İsa, oğulları Muhammet'in bir ilahi bütünlük içindeki halleri Bit Palas'ın özenle çizilen tablosundaki önemli çizgilerden.
Nakış gibi işlenen hikayeler böcekler ve bitler gibi unsurları kullanarak da romanın altyapısını sağlamlaştırıyor.

Son bölüme kadar "yarımlık" hissi veren , Asuman Kafaoülu Büke'nün deyimiyle "çember her an bizi üzerinden atacakmışçasına" okuyoruz Bit Palas'ı. Şimdiye kadar çıkardığım sonuçlar kitabı bitirene kadar silik birer silüetti. Apartmanın "7 Numaralı" sakini "Ben", "ben" olmasına rağmen bizim bildiğimiz çoğu gerçeği de bilmiyor. Kendini bilmeyen bir "ben" dikkat edilecek bir ayrıntı. Karakter tasvirleri yine çok başarılı. Beni en çok etkileyense "Madam Teyze" ve onu bekleyen acı son. Hatırlayınca bile içim sızlıyor...

Gizemli, büyüleyici tüm bu yönleriyle Bit Palas tam bir modern çağ masalı. Şaşırtan anlatımı ve mükemmel dilbilgisiyle göz kamaştırıyor. Elif Şafak'ın böcekbilim, anatomi bilgilerine hakimliği ise her romanı için yaptığı ön çalışmaya ne kadar değer verdiğini gösteriyor.

Elif Şafak'ın Bit Palas'a verdiği emek çok fazla. Kitabın sonunda başlangıca dönüp çemberi tamamladıktan sonra ( ya da tamamlayamadıktan ?! ) içimizi her an her şeyin bağlantılı olduğu ve her masalın gerçekliği inancıyla ayrılıyoruz kitaptan.

Bu kitap beni esir aldı diyebilirim. Çünkü anlatılan bizi, hepimiziz. Capcanlı bir fotoğraf karesi. Her bakışta beni hüzünlendiren...

Bit Palas aynı zamanda birçok dile de çevrildi.

   

Bit Palas'ı herkese tavsiye ederim.

Elif Şafak'a ve DK'ya teşekkürler.

Puan: 5 üzerinden 5.

Edebiyatla kalın...

Kubilay

6 Eylül 2010 Pazartesi

Siyah Süt - ELİF ŞAFAK

"Siyah Süt, cesur, şaşırtıcı, tılsımlı bir roman. Bunca kötülüğün ortasında, bize umut veriyor Elif Şafak, dayanabilmek ve sonra hayata, bir mucize gibi, yeniden başlayabilmek için."

-Selim İleri

Hangi yazar kitabının okunurken unutulmasını ister? Olsa olsa Elif Şafak gibi "çılgın" yazarlar. Cesaret ve bilgi ister çılgınlık. Çılgınlık yapmak insanı bir adım öne çıkarır. Bahsettiğim "cahil cesareti" denilen türden değil tabii. "Son tahlilde" bilgisizlerin çılgınlığı, uçuruma atılan bir adıma benzer fikrimce...

Bahsettiğim kitap Siyah Süt. "Bu kitap okunur okunmaz unutulmak için yazıldı, suya yazı yazar gibi..." düsturuyla başlayan ve bir dönem - pek de eskilere gitmenize gerek yok, iki-üç yıl önce - listeleri alt üst eden kitap. Elif Şafak külliyatını devirme maceramın altıncı kitabı.

Dün merakla başladım kitaba. -Çok değil- bir-iki saat önce de bitirdim. Pamuk şekerini az önce büyük bir hevesle yalayıp yutmuş bir çocuk gibi kalakaldım. Elimde her baktığımda bir yandan bittiği için üzüldüğüm, bir yandan enfes tadını hatırlayıp güldüğüm bir tahta çubuk var sanki. Öyle alışmışım ki...

"Kat üstüne kat inşa eder gibi biriktirerek okumak yerine, daracık bir depoya yeni bir şey koyabilmek için daha evvel orada olan eşyaları boşaltır gibi okunmalı her sayfa..." demişti taa en başta Elif Şafak. Öyle okudum okumasına ama depoya koyacak malzeme kalmayınca ne olacka peki? Anlayacağınız ufak bir depresyon vakası geçirdim. Benimki "postnatal depresyon" kadar kelli felli olmasa da , elimizdekiyle idare edeceğiz ne yapalım?

"Postnatal? O da ne ki?" dediğinizi duyar gibiyim. Bilmeyenler için ufak bir not: Postnatal depresyon (diğer adıyla postpartum depresyon) hamilelerde doğumdan sonra ortaya çıkan, her 17 kadından birinde görülen bir durum.

"Ne alakası var? Tıp fakültesinde miyiz? Doktorlar dizisi yeniden başlayacakmış, ona mı hazırlanıyoruz?" dediğinizi duyar gibiyim. ( Bu aralar da çok "duyar gibiyim", hayırlısı olsun... ) Kitabımız, Elif Şafak'ın kızı Şehrazat Zelda'ya hamileliği sürecini, ve sonrasındaki postnatal depresyonunu anlatıyor. Otobiyografik roman kategorisinde Siyah Süt.

Siyah Süt adına gelince... Kısaca özetlemek gerekirse eski inanışa göre loğusaya cinler musallat olurmuş. Loğusaları korumak için önlemler alırmış kadınlar. Loğusanın çıngıraklı, çörekotu torbalı, nazar boncuklu yatağına cinler dadandı mı çan çalırmış evvela. Kırmızı alarm! İpin bir ucuna cinler, bir ucuna yaşlı kadınlar asılırmış. Çek babam çek! Kırk gün sürermi bu mücadele , tastamam kırk gün. Ya kadın kırkını çıkaramazsa? O zaman sütü çürürmüş kadının. Kararırmış sütü. Sütüyle beraber yüreği de çürürmüş, evlerden uzak...

"Okuma yöntemi" adlı ilk bölümde bunları öğreniyoruz. Elif Şafak'ın bu ve benzeri kadınlık hallerinin yazılıp çizilmemesi hakkında görüşleri var ardından. Siyah Süt başlığı gözüküyor ufukta, tüm okurları kucaklamaya hazır ve nazır.

İlk olarak Elif Şafak'ı depresyon günlerinde görüyoruz. Müthiş bir anlatım var. Sonra Elif Şafak "o kadının" kendisi olduğunu itiraf ediyor. Ardından da şöyle sesleniyor:

"Bu kitap belki "niye" değil ama "nasıl" o hale geldiğimin hikayesidir. Bir de kuyulardan, tünellerden çıkış yollarının..."

Ve 2003 yılı, Ada vapuru, öğle vaktindeyiz. Ardından da farklı mekanlar, farklı vakitlerde. Siyah Süt kitap boyu kah orada kah burada gezdiriyor. Yazarın ruhu gibi kitabın ruhu da göçebe anlayacağınız.

Yolculuk sadece oraya buraya değil. İçine, iç dünyasına da yolculuğa çıkıyoruz Elif Şafak'ın. Ve tam bu arada kitap boyu ufak ufak tanışıyoruz ufak tefek kahramanlarla...



Elif Şafak'ın içindeki sesler korosu: Hırs Nefs Hanım, Pratik Akıl Hanım, Sinik Entel Hanım, Anaç Sütlaç Hanım, Saten Şehvet Hanım başlıca üyelerinden bu koronun. Askında hepimizde böyle korolar var. Farklı hallerimizi yansıtan bizi bazen "iki arada bir derede" bırakan iç seslerimiz. Kiminin vicdanının sesi, kiminin içindeki sesler korosu, kiminin omuzundaki iki melek. Velhasıl kelam, kaynaşmak kolay oluyor. Bu keyifli karakterlerin maceraları da hem masalımsı hem de bir o kadar gerçek. Elif Şafak bizi masal gerçek içinde, gerçek masal içinde, ortaya karışık bir dünyada anlatıyor olanları.

Bir bölüm Elif Şafak'ın içindeysek bir bölüm dışındayız. Kah ada vapuru kah Adalet Ağaoğlu'nun evinde çay sohbeti ya da Elif Şafak'ın kadınlık - yazarlık ilişkisini sorguladığı, anne-yazarları araştırdığı, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman düşündürücü hikayelerinde buluyoruz kendimizi. Bu keyifli yazılardan hayali bir karakter olan Fuzuli'nin bacısından, Virginia Woolf'a, Lev Tolstoy'un karısı Sofya'dan, Zelda Fitzgerald'a ( Şehrazat Zelda'nın adının kaynağı), hatta Halide Edip Adıvar'a kadar geniş bir yelpazede birçok kişiyle karşılaşıyoruz.

Bölüm adlarıi, ufak şiirler, alıntılar keyifle okuduğum ayrıntılar. Elif Şafak'ın metinden bağımsız maddeler yazma sevdası "Evde Kalmış Kız Manifestosu"yla çıkıyor karşımıza bu defa. Bu sefer dağınık değil, tek bir bölümde ama.

Betimlemelere bayılan ben, Boston sonbahar betimlemesini okuyunca, bir kez daha Elif Şafak'a hayran kaldım.

Kitabımızın ilginçlikleri saydıklarımla sınırlı değil. Kitabın sonunda "Poton kimdir? Onu nasıl tanırız? , Postpartum testi, tedavi yöntemleri ..." gibi değişik bölümler yer alıyor. Tedavi yöntemlerini okuyunca, ilaç prospektüslerini yazarların yazması halinde olacakları düşünmedim değil :)

Siyah Süt aynı zamanda usta karikatürist Latif Demirci'nin karikatürlerini içeriyor. Bilhassa içimden sesler korosunun çizimleri oldukça hoş. Başlangıçta Latif Demirci'ye teşekkürlerini sunup, ardından Lewis Carrool'un Alice'inden: "İçinde resimler ya da konuşmalar olmayan bir kitabın kime ne faydası var?"  sözleriyle karikatürleri kitaba tam anlamıyla adapte ediyor.

Kapak tasarımı süt dolu biberon resminin içindeki Elif Şafak karikatürü ve siyah arka plandan oluşuyor. Çarpıcı ve albenili bir kapak. İçini yansıtmaya başarıyor. Meraklısına, bu da eski kapağı :




Bu keyifli ve hayatın içinden kitabı okumanızı "çok ama çok" tavsiye ediyorum. Bilhassa Elif Şafak severlerin başucu kitabı olacak kıvamda. Her zamanki gibi Elif Şafak, karikatürleri için Latif Demirci'ye ve DK'ya teşekkürlerimi sunuyorum.

Puan: 5 üzerinden 5.

Edebiyatla kalın...

Kubilay

3 Eylül 2010 Cuma

Süt, Nezle, Siyah Süt ve Düşünceler...


İki gündür bir "kırıklık" var üstümde. Kırıklık... Bu kelimeyi oldum olası sevmişimdir. Sanki kırıklık "Hastayım!" demekten katbekat iyidir. Moral bozmaz bir kere, ki önemlidir moral. Velhasıl "placebo" etkisi sağlar, kendini iyi hissettirir.

Yanımda onlarca kullanılmış mendilin oluşturduğu yığınların ortasında sol elimde Elif Şafak'tan Siyah Süt, sağ elimde her derde deva, binbir pâre şifa sıcacık sütüm. Daha önce kadim dostum çayla çok kitap okumuşluğumla var ama süt efendiyle ilk randevumumuz.İronidir ki Siyah Süt'e kısmet oldu...

Süt, çay gibi çığırtkan değil. Munis bir yavrucak. Anne şefkatini anımsatır bana. Kucaklayıcıdır çünkü içini ısıtır, çabucak iyileştirir. İyi hissettirir... Boğazımdan ılık ılık akarken sıcacık sütüm, "annelik" geliyor aklıma. Siyah Süt'ten satırlar uçuşuyor aklımda.


Slyvia Path, Ay-Kadın Sofya geliyor aklıma. Kendini ellerinde geldiği ölçüde anneliğe adamış kadınlar. Biri yazar, diğeri ise yazar eşi. Elif Şafak iç muhakeme yaparken aklına geliyor bütün bunlar. Zor zanaat annelik, Slyvia Path'in hazin öyküsü ve Ay-Kadın Sofya'nın fedakarlığı sadece. Dünyanın dört bir  köşesinden farklı kökenden anneler var. Farklı mizaçtan, farklı dinden ... Hepsi ortak bir paydada birleşiyor: Annelik.

Süt bitti bu sırada. Çay gibi dahasını istemiyorum, ayrılığa hüzünle bakıyor sadece. Kendi içinde yaşıyor mutsuzluğunu. Kopuyorsa içinde kopuyor fırtınalar. Kimseyi huzursuz etmemeye çalışıyor ....

Annem giriyor içeri. Dizine yatıyorum. Annemin kokusu... Nerede olursam olayım beni güvende hissetiren koku. Biten sütün hüznüne ortak olup, teselliyi annemin kokusunda buluyorum.

Düşünceler yine uçup gidiyor. Bir hay huy almış başını. Benim içimde de bir "içimden sesler korosu" var galiba.Ya da kırk tilki mi desek?

Mendil yığınlara bakarak, bir an önce iyileşmek istiyorum.

"Ağustos'un başlarında kaleme aldığım bir yazı, yayınlamak bugüne nasip oldu. Keyifli okumalar!"

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Elif Şafak'ı Tanımak : "Kurgunun Politikası" Konuşması


Takip ettiğim blogların son gönderilerine göz gezdirirken Ayşe'nin Kitap Kulubü 'nde en sevdiğim yazar Elif Şafak'ın TED : Ideas Worth Spreading ( Yayılmaya değer fikirler ) adlı platformdaki "Kurgunun politikası" konuşmasına rastgeldim. Hemen annemi çağırdım - annem de benim gibi Elif Şafak'ı severek takip edenlerden -ve birlikte konuşmayı baştan sona izledik. (Dipnot: Videonun subtitle özelliği harika, Türkçe altyazı sayesinde rahatça izledik. ) Ve tek kelimeyle hayran kaldık. Akıcı İngilizcesiyle bizi büyüleyen Elif Şafak, seyirciler üzerinde büyük bir hakimiyete sahip. Usta hikayeci Elif Şafak usta hitabetçi sıfatını da layığıyla hak ediyor. 20 dakikalık konuşma boyunca tüm seyirciler pür dikkat izlemiş, biz de öyle tabii. "Bir yazarı yaptığı konuşmadan tanıyabilir misiniz?" sorusuna koca bir evet diyebilirsiniz bu konuşmayı izledikten sonra. Tam anlamıyla kendini ifade etmiş Elif Şafak. Düşündüklerini ve dünya bakışını o kadar güzel anlatmış ki...


Konuşmaya kendi hayatından kesitler sunarak başlayan Elif Şafak, anneannesinin mistik kişiliğinden bahsediyor gülümseyerek:

"Aslında, iki ayrı çeşit kadınlığı gözlemleyerek büyüdüm. Bir tarafta annem vardı, iyi eğitimli, laik, modern, batılılaşmış bir Türk kadını. Diğer tarafta ise yine beni büyüten ve daha ruhani, daha az eğitimli ve kesinlikle daha az akılcı olan anneannem vardı. Bu kadın geleceği görmek için kahve telvelerini okuyan ve nazarı defetmek için kurşunu gizemli şekiller alacak şekilde eriten biriydi.
Anneannemin çok ziyaretçisi olurdu; yüzlerinde ağır sivilceleri veya ellerinde siğilleri olan kişiler. Her defasında anneannem Arapça bazı kelimeler mırıldanır daha sonra da kırmızı bir elmaya yok etmek istediği siğil sayısı kadar gül dikeni saplardı. Sonra da tek tek bu dikenleri siyah bir mürekkeple çember içine alırdı. Bir hafta sonra hasta kontrol için geri gelirdi. Şimdi, bilim insanlarının ve akademisyenlerin olduğu bir seyirci topluluğu önünde böyle şeyler söylememem gerektiğinin farkındayım, ama gerçek şu ki, ciltlerindeki rahatsızlıklardan dolayı anneannemi ziyaret eden bu kişilerden bir tanesinin bile mutsuz ya da iyileşmeden gittiğini görmedim. Anneanneme bunu nasıl yaptığını, duaların gücüyle mi alakalı olduğunu sordum. Cevap olarak bana "Evet, dua etmek etkilidir. Ama çemberlerin gücüne de dikkat etmelisin" dedi.
Bu ondan öğrendiğim nice kıymetli dersten bir tanesidir. Eğer hayatınızda bir şeyi yok etmek istiyorsanız, bir sivilceyi, bir lekeyi veya bir insan ruhunu, bütün yapmanız gereken onu kalın duvarlarla çevrelemek. İçeride kuruyup kalacaktır."

Elif Şafak'ın hayal gücünün ve mistik yanının anneanesinden miras kaldığını tahmin etmek zor değil :) Anneannesinin anlattıklarından müthiş bir ders de çıkarıyor. Kıvrak zekasını kullanarak...
"Anneannem gibi kadınların Türkiye'de yaptıkları bir başka şey de aynaları kadifelerle örtmek veya ters çevirerek duvara asmaktır. Bu eski bir doğu geleneğidir. Bir insanın kendi yansımasına uzun süre bakmasının sağlıksız olduğu bilgisinden beslenen bir gelenektir. İronik olan, benzer fikirleri paylaşan cemaatlerde yaşama eğilimi günümüzün globalleşen dünyasındaki en büyük tehlikelerden biridir. Ve bu heryerde yaşanan birşey, liberallerde de, muhafazakarlarda da, agnostiklerde de inançlılarda da, zenginlerde de fakirlerde de, doğu'da da batı'da da... Benzerliklerden/ayrılıklardan hareketle kümelenme ve daha sonra da diğer insan kümeleri hakkında önyargılar üretme eğilimindeyiz. Benim fikrime göre, bu kültürel getto'ları aşmanın yollarından biri hikayet anlatma sanatıdır. Hikayeler sınırları yıkamaz ama mantık duvarlarımızda küçük delikler açabilir. Bu deliklerden bakarak Öteki'ni görebilir, hatta zaman zaman gördüğümüzü sevebiliriz. "

Farklılıkların ve kontrastların bizi ve ruhumuz beslediği, zenginleştirdiği gerçeği Elif Şafak'ın temel prensiplerinden. Öykülerle farklı dünyalara kapılar geçmek ve önyargılarımızı yıkmak gerçekten de günümüz dünyasının vazgeçilmez ihtiyacı.

"Evde sürekli hikayeler anlatıyordum, bu iyi bir şey, ama bunları hayali arkadaşlarıma anlatıyordum, bu pek iyi değildi. İçine kapanık bir çocuktum; renkli boya kalemleriyle iletişime geçecek ve çarptığım objelerden özür dileyecek boyutta. Annem de gün gün yaşadıklarımı ve duygularımı yazmamın bana iyi gelebileceğini düşünmüştü. Ama annemim bilmediği bir şey vardı: hayatımı son derece sıkıcı buluyordum ve yapmak istediğim en son şey kendim hakkında yazmaktı. Bundan ziyade, kendim yerine başka insanlar ve yaşadıklarım yerine hiç olmamış şeyleri yazmaya başladım. İşte kurgu yazmaya karşı tutkum bu şekilde başlamış oldu. Yani en başından beri, kurgu benim için otobiyografik bir dışavurumdan ziyade öte dünyalara, başka olasılıklara yapılan aşkın bir yolculuktu. "


Elif Şafak hakkında bilmediğim bir leyi öğrenmek ne güzel! Çarptığı objelerden özür dileyen minik Elif'in ileride hoşgörülü ve kimseyi incetmeyen yazar Elif Şafak olacağı belliymiş. "Adam olcak çocuk..." derler ya :)

İnsanın kendi hayatı monoton gelir genelde. Elif Şafak da bunu yaşamış ve başkalarının öykülerini yazmaya karar vermiş. Kurgu yazmaya böyle başlamış. Bu konuda aynı fikirdeyim, başkalarının hayatlarını yazmak daha eğlenceli.

"Bazı çocuklar bana seyretmemiş olduğum "Geceyarısı Ekspresi" filmi hakkında sorular soruyorlardı. Günde kaç sigara içtiğimi sorguluyorlardı, çünkü bütün Türklerin sigara tiryakisi olduğunu sanıyorlardı. Kaç yaşından sonra başımı kapayacağımı merak ediyorlardı. Bunların ülkem ile ilgili en temel üç klişe olduğunu da bu şekilde öğrenmiş oldum; politika, sigara ve başörtüsü."

Türkiye hakkında önyargıları hüzünle anlatan Elif Şafak, yurtdışında yaşayan Türk çocuklarının üzerindeki baskıyı gözler önüne seriyor.

"1999'da deprem İstanbul'u vurduğunda oradaydım. Sabahın üçünde koşarak binadan çıktığımda, sokakta gördüğüm bir şey hızımı kesti. Mahallenin bakkalı oradaydı -- huysuz ve alkol satmayan yaşlı bir adam vardı marjinal tiplerle konuşmazdı. Uzun siyah bir peruk takmış ve rimelleri akmış bir transseksüelin yanında oturuyordu. Adamın sigara paketini açıp titreyen elleriyle bir tane de ona uzatmasını seyrettim. Ve depremin olduğu gece ile ilgili aklımda kalan temel görüntü budur -- muhafazakar bir bakkal ile ağlayan bir travestinin kaldırımda yan yana sigara içişleri. Ölüm ve yıkım ile yüzleştiğimizde dünyevi farklılıklarımız buharlaşır, ve bir kaç saat için bile olsa hepimiz Bir oluruz. Ama ben her zaman hikayelerin de benzer bir etkisi olduğuna inanmışımdır. Kurgunun bir deprem kadar gücü olduğunu söylemiyorum. Ama iyi bir roman okuduğumuzda, kendi küçük apartman dairelerimizi arkamızda bırakıp daha önce hiç bir araya gelmemiş olduğumuz, hatta belki de ön yargılı olduğumuz kişileri tanımak için tek başımıza geceye dalarız."

Depremlerde, afetlerde, kısacası zor anlarda insanların birleştiği gerçeğini çarpıcı bir örnekle anlatıyor Elif Şafak ve depremlere gerek olmadan da farklılıklara hoşgörülü bakış açısını kitaplarla yakalayabileceğimizi söylüyor. Kitapların büyülü gücü...

"Bundan kısa süre sonra, önce Boston sonra da Michigan'a bir kadın kolejine gittim. Bu yolculukları coğrafi bir değişimden ziyade dilsel bir değişim olarak yaşadım. İngilizce roman yazmaya başladım. Göçmen, mülteci veya sürgün değilim. Öyleyse bunu neden yaptığımı soruyorlar. Ama diller arasında seyahat etmek bana kendini yeniden yaratma şansı veriyor. Türkçe yazmayı çok seviyorum, bana göre çok şiirsel ve duygusal bir dil. Ve İngilizce yazmayı da seviyorum; benim için matematiksel ve zihinsel. Yani her bir dil ile farklı bağlarım olduğunu hissediyorum."

Konuşmanın bu bölümünde sıklıkla karşılaştığı bir soru olan "Neden ingilizce yazıyorsunuz?" sorusuna bir kez daha cevap veriyor. Gerçekten de öyle her dil insanı farklı diyarlara sürükleyen birer kapı...

"2005 yılında kurgusal karakterlerimin konuşmaları yüzünden mahkemelik olduğumda bunu ilk elden deneyimlemiş oldum. Bir Ermeni ve bir Türk ailesinin hikayesini kadınların gözlerinden anlatan, yapıcı, katmanlı bir roman yazmak istedim. Ama hakkımda dava açılınca benim mikro hikayem bir makro meseleye dönüştü. Ermeni-Türk çatışmasını yazdığım için kimileri beni yerdi, kimileri övdü. Oysa her iki kesime de bunun sadece bir kurgudan ibaret olduğunu anımsatma gereği hissettiğim zamanlar oldu. Sadece bir hikayeydi. Ve "sadece bir hikayeydi" derken işimi küçümsüyor da değilim. Ben edebiyatı kendisi için sevmek istiyorum, bir araç gibi görmek değil.
Yazarların politik görüşleri olabilir, hatta iyi politik romanlar da yazılabilir ama edebiyatın dili ile siyasetin dili aynı şey değildir. Chekhov, "Bir problemin çözümlemesi ile aynı problemi doğru bir şekilde sorabilmek tamamen iki farklı meseledir." demiştir. "Ve sadece ikincisi sanatçının yapabileceği bir şeydir." Kimlik politikaları bizleri böler, hikayeler ise birleştiriyor. Birisi kallavi genellemelerle ilgileniyor. Diğeri ise nüanslarla. Biri sınırlar çiziyor. Diğeri ise hudut tanımıyor. Kimlik politikaları katı tuğlalardan örülüyor. Edebiyat ise akan bir su gibi. Osmanlılar döneminde "meddah" adı verilen seyyar hikaye anlatıcları vardı. Kahvehanelere gider, izleyicilerin önünde hikayeler anlatırlar, çoğu zaman doğaçlama yaparlardı. Hikayedeki her yeni karakterle birlikte, meddah sesini değiştirir, o karakteri canlandırırdı. Herkese açıktı, herkes seyredebilirdi -- sıradan insanlar, hatta Sultan bile, müslümanlar ve Gayrimüslimler. Hikayeler sınırların ötesine geçer. Tıpkı Orta Doğu'da, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Asya'da çok yaygın ve popüler olan "Nasreddin Hoca" hikayeleri gibi. Bugün de dün olduğu gibi, hikayeler sınırları aşmaya devam ediyorlar. Filistinli ve İsrailli politikacıları konuştuğunda genellikle birbirlerini dinlemiyorlar. Ama Filistinli bir okur Yahudi bir yazarın kitabını hala okuyor ve Yahudi bir okur da Filistinli yazarınkini, empati kurarak. Edebiyatın bizi daha da öteye taşıması lazım. Eğer bunu başaramazsa zaten iyi bir edebi eser değildir. "


"Baba ve Piç" kitabı önyargılı insanlar tarafından yanlış anlaşılmıştı. Bence konuşmanın bu bölümü onlar için en iyi cevap. Fazla söze gerek yok...

"Kitaplar beni bir zamanlar olduğum o içine dönük çocukluktan kurtardılar. Ama onları putlaştırma tehlikesinin de farkındayım. Şair ve mistik Rumi ruhsal eşi Şems-i Tebrizi ile karşılaştığında, Şems’in ilk yaptığı şeylerden birisi Rumi'nin kitaplarını suya atmak ve harflerin yok oluşunu izlemek olmuştu. Sufiler şöyle der, "Sizi kendinizden öteye götürmeyen bilgi cehaletten beterdir." Bugünün kültürel gettolarının sorunu bilgi eksikliği değil. Birbirimiz hakkında çok şey biliyoruz ya da bildiğimizi sanıyoruz. Ama bizi kendimizden daha öteye götürmeyen bilgi bizi elitist yapıyor, mesafeli ve uzak. Çok sevdiğim bir metafor var; Bir pergel gibi çizerek yaşamak. Bilirsiniz, pergelin bir bacağı sabittir ve yere kök salmıştır; ama bu arada diğer bacağı sürekli hareket ederek büyük bir çember çizer. Ben kendi edebiyatımı da buna benzetiyorum. Bir ayağım istanbul'da güçlü Türk kökenimle duruyor. Ama diğer bacağım dünyayı geziyor, farklı kültürler arasında köprüler kuruyor. Bu açıdan, kurgularımın hem bölgesel hem de evrensel, hem buradan hem de heryerden olduğunu düşünmeyi seviyorum. "

Elif Şafak mistik ruhunu yansıtmasının ardından, köklerinden kopmadan dünyaya açıldığını vurguluyor. Pergel örneği tam anlamıyla olayı yansıtıyor.

"Aranızda İstanbul'u bilenler büyük ihtimalle Topkapı Sarayı'nı da görmüşlerdir, 400 yıldan uzun bir süre boyunca Osmanlı Sultanları orada ikamet etmişlerdi. Sarayda, en gözde cariyerlerin bulunduğu bölmelerin hemen dışında binaların arasında "Cinlerin Meşveret Yeri" denilen bir yer vardır. Bu kavram benim çok ilgimi çekiyor. Birşeylerin arasında kalan bölgelere bizler genellikle pek güvenmeyiz. Onları belirsizlik simgesi olarak alma ve dumansız ateşten yapılmış Cin denilen doğa üstü yaratıklara ait bölgeler olarak görme eğilimindeyiz. Ama bence biz yazar ve sanatçıların en çok da böyle aradalıklara, belirsiz bir bölgeye ihtiyacı var. Kurgu yazdığımda ben bu belirsizliği ve değişkenliği sevgiyle kucaklıyorum. 10 sayfa sonra neler olacağını bilememekten zevk alıyorum. Karakterlerim beni şaşırttıklarında mutlu oluyorum. Bir romanımda Müslüman bir kadının hikayesini yazabilirim. Ve bu belki de çok mutlu bir hikaye olur. Bir sonraki kitabımda ise Norveçten yakışıklı ve gay bir profesörü yazıyor olabilirim. Kalpten geldiği sürece, her şey veya herhangi bir şey hakkında yazabiliriz."
Her kitabında bizi sürprizlerle karşılayan Elif Şafak, belirsizliklerden hoşlandığını bahsediyor. Bir yere takılıp kalmıyor zaten, herkesi anlatıyor şişmanı da zayıfı da, Müslümanı da Gayrimüslimi de, mutluyu da mutsuzu da...

Konuşmanın son bölümü ise herşeyi özetliyor:

"Sonuçta, hikayeler dönen semazenler gibiler, çember ötesi çemberler çizerler. Kimlik politikalarını aşarak tüm insanlığı birleştirirler. Ve bu da iyi haber. Eski bir Sufi şiiri ile bitirmek istiyorum.

"Gelin tanış olalım;
İşi kolay kılalım;
Sevelim sevilelim;
Dünyaya kimse kalmaz. "

Teşekkür ederim."

Bir yazarı konuşmasından tanımak bu olsa gerek.

Meraklısına not:

TED, dünyanın en ilginç konusmacılarını ve konularını biraraya getiren, New York ve Vancouver merkezli bir yapılanma. Denizlerin derinliklerindeki bilinmeyenlerle nükleer santral yapımını veya terör örgütlerini bir arada buluşturabilen ve kolay kolay bulunamayacak bilgileri su üstüne çıkaran olağanustu bir program.


Konuşmanın tam metnini ve TED sitesini de buraya tıklayarak bulabilirsiniz.

Edebiyatla kalın...

Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...