Yorumlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorumlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2011 Salı

Elif Şafak ve Kin Kusan Ruhlar

Gelin hep beraber bir yolculuğa çıkalım. Açalım pencereleri. En rahat koltuğumuza oturalım. Şöyle geniş geniş oturalım ama diken üstünde gibi değil. Kapatalım gözlerimizi. Bulutları hayal edelim önce. Prova niyetine. Sonra açık pencereden süzülsün ruhumuz. Yukarıya... Bulutların olduğu yere. Şimdi açalım gözlerimizi. Her yer bembeyaz. Yumuşacık. En pofuduk bulutu seçelim. Bağdaş kuralım sonra. Ve... Aşağıya bakalım. Bilhassa bir yere doğru. "İskender hakkında tartışmalar" yazan tabelayı gördünüz mü, hah, oraya işte. İçinde olmamanın verdiği rehavetle dört bir köşesine bakalım. Yüzümüzü bir hayret kaplayacaktır o an. "Daha neler!" . Ağzımızdan dökülecek sözcüklerden belki de en masumanesi. Şaşıracağız. En derinden. Üzüleceğiz sonra. "Hey insanlar, ne yapıyorsunuz?", "Kendinize gelin!" diyebileceğiz o zaman. Gerçeği olanca şeffaflığıyla görmenin yarattığı etki bir miras bırakacak hepimizde. Bir sızı. Uzun süre geçmeyecek bir titrek acı....

Olanı biteni hiç bilmek istemiyorum aslında. İskender hakkında bir kişinin daha zehirli sözler saçmasına dayanma gücüm kalmadı çünkü. "Ya ne yaptı size Elif Şafak?" diye haykırmak istiyorum. "Kimi kırdı, kimi incitti, kimin ekmeğine göz koydu, kime hakaretler savurdu?" . Yüreğim bu sözleri tekrarlayıp duruyor. Belki de geçen gün internette gördüğüm bir yorumdan sonra dayanma noktasını aştı şaşkınlığım, kızgınlığım. "İskender'i okuyacaktım ama intihal olduğu kesinleşti. Hiç okuyasım yok..." . Özür dilerim canım, anlayamadım ? Hangi güvenilir(!) kaynaktan öğrendin bu nadide(!) bilgiyi. İşin uzmanlarından mı? Hani adlarının başında gizli unvanları olan şu uzmanlar... Nefret Üniversitesi Kin Fakültesi İftira Ana Bilim Dalı Başkanı Bilmem Kim. Ha o mu? O dediyse tamamdır, başka zaman asla aynı fikirde olmayacağım biri ama bu konuda benle aynı fikirde, ben de bağrıma basayım onu, sonrası Allah kerim...

Nedir bu karalama kampanyası? Kitap kapağıyla başlayan mesele dünyanın en ağır ve çirkin duygularından iftiraya kadar nasıl sürüklendi? Neden? Mantıklı tek bir neden var. Başarılı insanların mahvolmasını isteyen kıskanç duygular. "Yayınlanmadan bilmemkaç bin baskı, vay vay vay, paraları götürdü açıkgöz? Zaten böyleleri batırıyor ülkeyi, dini imanı para bunların..." diyen zihniyetle aynısı işte. İntihal iftirasını ortaya atanlarda onlar, kapak meselesini de çıkaranlar yine onlar. Bu derinden gelen bir his. Ben başarılı değilsem, o da olmasın. Neden herkes onunla ilgileniyor, benimle de ilgilensinler. Tüm bunlar o kem zihniyetin ürünü.

Sosyal ağları da büyük ölçüde kirleten insanlar bunlar. Ruhları hep tedirgin, hep beğenilme arzusu içinde olan insanlar. Her sabah kendini takip edenlerin sayısına bakan, takip etmeyenlere kin besleyen insanlar. "Bana bakın, Elif Şafak'ın kitabının sayfa sayısı, şu kitapla aynı, demek ki çalıntı, bunu ben ispatladım, madalyamı verin çabuk" şeklinde mesajlar gönderen kişiler...

Belki de asıl mesele popüler olmak. Elif Şafak'ın popülaritesinden yararlanıp hayali merdivenlere tırmanmak, boş hayalden zirvelere ulaşıp aşağıdakilere selam göndermekten ibaret yapılanlar. Popüler olmayan başka bir yazara yapılacağını zannetmediğim hareketler. Yazara popüler olma, az kişi okusun seni demekten saçma bir şey olamaz. Her yazar okunmak için yazar. Herkes elini vicdanına koysun. Kim herkes tarafından okunmak istemez ki? "Kitap yazayım da kimse okumasın, oh ne güzel..." diyen biri mutlaka sorun sahibi bir insandır. Bir de kadın olmak. Hem kadın, hem popülersen vay haline! Erkek olsan bir nebze... "Erkektir yapar, döver de sever de." diyen bir zihniyetin bol bol yeşerdiği topraklarda erkek popülaritesi de hoş karşılanır tabii. Tıpkı bol bol adı geçen "olay dizinin" oyuncularına "Bana da tecavüz et!" diyen akıl sağlığı normal olmayan insanların davranışı gibi. İşte bu yüzden katmerli saldırıya uğruyor Elif Şafak, hem kadın hem popüler diye.

Olayın bir de başka yönü var. "Offf... Popüler yazar mı? Çok mu satıyor? Ben almayayım arkadaş. Klâsım sarsılır. Yarattığım havalı tipim bozulur. Sonra ne derler? Plajdaki kadınlarla aynı kitabı okumak iş mi? Tövbe, tövbe... Benim okuduğum kitap ayrı olacak. Yalnız ben bilmeliyim. Sonra da insanlara ben söylemeliyim. Onlar da okumakta zorlanmalı. Sonra ben ne kadar engin bir edebiyat zevkine sahibim demeliyim" diyenler ise normal hayatta daha makul olan insanlar. Onlardan bu tepkiyi görmek, arkadan bıçaklanmak gibi. İçlerin yatan derin elitist yaklaşım oldukça yanlış bir duygu. Yazar sadece biri için yazmaz, herkes için yazar. Okumamanın nedenini "çok okunması" olarak gösterirsen bu pek mantıklı olmaz. Bu diğer tüm okurları da küçümsemek demektir. Benim kanaatimde, bilgisiyle tepeden bakmanın ten rengiyle üstünlük sağlamak arasında hiçbir farkı yok. Ev hanımlarını, plajdakileri, sokaktakileri, gençleri, daha az ön planda olan kesimleri aşağı görmekten başka bir şey değildir bu. Asıl üzücü olan ise, başta da söylediğim gibi, bunu yapanların durumudur. Onlara yakışmayacak bu yorum beni gerçekten üzüyor.

Her şey bitecek tabii. Neler son bulmadı ki... Bir süre daha talan hali devam edecek. Eline çamuru alan fırlatacak. Medya olayı sürekli kaynatıp duracak. Sonra. Kısa bir mola. Bir sonraki aşağılama, hor görme seansına kadar ihtiyaç molası. Yeni hakaretler düşünme, yapılacaklar için enerji toplama arası. Peki ya karşıdakinin enerjisi? Onun ruh halinin yerle bir olduğunun farkında değil misiniz? Fiziksel linç nasıl bedeni yaralarsa, ruhsal linç de gönlü yaralar. Ağulu kelimeler kalp kırar, can yakar.

Elif Şafak olanlar karşısında en iyi cümleyi sarf etti: "Okurum beni bilir." Gerçek okur, yazarını bilir. Onunla gönülden bir bağ kurmuştur. Sarsılmaz, sapasağlam bir köprü. Bu süreçte okurlara düşen de yazarın yanında olduğunu hissettirmek, tüm saldırılara en iyi cevabı vermektir...

Ben tüm kalbimle ve ruhumla Elif Şafak'ın yanındayım. Tüm bu nefret sürecinin geçmesi en büyük dileğim. Tüm okurlarıyla beraber Elif Şafak'a destek olmaya devam edeceğiz. Kelimelerin sivri okuna karşı, hep beraber bir kalkan oluşturacağız. Daima, hep, sürekli...

Unutmayın, yazara yapılan her kin dolu davranış, okurlarını da yaralar. Hala devam edeceğim diyenler tabii ki olacaktır. Ruhlarının, kalplerinin bir gün şifa bulması dileğiyle...

Kubilay

28 Haziran 2011 Salı

Beyin var, beyin var !


Her hafta yazılarını beğeniyle takip ettiğim bir köşe yazarından bahsetmek istiyorum önce. Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu... Önemli araştırmaları ve buluşlarıyla Avrupa'da "Everest'in tepesine bayrak diken kadın" diye anılan Çiftçioğlu aynı zamanda NASA'da da görev yapmış bir bilim kadını. Ülkemizde kadınlara verilen büyük değerden (!) o da nasibini almış durumda. Böyle seçkin insanların önlerine set çekilmesi ve kapalı kapılar ardına mahkum edercesine davranılması bambaşka ve bir o kadar da önemli bir konu tabii ki. Ama ben şimdi başka şeylerden bahsetmek istiyorum.

Her hafta düzenli olarak Habertürk Gazetesi'nde Bilim Yorum köşesini sürdüren Çiftçioğlu'nun bu hafta bahsettiği konu oldukça ilgimi çekti. Önce dış dünyanın ve ilişkilerin beynimize etkisinden bahsedilen yazı da benim asıl ilgimi çeken bölüm bilim dünyasından verilen bir haber. Prof. Henry Markram önderliğinde yapılan ve hâlihazırda 6 yıllık geçmişi bulunan bir "beyin" projesi var ortada. Vücut dışında çalışan, sorulan sorulara yanıt veren sentetik bir beyin oluşturmak amacı etrafında yürütülen proje, şu dakika itibariyle 360 bin nöron yani sinir hücresinin görevlerini yerine getirebilme gücüne erişmiş durumdaymış. Bu işleve sahip bir beyin fare beyniyle eşdeğer deniliyor. Şimdi hedef, 100 milyar nöronluk bir sentetik insan beyni oluşturmak. Bunun için 13 araştırma enstitüsü birleşmiş ve beyin 2023 yılında hazır olacakmış.

Beni rahatsız eden durum Prof. Markram'ın beynin tüm sorunlarından arındırılmış halini gerçekleştireceklerini söylemesi. Ve bir de verdiği örnek. Bir bilim insanından beklenmeyen bir şekilde 30 vatlık enerjiyle çalışmasını örnek göstererek bir bakıma beyni basite indirgemesi. "Ha, 30 vat mı? Tamamdır o zaman..." psikolojisi oldukça garibime gitti.

Kendimce bunun fazlasıyla nesnel bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Neticede beyin denilince akla gelen bir organ. Kafatasımızın içinde yer alan bir sistemler bütünü. Ama beyni beyin yapan aklımız. Aklın dışlandığı bir beyin zaten hiçbir işlevi yerine getiremeyen hale gelecektir. Ya da böylesi daha uygun: Robot bir beyin. Prof. Markram'ın yapmak istediği basit görevleri yerine getiren bir komuta merkeziyse bunun anlamlı bir çalışma olduğunu düşünemiyorum. İnsanı insan yapan, fikirleri, hayalleri, idealleri, inançları, tutkuları, nefreti, sevgisi, tüm duygularıdır. Belki sentetik beyin eliniz yandığı zaman acıyı hissedebilecek ama peki sevdiğiniz birinin kaybındaki acıyı hissedebilecek mi? Hissedemeyecekse ortada bir sorun var demektir. Böyle bir beyni bilinçli bir insanın isteyebileceğini hayal edemiyorum. Bizi biz yapan en önemli şeyden mahrum kalmak demek bu. Duygularımızın sonsuza dek sökülmesi demek...

İşe duygusal yaklaştığımı düşünenler çıkacaktır ama söz konusu beyinse duygusal düşünmekten doğalı yok. Aşkın, sevginin, nefretin, huzurun, huzursuzluğun, sıkıntının, neşenin olmadığı yalnız açlık, tokluk, ağrı gibi somut duyguların olduğu bir beyin dünyanın düzenine aykırı. Çünkü biz hayal edebildiğimiz kadar varız, içimizden geldiği gibi yazabildiğimiz, çizebildiğimiz, hissederek şarkı söylediğimiz, neşeyle dans edebildiğimiz kadar varız. Vücudun geri kalan tüm işlevleri mutlaka çok önemli ama onlar yaşam amacımız değil aracımız olmak durumundalar.

Bilimin bir sıcak yüzü var bir de soğuk yüzü. Bu durum soğuk kısmından destek alıyor. İnsanlık için çalışan bilimin insanlık değerlerini es geçmesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Bilim dediğimiz safi ciddiyet değildir bence, hayatın içine, hayatın mayasına karışmıştır bilim. İnsanlığı sıkı sıkıya kucaklayandır bilim.

"Duygularımızla" dopdolu yaşamak meselesini en güzel özetleyenlerden biri Ataol Behramoğlu'nun şu güzel dizeleridir:

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Biz insanız. Birine âşık olabileniz, birinden nefret edebilen. Kahkahayla gülebilen, durmadan ağlayabilen. Bir şarkıyı duyunca hüzünleneniz. Bir resme doya doya bakıp keyif alabilen. Kitabımız elimizden hayallere âlemine dalabilen. Çiçekleri koklayınca anılara dalanız biz, güzel bir yemeği keyifle yiyebileniz. Sentetik değil, organiğiz.

Mutlu bir ruh, hayat dolu bir beyin, duygu dolu bir akıl, dopdolu bir yaşam dileğiyle...

Kubilay

Bahsi geçen yazıyı okumak isteyenler için link: http://www.haberturk.com/yazarlar/643585-hacivat-karagoz-ve-sentetik-beyin

1 Eylül 2010 Çarşamba

Kitap Kazanma Aşkı :)


Son zamanlarda bir kitap kazanma aşkına tutuldum. Nerede bir yarışma var, tıkla! Hepsinin sonuçlarını dört gözel bekliyorum beklemesine ama çoğunda kazanamadığımı görünce üzülüyorum :( O "kazananlar" listesi var ya... Hepsine sinirle bakıyorum :) Kıskançlık her an her yerde!
  • Altın Kitaplar, Agatha Christie Özel Etkinliği'ne davetiye kazandıran yarışmasına...
  • Can Yayınları kitap ödüllü yarışmasına...
  • CNBC-e Dergi'si Yaz Özel Sayısı'ndaki Agatha Christie çizgi romanı ödüllü yarışmasına...
  • Ve son olarak da Kitapkolik.net'in kitap ödüllü yarışmasına katıldım.


adreslerinden siz de katılabilirsiniz.

"En güzel hediye kitap!" derler ya, bence çok doğru!

Dostlarından hediye kitap almak daha güzel ama yarışmadan almanın da ondan aşağı kalır tarafı yok! Kazanırsam ilk size haber vereceğim.

Not: Bu arada yazılarımı takip eden blogcu arkadaşlara duyrulur, sizlerden de ufacık da olsa hediyeler bekliyorum :) Minicik bir hediye bile beni havalara uçurmaya yeter.

Edebiyatla kalın!

Kubilay

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Elif Şafak'ı Tanımak : "Kurgunun Politikası" Konuşması


Takip ettiğim blogların son gönderilerine göz gezdirirken Ayşe'nin Kitap Kulubü 'nde en sevdiğim yazar Elif Şafak'ın TED : Ideas Worth Spreading ( Yayılmaya değer fikirler ) adlı platformdaki "Kurgunun politikası" konuşmasına rastgeldim. Hemen annemi çağırdım - annem de benim gibi Elif Şafak'ı severek takip edenlerden -ve birlikte konuşmayı baştan sona izledik. (Dipnot: Videonun subtitle özelliği harika, Türkçe altyazı sayesinde rahatça izledik. ) Ve tek kelimeyle hayran kaldık. Akıcı İngilizcesiyle bizi büyüleyen Elif Şafak, seyirciler üzerinde büyük bir hakimiyete sahip. Usta hikayeci Elif Şafak usta hitabetçi sıfatını da layığıyla hak ediyor. 20 dakikalık konuşma boyunca tüm seyirciler pür dikkat izlemiş, biz de öyle tabii. "Bir yazarı yaptığı konuşmadan tanıyabilir misiniz?" sorusuna koca bir evet diyebilirsiniz bu konuşmayı izledikten sonra. Tam anlamıyla kendini ifade etmiş Elif Şafak. Düşündüklerini ve dünya bakışını o kadar güzel anlatmış ki...


Konuşmaya kendi hayatından kesitler sunarak başlayan Elif Şafak, anneannesinin mistik kişiliğinden bahsediyor gülümseyerek:

"Aslında, iki ayrı çeşit kadınlığı gözlemleyerek büyüdüm. Bir tarafta annem vardı, iyi eğitimli, laik, modern, batılılaşmış bir Türk kadını. Diğer tarafta ise yine beni büyüten ve daha ruhani, daha az eğitimli ve kesinlikle daha az akılcı olan anneannem vardı. Bu kadın geleceği görmek için kahve telvelerini okuyan ve nazarı defetmek için kurşunu gizemli şekiller alacak şekilde eriten biriydi.
Anneannemin çok ziyaretçisi olurdu; yüzlerinde ağır sivilceleri veya ellerinde siğilleri olan kişiler. Her defasında anneannem Arapça bazı kelimeler mırıldanır daha sonra da kırmızı bir elmaya yok etmek istediği siğil sayısı kadar gül dikeni saplardı. Sonra da tek tek bu dikenleri siyah bir mürekkeple çember içine alırdı. Bir hafta sonra hasta kontrol için geri gelirdi. Şimdi, bilim insanlarının ve akademisyenlerin olduğu bir seyirci topluluğu önünde böyle şeyler söylememem gerektiğinin farkındayım, ama gerçek şu ki, ciltlerindeki rahatsızlıklardan dolayı anneannemi ziyaret eden bu kişilerden bir tanesinin bile mutsuz ya da iyileşmeden gittiğini görmedim. Anneanneme bunu nasıl yaptığını, duaların gücüyle mi alakalı olduğunu sordum. Cevap olarak bana "Evet, dua etmek etkilidir. Ama çemberlerin gücüne de dikkat etmelisin" dedi.
Bu ondan öğrendiğim nice kıymetli dersten bir tanesidir. Eğer hayatınızda bir şeyi yok etmek istiyorsanız, bir sivilceyi, bir lekeyi veya bir insan ruhunu, bütün yapmanız gereken onu kalın duvarlarla çevrelemek. İçeride kuruyup kalacaktır."

Elif Şafak'ın hayal gücünün ve mistik yanının anneanesinden miras kaldığını tahmin etmek zor değil :) Anneannesinin anlattıklarından müthiş bir ders de çıkarıyor. Kıvrak zekasını kullanarak...
"Anneannem gibi kadınların Türkiye'de yaptıkları bir başka şey de aynaları kadifelerle örtmek veya ters çevirerek duvara asmaktır. Bu eski bir doğu geleneğidir. Bir insanın kendi yansımasına uzun süre bakmasının sağlıksız olduğu bilgisinden beslenen bir gelenektir. İronik olan, benzer fikirleri paylaşan cemaatlerde yaşama eğilimi günümüzün globalleşen dünyasındaki en büyük tehlikelerden biridir. Ve bu heryerde yaşanan birşey, liberallerde de, muhafazakarlarda da, agnostiklerde de inançlılarda da, zenginlerde de fakirlerde de, doğu'da da batı'da da... Benzerliklerden/ayrılıklardan hareketle kümelenme ve daha sonra da diğer insan kümeleri hakkında önyargılar üretme eğilimindeyiz. Benim fikrime göre, bu kültürel getto'ları aşmanın yollarından biri hikayet anlatma sanatıdır. Hikayeler sınırları yıkamaz ama mantık duvarlarımızda küçük delikler açabilir. Bu deliklerden bakarak Öteki'ni görebilir, hatta zaman zaman gördüğümüzü sevebiliriz. "

Farklılıkların ve kontrastların bizi ve ruhumuz beslediği, zenginleştirdiği gerçeği Elif Şafak'ın temel prensiplerinden. Öykülerle farklı dünyalara kapılar geçmek ve önyargılarımızı yıkmak gerçekten de günümüz dünyasının vazgeçilmez ihtiyacı.

"Evde sürekli hikayeler anlatıyordum, bu iyi bir şey, ama bunları hayali arkadaşlarıma anlatıyordum, bu pek iyi değildi. İçine kapanık bir çocuktum; renkli boya kalemleriyle iletişime geçecek ve çarptığım objelerden özür dileyecek boyutta. Annem de gün gün yaşadıklarımı ve duygularımı yazmamın bana iyi gelebileceğini düşünmüştü. Ama annemim bilmediği bir şey vardı: hayatımı son derece sıkıcı buluyordum ve yapmak istediğim en son şey kendim hakkında yazmaktı. Bundan ziyade, kendim yerine başka insanlar ve yaşadıklarım yerine hiç olmamış şeyleri yazmaya başladım. İşte kurgu yazmaya karşı tutkum bu şekilde başlamış oldu. Yani en başından beri, kurgu benim için otobiyografik bir dışavurumdan ziyade öte dünyalara, başka olasılıklara yapılan aşkın bir yolculuktu. "


Elif Şafak hakkında bilmediğim bir leyi öğrenmek ne güzel! Çarptığı objelerden özür dileyen minik Elif'in ileride hoşgörülü ve kimseyi incetmeyen yazar Elif Şafak olacağı belliymiş. "Adam olcak çocuk..." derler ya :)

İnsanın kendi hayatı monoton gelir genelde. Elif Şafak da bunu yaşamış ve başkalarının öykülerini yazmaya karar vermiş. Kurgu yazmaya böyle başlamış. Bu konuda aynı fikirdeyim, başkalarının hayatlarını yazmak daha eğlenceli.

"Bazı çocuklar bana seyretmemiş olduğum "Geceyarısı Ekspresi" filmi hakkında sorular soruyorlardı. Günde kaç sigara içtiğimi sorguluyorlardı, çünkü bütün Türklerin sigara tiryakisi olduğunu sanıyorlardı. Kaç yaşından sonra başımı kapayacağımı merak ediyorlardı. Bunların ülkem ile ilgili en temel üç klişe olduğunu da bu şekilde öğrenmiş oldum; politika, sigara ve başörtüsü."

Türkiye hakkında önyargıları hüzünle anlatan Elif Şafak, yurtdışında yaşayan Türk çocuklarının üzerindeki baskıyı gözler önüne seriyor.

"1999'da deprem İstanbul'u vurduğunda oradaydım. Sabahın üçünde koşarak binadan çıktığımda, sokakta gördüğüm bir şey hızımı kesti. Mahallenin bakkalı oradaydı -- huysuz ve alkol satmayan yaşlı bir adam vardı marjinal tiplerle konuşmazdı. Uzun siyah bir peruk takmış ve rimelleri akmış bir transseksüelin yanında oturuyordu. Adamın sigara paketini açıp titreyen elleriyle bir tane de ona uzatmasını seyrettim. Ve depremin olduğu gece ile ilgili aklımda kalan temel görüntü budur -- muhafazakar bir bakkal ile ağlayan bir travestinin kaldırımda yan yana sigara içişleri. Ölüm ve yıkım ile yüzleştiğimizde dünyevi farklılıklarımız buharlaşır, ve bir kaç saat için bile olsa hepimiz Bir oluruz. Ama ben her zaman hikayelerin de benzer bir etkisi olduğuna inanmışımdır. Kurgunun bir deprem kadar gücü olduğunu söylemiyorum. Ama iyi bir roman okuduğumuzda, kendi küçük apartman dairelerimizi arkamızda bırakıp daha önce hiç bir araya gelmemiş olduğumuz, hatta belki de ön yargılı olduğumuz kişileri tanımak için tek başımıza geceye dalarız."

Depremlerde, afetlerde, kısacası zor anlarda insanların birleştiği gerçeğini çarpıcı bir örnekle anlatıyor Elif Şafak ve depremlere gerek olmadan da farklılıklara hoşgörülü bakış açısını kitaplarla yakalayabileceğimizi söylüyor. Kitapların büyülü gücü...

"Bundan kısa süre sonra, önce Boston sonra da Michigan'a bir kadın kolejine gittim. Bu yolculukları coğrafi bir değişimden ziyade dilsel bir değişim olarak yaşadım. İngilizce roman yazmaya başladım. Göçmen, mülteci veya sürgün değilim. Öyleyse bunu neden yaptığımı soruyorlar. Ama diller arasında seyahat etmek bana kendini yeniden yaratma şansı veriyor. Türkçe yazmayı çok seviyorum, bana göre çok şiirsel ve duygusal bir dil. Ve İngilizce yazmayı da seviyorum; benim için matematiksel ve zihinsel. Yani her bir dil ile farklı bağlarım olduğunu hissediyorum."

Konuşmanın bu bölümünde sıklıkla karşılaştığı bir soru olan "Neden ingilizce yazıyorsunuz?" sorusuna bir kez daha cevap veriyor. Gerçekten de öyle her dil insanı farklı diyarlara sürükleyen birer kapı...

"2005 yılında kurgusal karakterlerimin konuşmaları yüzünden mahkemelik olduğumda bunu ilk elden deneyimlemiş oldum. Bir Ermeni ve bir Türk ailesinin hikayesini kadınların gözlerinden anlatan, yapıcı, katmanlı bir roman yazmak istedim. Ama hakkımda dava açılınca benim mikro hikayem bir makro meseleye dönüştü. Ermeni-Türk çatışmasını yazdığım için kimileri beni yerdi, kimileri övdü. Oysa her iki kesime de bunun sadece bir kurgudan ibaret olduğunu anımsatma gereği hissettiğim zamanlar oldu. Sadece bir hikayeydi. Ve "sadece bir hikayeydi" derken işimi küçümsüyor da değilim. Ben edebiyatı kendisi için sevmek istiyorum, bir araç gibi görmek değil.
Yazarların politik görüşleri olabilir, hatta iyi politik romanlar da yazılabilir ama edebiyatın dili ile siyasetin dili aynı şey değildir. Chekhov, "Bir problemin çözümlemesi ile aynı problemi doğru bir şekilde sorabilmek tamamen iki farklı meseledir." demiştir. "Ve sadece ikincisi sanatçının yapabileceği bir şeydir." Kimlik politikaları bizleri böler, hikayeler ise birleştiriyor. Birisi kallavi genellemelerle ilgileniyor. Diğeri ise nüanslarla. Biri sınırlar çiziyor. Diğeri ise hudut tanımıyor. Kimlik politikaları katı tuğlalardan örülüyor. Edebiyat ise akan bir su gibi. Osmanlılar döneminde "meddah" adı verilen seyyar hikaye anlatıcları vardı. Kahvehanelere gider, izleyicilerin önünde hikayeler anlatırlar, çoğu zaman doğaçlama yaparlardı. Hikayedeki her yeni karakterle birlikte, meddah sesini değiştirir, o karakteri canlandırırdı. Herkese açıktı, herkes seyredebilirdi -- sıradan insanlar, hatta Sultan bile, müslümanlar ve Gayrimüslimler. Hikayeler sınırların ötesine geçer. Tıpkı Orta Doğu'da, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Asya'da çok yaygın ve popüler olan "Nasreddin Hoca" hikayeleri gibi. Bugün de dün olduğu gibi, hikayeler sınırları aşmaya devam ediyorlar. Filistinli ve İsrailli politikacıları konuştuğunda genellikle birbirlerini dinlemiyorlar. Ama Filistinli bir okur Yahudi bir yazarın kitabını hala okuyor ve Yahudi bir okur da Filistinli yazarınkini, empati kurarak. Edebiyatın bizi daha da öteye taşıması lazım. Eğer bunu başaramazsa zaten iyi bir edebi eser değildir. "


"Baba ve Piç" kitabı önyargılı insanlar tarafından yanlış anlaşılmıştı. Bence konuşmanın bu bölümü onlar için en iyi cevap. Fazla söze gerek yok...

"Kitaplar beni bir zamanlar olduğum o içine dönük çocukluktan kurtardılar. Ama onları putlaştırma tehlikesinin de farkındayım. Şair ve mistik Rumi ruhsal eşi Şems-i Tebrizi ile karşılaştığında, Şems’in ilk yaptığı şeylerden birisi Rumi'nin kitaplarını suya atmak ve harflerin yok oluşunu izlemek olmuştu. Sufiler şöyle der, "Sizi kendinizden öteye götürmeyen bilgi cehaletten beterdir." Bugünün kültürel gettolarının sorunu bilgi eksikliği değil. Birbirimiz hakkında çok şey biliyoruz ya da bildiğimizi sanıyoruz. Ama bizi kendimizden daha öteye götürmeyen bilgi bizi elitist yapıyor, mesafeli ve uzak. Çok sevdiğim bir metafor var; Bir pergel gibi çizerek yaşamak. Bilirsiniz, pergelin bir bacağı sabittir ve yere kök salmıştır; ama bu arada diğer bacağı sürekli hareket ederek büyük bir çember çizer. Ben kendi edebiyatımı da buna benzetiyorum. Bir ayağım istanbul'da güçlü Türk kökenimle duruyor. Ama diğer bacağım dünyayı geziyor, farklı kültürler arasında köprüler kuruyor. Bu açıdan, kurgularımın hem bölgesel hem de evrensel, hem buradan hem de heryerden olduğunu düşünmeyi seviyorum. "

Elif Şafak mistik ruhunu yansıtmasının ardından, köklerinden kopmadan dünyaya açıldığını vurguluyor. Pergel örneği tam anlamıyla olayı yansıtıyor.

"Aranızda İstanbul'u bilenler büyük ihtimalle Topkapı Sarayı'nı da görmüşlerdir, 400 yıldan uzun bir süre boyunca Osmanlı Sultanları orada ikamet etmişlerdi. Sarayda, en gözde cariyerlerin bulunduğu bölmelerin hemen dışında binaların arasında "Cinlerin Meşveret Yeri" denilen bir yer vardır. Bu kavram benim çok ilgimi çekiyor. Birşeylerin arasında kalan bölgelere bizler genellikle pek güvenmeyiz. Onları belirsizlik simgesi olarak alma ve dumansız ateşten yapılmış Cin denilen doğa üstü yaratıklara ait bölgeler olarak görme eğilimindeyiz. Ama bence biz yazar ve sanatçıların en çok da böyle aradalıklara, belirsiz bir bölgeye ihtiyacı var. Kurgu yazdığımda ben bu belirsizliği ve değişkenliği sevgiyle kucaklıyorum. 10 sayfa sonra neler olacağını bilememekten zevk alıyorum. Karakterlerim beni şaşırttıklarında mutlu oluyorum. Bir romanımda Müslüman bir kadının hikayesini yazabilirim. Ve bu belki de çok mutlu bir hikaye olur. Bir sonraki kitabımda ise Norveçten yakışıklı ve gay bir profesörü yazıyor olabilirim. Kalpten geldiği sürece, her şey veya herhangi bir şey hakkında yazabiliriz."
Her kitabında bizi sürprizlerle karşılayan Elif Şafak, belirsizliklerden hoşlandığını bahsediyor. Bir yere takılıp kalmıyor zaten, herkesi anlatıyor şişmanı da zayıfı da, Müslümanı da Gayrimüslimi de, mutluyu da mutsuzu da...

Konuşmanın son bölümü ise herşeyi özetliyor:

"Sonuçta, hikayeler dönen semazenler gibiler, çember ötesi çemberler çizerler. Kimlik politikalarını aşarak tüm insanlığı birleştirirler. Ve bu da iyi haber. Eski bir Sufi şiiri ile bitirmek istiyorum.

"Gelin tanış olalım;
İşi kolay kılalım;
Sevelim sevilelim;
Dünyaya kimse kalmaz. "

Teşekkür ederim."

Bir yazarı konuşmasından tanımak bu olsa gerek.

Meraklısına not:

TED, dünyanın en ilginç konusmacılarını ve konularını biraraya getiren, New York ve Vancouver merkezli bir yapılanma. Denizlerin derinliklerindeki bilinmeyenlerle nükleer santral yapımını veya terör örgütlerini bir arada buluşturabilen ve kolay kolay bulunamayacak bilgileri su üstüne çıkaran olağanustu bir program.


Konuşmanın tam metnini ve TED sitesini de buraya tıklayarak bulabilirsiniz.

Edebiyatla kalın...

Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...