Bu sene en iyi animasyon dalı son yıllardan pek farklı değil. Karşımızda bir Disney gerçeği dururken diğer tüm filmler formalite icabı yarışıyor. Bu sene de sürprizsiz şekilde galip belli: Inside Out. Aynı zamanda En İyi Senaryo dalında da aday olan Inside Out BAFTA'dan da galip ayrılmış durumda. Seyirciler tarafından oldukça beğenilen yapım, farklı konusuyla çıktığı andan beri dikkat çekiyor. Disney'ın amacı aslında animasyonlarını En İyi Film kategorisine taşıyabilmek olduğundan karşımızda çok katmanlı, hem çocuklara hem yetişkinlere hitap eden bir animasyon var. "Kafamızın içindeki küçük seslerle tanıştığımız" Inside Out şimdiden bir animasyon klasiği oldu.
Bir diğer aday Anomalisa ise Eternal Sunshine of Spotless Mind'ın yönetmeninden yetişkinlere yönelik bir animasyon. "Rated R" olarak kategorilendirilmiş olmasıyla dikkat çeken animasyon senenin en kıymetli yapımlarından. Stop motion olarak çekilen filmin hikayesi oldukça dokunaklı. Hepimizin kendinden bir şeyler bulacağı Anomalisa aşk, hayat, ilişkiler, yalnızlık, benlik, iletişim gibi konularda verdiği mesajlarla kelimenin tam anlamıyla yüreğimizin ta derininden etkiliyor. Hepimizin ihtiyacı olan bir film Anomalisa, kendisinin de dediği gibi "Hayat bu kadar kısayken..."
Studio Ghibli'nin son filmi olarak duyurulan When Marnie Was There (Marnie Oradayken) çizimleriyle, pastoralliğiyle ve samimiyetiyle bir başka duruyor. Hiromasa Yonebayashi'nin yeterince başarılı olamadığı düşünülürken ve de geçen sene Prenses Kaguya Masalı'nın bile Oscar alamaması gerçeği de eklenince heykelciğin çok çok uzak göründüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. İçimizdeki çocuğa hitap eden bu hikayeye siz şans verin lütfen, emin olun kalbinize iyi gelecek.
En İyi Sinematografi
Bahisler bu dalda The Revenant'ı fazlasıyla işaret ediyorken benim kişisel favorim ise Carol. Yarattığı atmosferle bu ödülü hak ediyor. Yine bu kategorideki Mad Max: Fury Road ve senenin en klas yapımlarından Sicario'yu da unutmamak gerek.
En İyi Kostüm Tasarımı
Bu alanın önde giden ismi Mad Max: Fury Road ve tek adaylığı ile Disney yapımı Cinderella. Bu alanda da oldukça iddialı Carol'ı unutmamak gerek.
En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı
Mad Max: Fury Road bu alanda da ödüle oldukça yakın. Onu DiCaprio'nun unutulmaz vücut makyajını sağlayan The Revenant ekibi takip ediyor.
En İyi Görsel Efektler:
Bu alanda Star Wars: The Force Awakens'in taçlandırılması şaşırtıcı olmayacaktır. Kişisel favorim Mad Max: Fury Road. Sürprizi The Revenant yapabilir.
En İyi Orijinal Senaryo:
Bu alanın en başarılı isminin Spotlight olduğunu söyleyebilirim, bahisler de o yönde. Siyahi adaylıkları tartışmasına sus payı için Straight Outta Compton'a da ödül verilebilir. Inside Out'un alması ise radikal bir karar olacaktır, Disney'in bundan sonraki hedeflerinde değişim yaratacağı kesin bir karar.
En İyi Uyarlama Senaryo:
The Big Short yarışta öne çıkarken En İyi Film dalında görece geride kalan Room'un da bu kategoride yüzü gülebilir.
En İyi Film Müzikleri:
Ennio Morricone'yi - kendisi Tarantino gediklisi olur :) - bu dalda Akademi'nin mutlu edebileceğini söyleyebiliriz, The Hateful Eight BAFTA'yı ve Altın Küreyi'da almış olmasıyla ödüle açık ara en yakın isim. (Albümü dinlemek için: https://open.spotify.com/album/6YBCE5NFQQTVuZVhBCMnSe)Belki bir ihtimal Star Wars: The Force Awakens ödülü alabilir.
En İyi Şarkı:
Amerikada okullarda tecavüz olaylarını mercek altına alan The Hunting Ground belgeselinin şarkısı Lady Gaga'dan dinlediğimiz Til It Happens To You ( https://www.youtube.com/watch?v=ZmWBrN7QV6Y ), son günlerde bahislerde öne çıkmış durumda. Gönlüm ise her zaman klasik şarkılar yaratma makinesi olan Bond filmlerinin sonuncu Spectre'nin Sam Smith'den dinlediğimiz "gönül telimizi titreten şarkısı" Writings On The Wall ( https://www.youtube.com/watch?v=8jzDnsjYv9A ). Bu alanda son zamanların en iyi çıkış yapan ismi The Weeknd'ın seslendirdiği Earned It ( https://www.youtube.com/watch?v=xe_iCkFsQKE ) ise Fifty Shades of Grey'in adayı, kulak kabartmakta fayda var.
En İyi Belgesel:
Şimdiden Grammy ve BAFTA ödüllerini kucaklamış Asif Kapadia eseri AMY bahislerde öne çıkıyor. Gönlümüzde sevgiyle ve hüzünle andığımız efsane Amy Winehouse'un anısının onurlandırılmasından yana. The Look of Silence belgeseli de diğer adaylar arasında öne çıkıyor, ödülü alma ihtimali var.
Yabancı Dilde En İyi Film:
Ödülü kuvvetle muhtemel Macar yapımı Son of Saul alacak ama hepimiz umutla ve gururla Deniz Gamze Ergüven'in muhteşem filmi Mustang'den yana. Tamamı Türkiye'de geçen ve Türkçe konuşulan Mustang beş genç kızın hikayesini anlatıyor, toplumumuzun konuşulmayan hallerini cesurca konuşuyor, Türkiye'de kadın olmanın ne demek olduğunu yapılabilecek en güzel şekilde anlatıyor. Hakkında saatlerce konuşulabilecek Mustang'i izlemeyen kalmamalı. Oyuncuların arasındaki uyumun başarısı ise göz kamaştırıyor.2016'nın tek kadın yönetmen adayının Deniz Gamze Ergüven olması da altı çizilmesi gereken bir nokta.
Bu sene kadın oyuncu kategorileri büyük sürprizlere gebe olabilir, çünkü karşımızda her biri birbirinden başarılı oyunculuklar var. Ayırt etmek zor:
Rachel McAdams: Midnight in Paris'te dikkatleri üzerine çeken, About Time ve Southpaw gibi başarılı işlerde yer alan McAdams Spotlight filmindeki rolüyle bu senenin adaylarından. Filmin ana kadrosundaki tek kadın oyuncu olarak Sacha Pfeiffer rolüyle soğukkanlı bir karakter yaratıyor ve emin adımlarla ilerliyor. Tek dezavantajı senaryonun ona cömert davranmaması sonucu oluşan karakter derinsizliği. Oscar'ı en azından bu sene alamayacak diyebiliriz.
Jennifer Jason Leigh: Bu sene En İyi Animasyon kategorisinde Lisa'yı seslendirerek kalplerimizi kazanan Leigh bu dalda en farklı konumlanan aday. Tarantino'nun The Hateful Eight'inde seri katil-ele başı Daisy Domergue'e hayat veren Leigh, bir "erkek" filminde fazlasıyla "kadınlıktan arındırılmış" bir rolün altından fazlasıyla kalkıyor. Ses tonu, mimikleri ve olabildiğince itici davranışlarıyla bambaşka bir hale bürünen oyuncu, kişisel olarak favori adayım. Heykelciğe ise çok yakın gözükmüyor. Siz yine de bu "Tarantino kadınını" kaçırmayın!
Rooney Mara: Daha önce Ejderha Dövmeli Kız'la En İyi Kadın Oyuncu adaylığına sahip Mara, bu sene Carol'de Blanchett'la beraber oynadığı Therese Belivet rolüyle aday. Therese'in pasif kişiliğinin ağırlığı altında kalmayıp Blanchett'la paslaşarak oynamayı başaran Mara ödüle yakın bir isim. Üstelik kendisi için bu yepyeni karakterin altından zorlanmadan kalkabilmiş durumda.
Kate Winslet: Kate Winslet olur da heyecanlanmaz mıyız? İngiltere'nin en iyi oyuncularından Winslet. Titanic, Eternal Sunshine of Spotless Mind gibi efsane filmleri dahil birçok kez Oscar'a aday olmuş Winslet'ın The Reader (2008) filmi ile aldığı bir adet En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı da bulunmakta. Kendisi bir adaylık mıknatısı olmakla birlikte bu sene Steve Jobs filmindeki Joanna Hoffman rolüyle de ödüle epey yakın. Tahminleri güçlendiren bir diğer dayanak da Winslet'ın bu rolüyle BAFTA ve Altın Küre'yi de kazanmış olması. Joanna Hoffman, Steve Jobs filminin bel kemiği karakterlerinden biri oluyor Winslet'la. Bir de bu kadar sabırlı bir karakter olur mu diyoruz, filmi izleyenler anlayacaktır eminim :) Kate Winslet bu rolü deyim yerindeyse parmağında oynatıyor, biz de hiç şaşırmıyoruz artık. Ne de olsa karşımızda bir efsane duruyor.
Alicia Vikander: Taptaze bir oyuncu kendileri. Çoğumuz onu yine bu senenin filmi olan Ex Machina'da "yapay zeka" Ava rolü ile tanıdık. Orada rolü gereği oyunculuğuna çok yakından şahit olamadık tabii. Ama ona bu adaylığı sağlayan The Danish Girl'deki Gerda Wegener rolü ile artık hepimiz Hollywood'un yepyeni bir yetenek kazandığına hemfikiriz. Vikander, Eddie Redmayne'in yer yer önüne geçecek oyunculuğu ile hepimizi film boyu duygusal buhranlara sürüklüyor. Dramaya çok yatkın bir oyuncu diyebiliriz. Oscar'a çok yakın, alırsa da kariyeri için harika bir başlangıç olacaktır. Heyecanla beklemedeyiz :)
Bu sene En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinin En İyi Erkek Oyuncu kategorisinden daha çekişmeli olduğunu rahatça söyleyebiliriz:
Christian Bale: 2011'de aynı kategoride The Fighter'la ödülü kucaklayan Bale bu sene The Big Short'taki Michael Burry rolüyle favori adaylarımdan. Mortgage piyasasının "büyük açığını" çözen tek gözü kör çılgın doktor rolünde kendisine hayran bırakan Bale zaten bildiğimiz üzere "değişim" rollerinin adamı. Zaten mükemmel bir kadrodan sıyrılıp bu dalda aday olarak onun seçilmesi ise filmin en iyi performansının ona ait olduğunun göstergesi. Mutlaka izleyin! Heykelciğe gelecek olursak -maalesef- bahislere göre en uzak aday. Bakalım halihazırda var olan Oscar'ı onun adaylığını nasıl etkileyecek.
Mark Ruffalo: 2015 ve 2011'de de aynı kategoride iki kez aday olmuş Ruffalo, bu sene efsane bir gazeteci tiplemesi Mike Rezendes rolüyle Spotlight'ın adayı. Yılın filmi olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Spotlight'ın sağlam kadrosunun en önemli parçalarından biri oluyor. Ayrıksı ve haşarı rolü ve kendisinden görmeye alışkın olmadığımız saç kesimi ile "acar gazeteci" Mike Rezendes'i hakkıyla canlandırdığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Oscar'a uzaklığı Bale'e eş değer seviyede.
Tom Hardy: Bu sene Mad Max: Fury Road'ı da düşününce Hardy için oldukça bereketli bir yıl olmuş gözüküyor. Hardy bu daldaki adaylığını The Revenant'taki DiCaprio eşlikçiliğiyle alıyor. Kötü adamımız John Fitzgerald'e hayat veren Hardy, Mad Max'teki senaryo zincirinden kurtulunca ne kadar başarılı olduğunu gösterme şansı yakalıyor diyebiliriz. Heykelciği alma ihtimali ortalama seviyede.
Mark Rylance: Bu sene aynı kategoride BAFTA'yı kucaklayan Rylance Bridge of Spies'ta harika bir performans sergiliyor Rus ajanı Rudolf Abel olarak. Açılış sekansından itibaren bu filmin unutulmaz karakterinin kendisi olacağını gösteriyor. Tom Hanks'le harika bir uyum yakalayıp oyunculuklarını ikiye katladıkları anlardaki seyir keyfi gerçekten çok büyük. Hepimizin kulağında devamlı söylediği repliği "Would it help?" ile ve sonsuz kaygısızlığıyla unutulmaz bir oyunculuk var karşımızda. Çok yaşa Rylance! Oscar'ı alması sürpriz olmayacaktır.
Sylvester Stallone: Karşınızda Rocky dedik de boşuna demedik! Creed filminde Rocky yaşlı boks antrenörü olarak karşımıza çıkıyor. Kendisinin Rocky zamanından iki adet Oscar adaylığı bulunsa da hiçbir zaman heykelciğe ulaşamayanlardan. Rocky efsanesinin bir anlamda oyunculuğuna ve rol çeşitliğine ket vurduğu ortada olan Stallone, olağanüstü diyebileceğimiz bir filmografiye sahip değil. Ama Creed'de genç oyuncularla birlikte gösterdiği performansı ile yeni ve güzel bir Oscar sayfası açıyor. Sıra dışı değil ama ayakları yere basan bir oyunculukla bu sene Oscar'ı bir "efsanenin geri dönüşü" alabilir. Bahisler de ondan yana. Bakalım son raunt nasıl sonuçlanacak?
2016 Oscar'larının en heyecanlı kategorilerinden biri de elbette ki En İyi Kadın Oyuncu. Öncelikle hayal kırıklığımı belirtmem gerek. Akademi'nin senenin en özel filmlerinden Suffragette'i görmezden gelmesi Carey Mulligan'ın da bu dalda aday olamamasına yol açmış durumda. Aynı durum Freeheld filmiyle Julianne Moore'un aday gösterilmemesi için de geçerli (Belki geçen sene Oscar'ı kucaklamış olması Moore'un bu durumunu görece kabul edilebilir hale getiriyor.)
Sitemimiz bir kenarda dursun, biz beş harika oyuncumuza mercek tutalım:
Cate Blanchett: Halihazırda biri 2014 yılında Blue Jasmine'le aldığı En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere iki Oscar ödüllü Cate Blanchett bu sene Carol filmindeki Carol Aird rolüyle kategoriye aday. Tescilli bir oyuncu olan Blanchett, Carol'daki sade ama etkileyici performansıyla senenin öne çıkan karakterlerinden birine hayat veriyor. 1950'lerin Amerika'sında lezbiyen bir aşkı anlatan Carol, Akademi'nin radarına epeyce girmiş bir yapım. Sinematografik açıdan oldukça kuvvetli olan yapıma temel kuvveti Blanchett'ın oyunculuğu ve karakterin değişimini yansıtmadaki başarısı veriyor. Bahisler söz konusu olunca ise heykelciğe en uzak isim.
Jennifer Lawrence: Akademi'nin gözdelerinden Lawrence genç yaşına rağmen şimdiye kadar bu dalda (bu sene hariç) üç adaylığı ve bir kez de heykele uzanması ile (Silver Linings Playbook'daki rolüyle) dikkat çekiyor. Bu sene ise Joy filminin starı kendileri. Joy senaryo bakımından çok güçlü ve sıradışı olmasa da -ki zaten film başka hiçbir dalda aday değil- Lawrence performansıyla filmi kurtarıyor diyebiliriz. Alıştığı yönetmenler ve oyuncularla güvenli sularda yüzme şansı elde etmesinin avantajını da cebine koyarak "Bu benim filmim!" diyor Joy'da. Olumsuzluklar ve engeller içinde bir kadının kendi ayakları üzerinde durmasını anlatan Joy maalesef ki Lawrence'i daha da uçurabilecekken aşağı çekiyor. Son tahlilde Jennifer Lawrence çığır açmıyor ama bildiğimiz haliyle kendini ispatlıyor. Heykelciği alması sürpriz olur.
Charlotte Rampling: Senenin en özel ve kişisel olarak en sevdiğim filmlerinden olan 45 Years'ın kraliçesi karşımızda. Filmin havasını iliklerimize kadar hissetmemize sebep olan Rampling, belki de tüm zamanların en rahat empati yapılacak karakterini yaratma başarısıyla ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Kulaklarımızda "Smoke Gets In Your Eyes"la izliyoruz kendisini, hayatı, gençliği, zamanı, aşkı, yalnızlığı sorguluyoruz. Alice Munro hikayesinden çıkmış havasıyla Rampling belki ama 45 Years'taki rolüyle Oscar'ı alamayacak ama unutulmazlardan olacağı kesin.
Saoirse Ronan: Atonement (2007) filmiyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında adaylığı olan Ronan bu sene Brooklyn filmindeki Eilis rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında aday. En son kendisini Büyük Budapeşte Oteli'nde izlemiştik. Ronan, Lawrence'le birlikte kategorinin en genç adayı. Peki bu sene şansı ne? Brooklyn'i adeta "üstlenen" Ronan'ın oyunculuğu başarılı, karakterinin ruh hallerini izleyiciye rahatça yansıtabiliyor. Yeterince sıradışı olduğu konusunda şüphelerimiz olsa da bir filmi alıp götürecek konumda olma şansı adaylığının sırrını açıklıyor. Kazanma ihtimali önceki üç adaya göre bir adım daha önde.
Brie Larson: Senenin en sıradışı filmi Room'un merkezi Brie Larson bu senenin en güçlü adayı. Daracık bir odada çocuk oyuncu Jacob Tremblay'le gösterdiği performans gerçekten göz dolduruyor. Sağlam hikayeyi her anlamda kullanmayı başaran Larson, duygusal açıdan izleyiciyi inandırma konusunda bir saniye bile problem yaşamıyor. Adeta bir film değil, o sırada yaşanmakta olan bir gerçeklik izlenimi veren oyunculuğu ile Larson Hollywood'a yeni bir kan. Altın Küre ve BAFTA'dan da zaferle ayrılan oyuncu heykelciğe kavuşmak üzere diyebiliriz.
Bu sene En İyi Erkek Oyuncu kategorisi birbirinden başarılı 6 aktörü ağırlarken akıllarda tek bir soru var aslında: Leonardo DiCaprio bu sene heykelciğe erişebilecek mi? Sorumuz aklımızın bir köşesinde turlarken gelin adaylarımıza yakından bakalım.
Bryan Cranston: Bu sene Altın Küre'de Breaking Bad dizisindeki efsane Walter White rolü ile En İyi TV Dizisi-Drama dalında ödüllendirilen Cranston, Trumbo filmindeki performansıyla bu kategoriye aday. Trumbo, gerçek olaylara dayanan senaryosu ve Hollywood'un Soğuk Savaş öncesi-sonrası tarihine objektif ve eleştirel bakış açısıyla önemli bir film. Akademi, Trumbo'ya yalnızca bu dalda Bryan Cranston ile adaylık vermiş durumda, bunun biraz "araya kaynama" olduğunu düşünmekteyim. Gerçekten klas bir duruşu olan film Helen Mirren'ın sinir bozucu karakterini canlandırmada büyük başarısı bir yana, Cranston'un her anlamda göz dolduran performansı ile adaylığı sonuna kadar hak ediyor. Audrey Hepburn'ü ve Kirk Douglas'ı da görme mutluluğuna eriştiğimiz film nostaljik havasıyla "Oldies But Goldies" dedirtiyor. Film başka hiçbir kategoride -maalesef- aday olamadığı için bu kadar bahsettim ama özetle Cranston'a gelecek olursak kendisi karakteri özümsemiş ve bize de bunu yansıtmada hiç zorluk çekmiyor. Heykelcik ise ona çok uzak, bahislerde en geride kalan aday.
Matt Damon: Bu sene Altın Küre'de En İyi Erkek Oyuncu-Komedi/Müzikal dalında ödülü kucaklayan Damon'ın geçmişte Ben Affleck'le paylaştığı bir Oscar'ı bulunuyor (Good Will Hunting "Can Dostum" filmi, En İyi Senaryo) En İyi Erkek Oyuncu heykelciğini biraz daha beklemesi gerekeceği kesin, hem DiCaprio faktörü hem de diğer oyuncuların rollerine göre "hafif" bir role sahip olması şansı oldukça azaltıyor. Rolü için fiziksel açıdan yaptığı fedakarlıkları ise ayakta alkışlıyoruz, orası ayrı. Tüm zamanların en sempatik astronotu Mark Watney'i olabilecek en iyi şekilde oynadığını da söylemezsek olmaz. Özetin özeti, seni seviyoruz Matt! :)
Michael Fassbender: 2015'in en çarpıcı performanslarından birini Macbeth'e can vererek sergileyen Fassbender bu kategoride Steve Jobs rolüyle yerini alıyor. Film boyu farklı zaman dilimlerindeki Jobs'u fiziksel-psikolojik-duygusal olarak canlandıran Fassbender başarılı bir işe imza atıyor. İzleyiciye yarattığı portreyi aktarma konusunda oldukça cüretkar. Hele ki Ashton Kutcher'ın Steve Jobs'ını izleme şanssızlığına uğramış herkes için bir terapi seansı gerçekleştiriyor diyebiliriz sevgili Jobs severler :) Heykelciği alması ise sürpriz bir kararla ancak mümkün.
Eddie Redmayne: Redmayne bizi "2. Oscar'ı almak istiyorum!" diyen performansıyla selamladı bu yıl. Geçtiğimiz senenin kazananının The Theory of Everything'de Stephen Hawking rolü hala gözlerimizin önünde. Bu sene The Danish Girl'de Lili Elbe rolüyle bir transseksüeli canlandıran oyuncu, Akademi'nin oldukça beğeneceği bir performans sergiliyor. Çarpıcı senaryo ve duygusal bir karakterin beklentisi de büyük oluyor elbet, ki sık sık rastlanılan bir rol olmadığından karşılaştırma imkanımız da yok. Benim fikrim ise Alicia Vikander'la beraber oldukça uyumlu bir ikili oldukları, ikisi de birbirinin önüne geçmiyor (bu durum aslında ikisinin de performanslarına biraz ket vuruyor.) Peki ya heykelciğe ne kadar yakın? DiCaprio'nun tam arkasında duruyor ama üst üste iki kere bu dalda ödül almak biraz zor.
Leonardo DiCaprio: OSCAR'I BU SEFER ALACAK! Heralde hiçbir oyuncu için tüm sinemaseverler bu kadar tek yürek olmamıştır :) Yılan hikayesine dönen Oscar serüvenine bu yıl noktayı koymasına çoğunluk kesin gözüyle bakıyor, Akademi yüreğimize inecek bir karar değişikliği yapmazsa mutlu son kapıda. Bu sene Altın Küre ve BAFTA'yı da kimseye kaptırmaması ve bahislerde açık ara önde olması umudumuzu tazeliyor. The Revenant'a can veren Hugh Glass karakteriyle çarpıcı bir performans sergilemesinde yönetmen Inarritu'yla uyumunun rolü büyük. "Dürüst ol Akademi sen de heyecanla izlemedin mi?" diyerek oldukça taraflı bir şekilde noktayı koyuyorum :)
Bir sinemasever için yılın en güzel zamanlarından biri Şubat ayı değil de nedir sevgili okur? Geride bıraktığımız senenin son günlerinden itibaren adayların açıklanmasıyla başlayan heyecan 28 Şubat'ta mükemmel bir törenle son bulacak. Boşuna değil bunca heyecan, karşımızda bir kültür duruyor. Kırmızı Halı'sıyla, tahminleriyle, sevdiğimiz-sevmediğimiz, yeni gördüğümüz-zaten müptelası olduğumuz onlarca aktörü-aktrisiyle, yönetmeniyle Oscar'lar açmış kollarını bizi bekliyor. Ne bekliyoruz o zaman törene sayılı günler kala konuşmanın tam zamanı!
Sekizi Bir Yerde
Her sene olduğu gibi en heyecanlı, en yıldız tozu serpilmiş kategorimizle başlayalım o zaman: En İyi Film. Birbirinden güzel sekiz filmin yarıştığı alanda görece en zayıf kalanlardan başlayalım.
Brooklyn: "İki ülke, iki aşk, tek kalp" cümlesiyle özetlenilen film Colm Toibin'in aynı adlı romanından uyarlama. 1950'lerin atmosferini doya doya yaşadığımız film genç oyuncu Saoirse Ronan'ı parlatıyor. Son yıllarda sıklıkla beyaz perdede görmeye alıştığımız Domhnall Gleeson'ın (About Time, Ex Machina ve The Revenant) da oynadığı film samimi karakteri ve yarattığı sinematografi ile dikkat çekerken temelde tek ve kimilerine sıkıcı gelebilecek sadelikte hikayesiyle yarışın biraz gerisinde kalıyor. BAFTA'da En İyi İngiliz Filmi'ni almış durumda olmaları "Acaba?" dedirtse de, yine de diğer adaylar arasında kazanması sürpriz olacaktır. Harry Potter severlerin yakından tanıyacağı Julie Walters'in ufak ama etkileyici rolü ise mutlaka izlenmeli!
Bridge of Spies: Yönetmen Steven Spielberg, senaristler Coen kardeşler olunca film kötü olabilir mi diyoruz ve boşuna da söylemiyoruz. Senenin en keyif aldığım filmlerinden biri olan Bridge of Spies Tom Hanks'i başrolüne alarak yüzlerimizi güldürüyor. Tabii filmin parlayan yıldızı Mark Rylance. Sovyet Ajanı Rudolf Abel'i o kadar güzel canlandırıyor ki hayran kalıyoruz. Soğuk Savaş dönemi atmosferini yansıtmada çok başarılı olan film, akıcı kurgusuyla ve düşmeyen temposuyla da doğru senaryonun önemini bir kez daha gösteriyor. Akademi ne der bilinmez ama bu kategoride şansının yüksek olduğunu söylemek çok kolay değil.
The Martian: Marslı'mız bu kategorinin en ana akım, en gişe sever filmi. Altın Küre'de Komedi/Müzikal dalında En İyi Film'i kucaklasa da bu dalda kendisine şans vermek radikal bir karar olur. Gravity'i ve Interstellar'ın açtığı yolda kendine yeni bir yol yaratan The Martian, yerinde komedi kıvamı ve başarılı görsel efektleriyle uzayda geçen filmleri seven sinema severi oldukça tatmin ediyor. Kesinlikle başarısız bir film değil ama Akademi'nin seçimlerine pek uyduğu da söylenemez. Filmin en keyifli ayrıntısı ise soundtrack'i, kim derdi ki Mars semalarında ABBA'dan Waterloo yankılanacak?
Gelelim yarışın daha çetin geçtiği filmlere:
Room: İşte yılın en yenilikçi filmi! Emma Donoghue'nun aynı adlı romanından uyarlanan drama ilgi çekici hikayesi, daracık bir mekandan, bir "oda"dan dünya yaratımı, senenin en başarılı oyunculuklarıyla "İşte bu!" dedirtiyor. Brie Larson'ın tek kelimeyle mükemmel altından kalktığı anne rolü ve ona şaşırtıcı şekilde gerçekçi uyum sağlayan Jacob Tremblay'ın oğul rolü sinema tarihinin unutulmazlarından olacak, bu kesin. Birazdan bahsedeceğim adaylara göre bir adım geride kalsa da kim bilir belki bir sürprizle karşılaşırız.
Mad Max: Fury Road: Bir devam filmi olmasına rağmen tek başına da izlenebilecek duruşuyla senenin en ayrıksı adayı. Sırtını oyunculuklardan ziyade beyaz perdenin görsel-işitsel tüm nimetlerinden yararlanmaya dayayan Mad Max: Fury Road, 2 saat boyunca koltuğunuza sabitliyor. Gözünüzü bu bitmek bilmeyen koşuşturmacadan ayıramayacağınıza emin olabilirsiniz. Bizi gerçek anlamda "başka dünyalara götüren" post-apokaliptik aksiyon politik mesajlı alt metniyle de dikkat çekiyor. Bir de şunu ekleyelim, filmimizin adı ne kadar Mad Max olsa da asıl karakter bence Furiosa! Charlize Theron'un dikkat çekici rolü izlenmeye değer.
The Big Short: The Wolf of Wall Street'i hatırlatan film, yıldız oyuncu kadrosuyla aday olmasa şaşardık. Christian Bale, Steve Carell, Ryan Gosling ve Brad Pitt'i bir arada görme şansı filmi izlemek için yeterli sebep olabilir. Tüm oyuncular da isimlerinin hakkını verip harika roller çıkarıyor karşımıza, özellikle Christian Bale'e dikkat diyorum. Film hikaye açısından biraz sıkıcı ve zorlayıcı gelebilir, bu nedenle Türkiye'de gişe yapması zaten söz konusu değil. Hikayenin dilinin ekonomi terminolojisi ağırlıklı olması yönetmeni esprili bir yönteme itmiş. Margot Robbie, Selena Gomez gibi "alakasız" isimler bize mortgage piyasası terimlerinin basitleştirilmiş versiyonlarını anlatıyor. Büyük Açık, güzel bir düzenlemeye (editing) sahip ama hikayesi tüm seyirciye tanıdık gel(e)meme dezavantajı var. Ama Akademi'nin beğeni kriterlerini karşılayabilir.
The Revenant: Karşınızda "Diriliş" ! Yılın en çok konuşulan filmi desek yanılmış olmayız. Geçen sene Birdman'iyle En İyi Film'i kapan Inarritu'nun yeni şaheseri DiCaprio'yu Oscar'ına kavuşturacak gibi ama kendisinden ne haber? Açıklıyoruz: Alabilir! :) Altın Küre ve BAFTA'da En İyi Film olarak tescillenmesi yarışta onu en başa taşıyor ama emin de olamıyoruz. Duru hikaye anlatımı, mükemmel sinematografisi ve oyuncularıyla ve de tabii ki Inarritu'nun deneysel final sahnesiyle çoğumuzun gönlünün Oscar'ı Diriliş'ten yana.
Spotlight: En İyi Film bahislerinde The Revenant'ı burun farkıyla geçen Spotlight bir diyalog filmi. Boston Globe gazetesi "Spotlight" ekibinin Katolik Kilisesi'nin temellerine kadar yayılmış çocuk tacizi skandalını büyük bir cesaret ve azimle araştırmasını anlatan film, sırtını gerçek bir olaya dayaması ile tüm dikkatleri üzerine çekiyor. Bu bir diyalog filmi, bir kadro filmi çünkü oyunculuklar ve senaryo gerçekten dopdolu. Micheal Keaton, Mark Ruffalo, Rachel McAdams başta olmak üzere her biri ayrı başarılı ekibi toplamayı başarması bir yana Spotlight vicdanlara seslenen bir film. Son tahlilde Spotlight'ın Oscar'ı alması cesaretin ve umudun Oscar alması olacaktır.
Üzerinde 202 yıl geçmiş bir roman büyüsünden hiçbir şey mi kaybetmez? Etmiyormuş ki geçtiğimiz sene beyaz ekranda bizi yerimize mıhlayan çılgın gerilim filmi Gone Girl'de bile Gurur ve Önyargı'ya göndermeler görebiliyoruz. 42 yıllık kısa hayatını kült romanlarla dolduran, Virginia Woolf'un "tüm büyük yazarlar içinde büyüklüğü en zor yakalanacak yazar" diyerek bahsettiği Jane Austen'un "pek sevgili çocuğum" dediği Gurur ve Önyargı her an yeniden okunmaya, konuşulmaya devam ederken yüzyıllardır dinmeyen rüzgara karşı koymamız ne mümkün? Ben de karşı koymayı bıraktım, okudum; üstüne bir de 2005 yapımı Pride & Prejudice izledim. Şimdi konuşma vaktidir!
"Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir ki, hali vakti yerinde olan her bekâr erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır." diyerek başlıyor Gurur ve Önyargı. (çev. Hamdi Koç) Austen bize burada aslında romanın belli başlı temalarından "evlenmek" üzerine ilk ve en büyük sözlerinden birini söylüyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinin havasını önce Bennet'lerle tanışarak soluyoruz. Soluduğumuz havada minik minik parçacıklar da var: Jane Austen büyüsü. Rengarenk ve karşı konulamaz bir "sadelik" bu. İronilerle aromalandırılmış Gurur ve Önyargı'nın mayası aslında sıra dışılık içermiyor. Sıra dışı olan tek şey -belki de Woolf'un de sözünü ettiği budur- Austen'ın "bizden" karakterleri yine "bize" heyecanla takip ettirmeyi başarması.
Pride and Prejudice ilk baskısı, 1813
Austen romanın bel kemiğini karakterleriyle kuruyor aslında, her karakteri ayrı ayrı özenle okurun zihninde inşa ediyor. Romanımız Elizabeth Bennet - ya da sevgili Lizzie'miz :) - üzerinden aktarılırken romanın onlarca diğer karakterinin de nasıl hissettiklerini ve olaylar karşısında nasıl tepki vereceklerini zamanla kestirebilir hale geliyoruz. Austen karakterleri genel anlamda iflah olmaz derecede sabit ruh hallerine sahip olsalar da Gurur ve Önyargı'ya bir kendini arayış dememiz de gayet mümkün. Üstelik bu kendini arayış uçuk hedeflere ulaşmaktan ziyade karakterlerin kendileriyle çatışmaları, değişmeye çalışmaları, hayatın gerçekleriyle defalarca yüzleşmeleri üzerinden gerçekleşiyor. Örneğin Elizabeth, olaylar karşısında kendine has duruşu ve devrine göre "modern" kaçan düşünceleriyle en sağlam karakterlerden birini çizerken, Austen ona "önyargı" zaafını veriyor. Roman boyu Elizabeth'in bugüne kadar oluşturduğu değer yargılarıyla minimum çatışmaya girerek kendini sorgulamasını izliyoruz. Tabii ki aşk hikayemizin diğer tarafı Mr. Darcy'nin de "gurur"uyla yüzleşme yolculuğu var. Romanın Elizabeth taraflı ilerleyişi ve bizim olayları görme açımızın bu şekilde daralması üzerinden de Austen, Mr. Darcy başta olmak üzere farklı farklı karakterler üzerinden bizi ilerleyen her sayfada şaşırtıyor.
Gurur ve Önyargı, hızlı tempolu bir roman değil. Ama normalde "sıkıcı"lığa kapılmak bu kadar kolayken Austen yine o meşhur "büyü"sünü kullanarak bunu da avantaja çeviriyor. Gerçekten de Hamdi Koç'un dediği gibi karakterler uzunca bir süre oturuyor, kalkıyor, konuşuyor, susuyor ve okuyucu tüm bu hayatın monoton akışını ilgiyle takip edebiliyor. Elbette ki Austen'ın bu büyüsünde onun açığı olmayan bir kurgu ve havada kalan hiçbir teşebbüste bulunmayan karakterlerinin büyük payı var. Austen gerçekten de tüm zamanların en iyi hikaye anlatıcılarından.
Roman uzunca mektuplara da ev sahipliği yapıyor, belki de bir başka açıdan Gurur ve Önyargı'yı böyle anlayabiliriz: Mektuplar yazıp sabırla cevaplar beklenilen zamanların romanı. Havada romantizm kokusu mu alıyoruz? Romantizmden ne anladığımıza bağlı belki de ya da her çağın romantizm anlayışı... Dikkatleri çekmemiz gereken nokta Austen'ın kesinlikle avam tabirle "bayık" bir roman yazmadığı. Karşılaştırmak bir yere yan yana bile konmayacak Alacakaranlık serisi üzerinden olayı anlatmakta fayda var. Stephenie Meyer'in uzunca bir süre genç kızların soluğunu kesmeyi başardığı Edward'ında Mr. Darcy'den etkilenilmediğini zannetmek saflık olacaktır. Meyer'in yaptığı çağa hitap etmek adına temelleri olmayan bir romantizm yaratmaktı. Daha "ben" olamamış aşıklar "biz" olmaya çalışırken elbette sırıtan şey çok olacaktı. Üstelik Darcy'nin biricik aşkı akıllı Lizzie'nin olması gereken yere edilgen ve belirsiz kişilikle Bella'yı koyan Meyer çok da derinliği olmayan bir roman elde etmişti. Austen'a karşı bu yarım yamalak özenti, romanın kalıcı olmasını engelledi elbette; Alacakaranlık serisi bir zamanların modası olmaktan kaçınamadı. Gurur ve Önyargı 202 yıldır işte bu yüzden okunmaya, sevilmeye, tutkuyla yaşatılmaya devam ediyor: Hayatın gerçeklerini, insanların önünde sonunda kendileriyle yüzleşmeleri gerektiğini ironik bir dille anlatmak ve elbette o tanımlamakta çok zorlandığımız Austen havası.
Gelin bir de başka bir gözle bakalım Gurur ve Önyargı'ya. Austen aslında acı bir sosyolojik saptama da yapıyor. Bir kadının hayatını "koca bulmaya" sıkıştırmasının, hayatta başka hiçbir amacı olmamasının ne kadar ızdırap verici ve sinir bozucu olduğunu iğneli diliyle "okumak isteyen"e sunuyor. Günümüzde olsa Y kuşağı tabiriyle "kezban" olarak damgalanacak itici kadın karakterleri ile toplumun kadını sıkıştırdığı cendereyi bir kadın yazar olarak ete kemiğe büründürerek sunuyor.
Gurur ve Önyargı tüm zamanların en çok sevilen romanlarının başını çekiyor, İngiltere'de başlı başına bir turizm ikonu olan Jane Austen'ın bu biricik eseri sadece Ada'da kalmamış hiçbir zaman. Evet belki de bir romanın alabileceği en önemli iki payeyi almış: Evrensel ve kalıcı. Gurur ve Önyargı ateşinin her daim harlı kalması onu beyaz perdeye de defalarca konuk etmiş. En dikkate değer uyarlamaların başında 2005 yapımı Oscar ödüllü Atonement (Kefaret) 'in yönetmeni Joe Wright'in yönettiği Pride & Prejudice (Ülkemizde Aşk ve Gurur adıyla gösterime girmiş) geliyor. Yine Oscar ödüllü Dario Marianelli'nin müziklerini yaptığı Pride & Prejudice'da Akademi tarafından senenin en iyi kadın oyuncularından biri olarak gösterilen Keira Knightley'i Elizabeth olarak izliyoruz.
Knightley rolün altından başarıyla kalkıyor. Tüm zamanlarının en sevilen karakterini oynamak ona ve İngiliz aksanına çok yakışmış. Karşımızda biraz da Jane Austen'ın meşhur portresinden ilham almışa benzeyen bir Elizabeth var. Jane'i oynayan şu aralar "Gone Girl" olarak oyunculuğuna hayran kaldığımız Rosamund Pike da hayallerimize yakın bir Jane sunmayı başarıyor. En son Açlık Oyunları serisinde Başkan Snow olarak izlediğimiz Donald Sutherland'de kendine has Mr. Bennet'i oldukça esprili şekilde canlandırıyor. Filmin sürpriz oyuncusu Judi Dench de karşımıza en az düşündüğümüz kadar sinir bozucu Lady Catherine de Bourg'u çıkarıyor.
Film iyi bir uyarlama mı? Hem evet hem hayır. Evet çünkü, karakterlerimiz başarılı oyuncular tarafından canlandırılıyor, çekim mekanları - Mr. Darcy'nin tüm zamanların en büyük arzu nesnelerinden olan Pemberley'si başta olmak üzere - gözlerimize ziyafet çektiriyor, geniş açılı çekimler, farklı kamera açısı kullanımları filme can veriyor, müzikleri insana kitabı yeniden okuma isteği verecek kadar eşsiz ve "Austen" tınlıyor. Hayır çünkü, beyaz perdede sıkıcı olmayan bir tempo uğruna geçişler hızlı, sadece filmi izleyen biri kurguda rahatlıkla geçiştirmeleri görebilir ve tüm zamanların en güzel hikayelerinden birine karşı pek de hoş olmayan düşüncelere kolaylıkla kapılabilir. Neyse ki karmaşık bir karakter ağı ve yavaş olay öyküsü altında ezilmek istemeyen film romandan sapmıyor, temelde romanın okuyucusuna gülümsüyor. Özellikle romandan birebir alınmış repliklerle ortaya Austen severleri mutlu edecek bir görüntü çıkıyor.
Yine kitabın çevirmenlerinden Hamdi Koç'un nokta atışı ifadesiyle bitirelim yazıyı: "Gurur ve Önyargı okur için hayati şeyler ifade eden, zamanın üstesinden gelmiş, kalbin gücüne ve ölümsüzlüğüne ait az sayıdaki romandan biridir."
Geçmiş aldığımız nefeslerin toplamı mıdır? Peki ya kalp
atışlarımızın, adımlarımızın, göz kırpışlarımızın? Geçmiş “geçmiş” midir ya da?
Geçebilir mi? Kendi içinde bir “evren” barındırsa da bulunduğu evrende bir toz
parçacığı kadar bile yer kaplamayan insanoğlunun hayata tutunma çabası belki de
gelmiş geçmiş en büyük macera. Sonsuzluğun içerisinde her bir insanoğlunun yer
alma hikâyesi mucizelere inanmak için geçerli bir sebep değil mi? Boyhood’u
büyüleyici bir film yapan da işte bu. Hayat denen kısa süre sonsuzluğun en
güzel çağına şahit olmaya çağırıyor bizi: Çocukluğa.
Gökyüzüne bakan Mason’ın bakış açısıyla başlıyor Boyhood.
Fonda “galaksiler arası” bir grubun, Coldplay’in, en efsane şarkılarından biri
olan Yellow’la gökyüzünü seyre dalmak, sinema tarihinin en etkileyici
başlangıçlarından biri olsa gerek. Yönetmen Linklater, bir anlamda her şeyi
özetliyoruz aslında: Bulutların bembeyaz güzelliğine ve mavi sonsuzluk denizine
bakan masum bir oğlan çocuğu, hayat denen bu eşsiz maceraya panoramik bir bakışı
temsil ediyor.
Boyhood ana eksenine Eller Coltrane’nin canlandırdığı Mason
karakterini koyuyor. Mason, filmimizin başında ufak bir oğlanken film
sonlanırken onu üniversiteye giden genç bir delikanlı olarak izliyoruz. Filmin
en şaşırtıcı ve benzersiz yanlarından en büyüğü belki de bu: Bu film 12 senede
çekildi. Çocuk karakterlerimiz için büyüme, erişkin karakterlerimiz için de bir
olgunlaşma hikayesi var karşımızda.
Film her bir karakterine hak ettiği yeri vermekte çok
başarılı. Bir hayat replikası olarak Boyhood, bu anlamda hiç zorlanmıyor. Her
karakterin Mason etrafında yol alışlarını değil de “onunla birlikte”
geçirdikleri değişimi izliyoruz. Ama Mason bir başka. Dünyaya her daim meraklı
gözlerle bakan, ilkokulda sınıfta habire pencereden dışarıyı izlediği için
uyarılan, kelimelerinden çocuksu bir bilgelik akan ama asla şımarıklık ve
yapmacıklık içermeyen Mason’ımızın babasıyla diyalogu belki de tüm bunları
anlatıyor:
“-Baba, dünyada gerçek
sihir yok, değil mi?
-Nasıl yani?
-Periler gibi falan.
Hepsi sadece uydurma…
-Bilmem. Perilerin
balina gibi bir şeyden daha sihirli olduğunu nereden çıkardın? Anlıyor musun,
sana okyanusun altında sonar kullanıp şarkılar söyleyen dev bir deniz memelisi
olduğunu anlatsam, “O kadar büyükmüş ki kalbi bir araba kadar” , “Damarlarının
içinde sürünebilirsin!” desem ne düşünürdün? Sihir gibi olduğunu değil mi?
-Evet
-Ama şu an dünyada
peri falan yok değil mi?
-Hayır, teknik olarak
yok.”
Boyhood, benim için ayrı anlamı olan bir film. 90’larda
çocukluğunu yaşayan biri olarak huzur, hüzün ve melankoli karışımı bir duygu
hissetmemem elimde değildi. Boyhood’u özel kılan, tam da o zamanları
“yansıtması” değil, tam da o zamanların olması. Mason’un uzanıp renkli tüplü
televizyonda çizgi film izlediği sekanslar, kardeşi Samantha’nın Britney
Spears’ın şöhretin zirvesine tırmandığı ve “teenage” idol olduğu zamanların
nişanesi olan “Oops… I Did It Again” şarkısını söylediği anlar,Amerika-Irak Savaşı, sadece Amerika’da değil
tüm dünya çocuklarının dimağlarında yer edinmiş eski Amerikan başkanı Bush’ın
“icraatları”, video oyunları, “sanal bebek”ler, sessiz sinema oyunu ve belki de
bizim yaş grubumuzu ne kadar büyüsek geçmişe götürecek Harry Potter serisine
bir gönderme… Tüm bunlar o kadar naif ve gerçekçi ki, Linklater 90’ların
çocuklarının hayatına “büyülü gerçekçi”ve zamansız bir anı oluşturmaya çabaladığını ve bu çabasında da başarılı
olduğunu söylememek mümkün değil.
Patricia Arquette’ye gelecek olursak, hayat verdiği Olivia
karakteriyle de aldığı Oscar’ı fazlasıyla hak ediyor. Olivia, her şeye rağmen
hayat tutunmaya çalışan, yanlış evlilikler yaptığına şahit olduğumuz ve
çocuklarıyla büyüyen bir an
ne. Onun hakkında daha fazla konuşmadan önce belki
de şu repliklerine bakmak en doğrusu:
“Gerçek bu! Ben bir
anneyim. Sorumluklarım var. Ben de kendime vakit ayırmak isterdim. Gidip
kahrolası bir film izlemek isterdim. İstemediğimi mi sanıyorsun? Yemeğe çıkmak
, bara gitmek isterdim. Nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyorum! Birinin
çocuğuyken birden çocuklarımın annesi oluverdim.”
Olivia, hayattan istediklerini almaya çalışırken bir yandan
da çok sevdiği çocuklarını büyütmeye çalışan bir anne ve yönetmen Linklater’ın
bu noktada anne fedakarlığı kavramına dikkat çektiğini görmekteyiz. Film,
toplumsal olarak üzerine yüklenen bu fedakarlık rolünde annelerin ne kadar
ezildiğini ve kendine ait hayatının olmasının bir lüks addedildiğini dramatik
bir şekilde dile getiriyor. Bunu yaparken de gerçekçiliğin topuzunu melodrama
kaçırmamayı başarıyor. Olivia, hayatın ona verdiği-vermediği desteklerle yoluna
bir anlamda yalnız başına devam eden bir karakter. Filmi bir “annenin çocuğu”
etiketiyle izleyen herkesin düşüneceği ve kendine soracağı çok şeyler var.
Arquette’nin oyunculuğun zirve yaptığı anda söyledikleri ise hikaye içinde
hikaye yaşamlarımızın en sorgulatıcı anlarından biri oluyor:
“Neyi fark ediyorum
biliyor musun? Hayatım böyle geçip gidecek. Bir dizi dönüm noktası: Evlenmek,
çocuk sahibi olmak, boşanmak, disleksi olduğunu sanmamız, sana bisiklete
binmeyi öğretmem, yine boşanmam, yüksek lisans diploması almam, nihayet
istediğim işe girmem, Samantha’yı üniversiteye yollamam, seni üniversiteye
yollamam. Sırada ne var biliyor musun? Kahrolası cenazem.
Sadece daha fazlasını
ummuştum.
Linklater filmlerinin vazgeçilmezi, Before
Sunset-Sunrise-Midnight üçlemesinden hatırlayacağımız Ethan Hawke, Boyhood’da
muhtemelen kariyerinin en keyifli rolünü oynuyor. Doğallığı ve samimiyetiyle hikâyeye
çok şey katan Hawke, baba rolünün hakkını veriyor. Bu baba figürü, anneyle ayrı
olsa da çocuklarıyla bağlarını her daim sıkı tutmaya çalışan ve hayatla
cebelleşen bir annenin yanında çocukların ruh sağlığını için bir denge unsuru
gerekliliğini karşılıyor. Linklater bize hatalarıyla doğrularıyla sevgi dolu
bir baba figürü çiziyor. Mason’ın lise mezuniyetinden sonraki günlerde
babasıyla yaptığı anlamlı konuşma da filmin “highlight”larından:
“-Peki ne anlamı var?
-Neyin?
-Bilmem, tüm bunların,
her şeyin.
-Her şeyin mi? Ne
anlamı mı var? Ben biliyorsam senin olsun. Kimse de bilmiyor, tamam mı? Sadece
idare ediyoruz. Güzel olan bir şeyler hissetmen, buna sıkı tutunmalısın.
Ciddiyim, yaşlandıkça hislerin köreliyor. Nasır bağlıyorsun…”
Mason’ın anne ve babası hayat maceralarında olgunluk
çağlarının sancılarını çekerlerken Mason’ın da kendini tanıma ve anlamlandırma
süreci içine girdiğine ve “büyüdüğüne” şahit oluyoruz. Daha ilk sahnede boncuk
gözleriyle gökyüzüne anlam arz eden bakış fırlatan bu ufaklığın hayatın
anlamını sorgulayan bir gence dönüşmemesi mümkün mü? Mason, lise aşkıyla
yaptığı konuşmalar senaryonun onun karakterini yansıtmada zirve yaptığı
noktalar oluyor:
“-Peki kimsenin seni
kontrol edemediği mükemmel bir dünya olsaydı ne fark ederdi? Ne değişirdi?
-Her şey. Sadece
istediğim her şeyi yapabilmek istiyorum, çünkü o zaman yaşadığımı hissediyorum.
Bir normallik yanılsaması yaşamaktansa…”
Boyhood, “büyüyen” bir film olma ayrıcalığını arka planda
zaman akışı hissiyatını koruyarak seyirciyi odaklıyor. Bir yanda küçük bir
kızken Britney Spears hayranı olan Samantha’yı ergenliğinde Lady Gaga dinlerken
buluyoruz, diğer yanda ise bizim her yaşı derinlikli yaşayan Mason’ımızın
ağzından Linklater’ın günümüz sosyal medya ve insan ilişkileri konulu
düşüncelerini dinliyoruz:
“Sonunda olayı çözdüm.
Bence her şey cyborg ve robot yapmanın fazla pahalı olduğunu fark etmeleriyle
başladı. Masrafları karşılamak imkânsızdı. Onlarda insanların kendilerini
robota dönüştürmesine izin vermekte karar kıldı. Şu anda yaşanan bu!
… Geçen gün bir yazı
okudum. Gelen kutumuzda yeni e-posta sesi duyduğumuzda beynimizde dopamin
salgılanıyormuş. Beynimizin yıkanmasına izin verdiğimiz için kimyasal olarak
ödüllendiriliyoruz sanki. Nasıl bir şeytanlık bu? Yanmışız biz…
… Sadece hayatımı bir
monitörden yaşamamayı denemek istiyorum. Gerçek etkileşim istiyorum. Gerçek bir
insanla, koyduğu profille değil.
Sabahtan beri
telefonunu kontrol ediyorsun, peki asıl amacın ne?”
Filmin tüm bu samimi ışıltıya sahip oyuncuları ve gerçekçi
ve çarpıcı kurgusunun yanı sıra mekan ve nesne kullanımı da görsel bir zevk
veriyor. Özellikle Amerika’nın doğal güzelliklerine şahit olduğumuz panoramik
çekimler ve bu panoramanın arasında doğanın bir parçasına dönüşen
karakterlerimizin inanılmaz estetik bir hava yarattığını söylemeliyim. Ayrıca filmin harika müziklere de sahip olması tüm bu şiirselliği ete kemiğe büründürüyor.
Özetle Boyhood tam anlamıyla seyirciler için bir “deneyim”.
Bir ailenin hikayesi bu ve aynı zamanda hepimizin gerçekliği. Adına hayat
dediğimiz bu kısa süreli sonsuzluğu bu kadar sihirli yapan da bizim hikayelerimiz
değil mi?
“Normal olmadığının
farkındayım, ama kim normali sevmiş ki?”
Belki de ilk olarak söyleyip kurtulmak gerek: Bu film bir Oscar
aldı. The Imitation Game, Akademi tarafından “en iyi uyarlama senaryo” dalında
ödüle layık görüldü. Konu Oscar olunca ön yargıyla yaklaşan ve Akademi’yi klişe
seçimler yapmakla eleştirenleri düşününce, belki bu noktada bu “etiket”ten
kurtulup filmin sahneleri arasında kaybolmak gerekir diye düşündüm. Hadi
şimdilik gelin bırakalım filmin bu “yeni imajı”nı ve İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Enigma’sını
çözen deha Alan Turing’in puslu dünyasına bir adım atalım:
“Sorun elbette ki
havuçlarla başladı. Havuçlar turuncu, bezelyeler ise yeşildir. Temas etmemeleri
gerekir.”
Turing’in çocukluğuna, okul yıllarına inen sekans serisi bu
sahneyle başlıyor. Yemekhanede büyük bir dikkatle bezelyeleriyle havuçlarını takıntılı
bir biçimde ayıran izole edilmiş bir çocuk var karşımızda. Ve böyle bir avın
peşine düşmekte geç kalmayan okulun “zorba” tipleri. Çocukların birbirine
yaptığı şiddetin dramatiklik dozu seyirciyi üzme görevini başarıyla yerine
getiriyor. Bu noktada Turing’in ağzından film boyunca iki kere duyduğumuz ve
filmin “highlight” repliklerinden birine şahit oluyoruz:
“İnsanlar neden
şiddeti sever biliyor musunuz? İyi hissettirdiği için tabii ki. İnsanlar
şiddeti son derece tatmin edici bulurlar. Ancak tatmin yok olunca eylemin içi
de boşalır.”
Belki de bu nokta da filmin en önemli karakteri karşımıza
çıkıyor: Christopher. Turing’in en yakın arkadaşı ve gelecekte yapacaklarının
zihinsel temellerini atan saf çocukluk aşkı. Christopher’la aralarında geçen konuşmalar
senaryonun özellikle üstünde durduğu bir nokta. Temelde tüm bu geriye dönüşler aynı
amaca hizmet ediyor: Turing’i Turing yapan onu dört bir tarafı nefretle
kuşatılmış yalnızlık hissinden kurtaran ve saf sevgi, destek ve merhametini
veren Christopher.
“-Beni dövmelerinin
tek sebebi onlardan daha akıllı olmam.
-Hayır, seni
dövmelerinin sebebi farklı olman.
-Annem yalnızca tuhaf
ördeğin teki olduğumu söylüyor ve kesinlikle haklı
-Fakat biliyorsun
Alan, bazen kimsenin hayal edemediği
şeyleri hayal edip yapan insanlar vardır.”
Bu noktada üzerinde dönüp duracağımız düşünce patikamızın
varmak istediği yere bakışlarımızı çevirmek en doğrusu olacak. Dışarıdan
sorunlu ve zavallı olarak yaftalanan yapayalnız bir dahi ve “Christopher”
imgesi The Imitation Game’in film boyunca farklı açılardan ele almaya çalıştığı
eşcinsel bir aşk. Kendi hissiyatım, filmin bu konuda vermek istediği genel
hissiyatın şu olduğu: “Lütfen ön yargılarından sıyrıl ve anlamaya çalış.”
Filmin büyük dramı bu noktadan başlayıp “tarihi bir gerçeklikle” sonlanıyor.
Eşcinselliğin “ahlaka aykırı davranış” olarak yasalarca cezalandırıldığı bir modern(!)
İngiltere ve hapse girmektense hormonal tedaviyle kimyasal hadımı seçen,
sonrasında yaşadığı yıkıcı sürece dayanamayıp intihar eden Turing üzerinden
belki de şimdilerde kendini hoşgörü timsali ilan eden batı dünyasını kendisiyle
yüzleştiriyor. Bu noktada kelimeleri kullanmakta zorlanıyorum, bu bıçak sırtına
döndürülmüş hassas meseleyi makro düzlemde ve üstünkörü konuşmak “ahkâm
kestiğimi” hissettiriyor.Durup
düşünmemiz gereken şu, eşcinsellerin hayatları üzerinde tahakküm alanını
genişletmek isteyen bir toplum ve genel geçer dünya görüşü elbette ki bir adım
uzaktan tek belirleyici değişken olarak gözükmekte olsa da bu bireysel bir
mesele. Tek tek her bireyin dramını ele almadan, anlamaya çalışmadan sosyolojik
kuramsal çözümlemeler yapmak; 41 yaşında kaybedilen bir dehaya vereceği nişanla
kendini aklamaya çalışan İngiliz kraliyetinin yaptığından pek de farklı
gözükmüyor.
Özetle The Imitation Game, toplumların “öteki” olarak
gördüğü bir kesimin ön plana çıkmış bir mensubunun dramını ele alarak bu konu
hakkında kendince bir şey söylemek isteyen bir film. Beğenirsiniz,
beğenmezsiniz, ele alış biçimini üstün körü bulursunuz, her şey mümkün. Yalnız
unutulmaması gereken bir şey var: Hikâyelerdir bizi birbirimize yakınlaştıran,
ön yargılarımızdan sıyıran. Kendi aczimizi idrak ettirip sonsuz evrendeki
hoşgörüsüz bakış açımızın ne kadar sığ olduğunu gösteren. Dünyayı daha güzel
bir yere getirmek birbirimizi anlamaktan geçiyor elbette ve bu seyrüseferimizde
bize eşlik eden her sanat eseri de desteği hak ediyor. Bu noktada söylemek
istediklerimi Turing’in dostlarından Joan’ın sözüyle bitirmek en güzeli belki
de:
“Normal hiç kimse bunu
yapamazdı. Biliyor musun, bu sabah, sen olmasaydın şu anda var olmayacak şehrin
birinden geçen bir trendeydim. Sen olmasaydın muhtemelen ölmüş olacak bir
adamdan bilet aldım. Tüm konularda bilimsel araştırma yapabiliyorsam, yalnızca
senin sayende. Şimdi normal olmayı istiyorsan, emin ol ki ben istemezdim. Öyle
olmadığın için dünya son derece iyi bir yer.”
Filmin fikri altyapısını oluşturan bir diğer olgu ise bilim
insanlarına karşı devletin ön yargısı ve bilime destek olmak yerine altında
çapanoğlu arayan devlet büyükleri(!) . Turing’in büyük emeklerle yaptığı
makinesini korumaya çalıştığı sahneler filmin en dramatik anlarından birisi. Evet,
bu noktada diyeceğimiz şu: Bu bir dram. Her yandan kösteğe uğramış Alan’ın
yüzünün güldüğü anlara nadiren rastlıyoruz. Tampon görevi ise Keira Knightley’in
canlandırdığı Joan Clarke karakteri oluyor. Filmimizin erkek egemen dünyasında
kendisine yer edinmeye çalışan zeki ve etkileyici Joan, Alan’ı bir anlamda
ehlileştiriyor ve hayatın güzel yüzünü görmesini sağlamaya çalışıyor.
Huysuzluktan vazgeçip etrafındaki insanlara “intikam alır gibi” davranmaması
gerektiğini öğretiyor. Tam bu anda oyuncuklardan bahis açmak gerekiyor. Keira
Knightley kendisine verilen rol kalıbı içerisinde hareket ediyor ve filmin
kısıtlı sayılabilecek sürede çok şeyi anlatmaya çalışmasından nasibini alıyor.
Bu yüzden ön plana çıkacak bir oyunculuktan ziyade güzel bir eşlikçi kıvamında
kalıyor.
Alan Turing’i canlandıran Benedict Cumberbatch filmin ona
sunduğu her avantajı kullanıp, boşlukları dolduran bir oyunculuğa imza atıyor.
Karakterine gerçek anlamda hayat veren Cumberbatch konuşması, mimikleri ile
imzasını atıyor. Son sekanslarda yer alan Knightley’le karşılıklı oynadığı
sahne ise kişisel sinema tarihimde hafızamdan asla kazınamayacak sahnelerden.
Filmin insani duygulara hitap eden yanı elbette beni daha
çok çeken kısmı ama filmi “koşturan” macera ve gizem unsurlarını da unutmamak
gerek. Filmimize başka bir taraftan bakarsak bu bir şifre çözme macerası,
kriptografi sanatının ve günümüz bilgisayarlarının temelinin atıldığı bir
bilimsel yolculuktan can alıcı kesitler. Film üç zamanda gelip giderken
şifrenin nasıl çözüleceğini de size merak ettiriyor. Bilimin getirdiği
çözümlerin insanın içinde uyandırdığı o yadsınamaz mutluluğu size hissettirmeye
başaran sahneler de mevcut.
Son tahlilde filmin eleştirebileceğim tek noktası kısa
sürede çok şey anlatmaya çalışması. Kurgusal bağlam bir yana değinmek istediği
sosyolojik ve toplumsal problemler, arka planda yalnızca bir süs gibi kalan savaş
gerçeği… Elbette film Turing’i odağına alıyor ama bazı noktalarda da “Madem
göstermeyecektin neden hatırlattın?” dedirten noktalara değiniyor. Kendi adıma
konuşacak olursam The Imitation Game’in tadı damağımda kaldı.
Film Akademi’nin zaaflarından yararlanıp mı bu ödülü aldı
diye düşünmek sizin kararınızda ama ilk başta dediğimi en sonda da söylemek
gerek. Bırakın ödülü bir kenara ve yalnızca hikayeye odaklanın. Bu dünyada olma
sebebimiz de hikayeler toplamak değil mi zaten?
“-Ne okuyorsun sen?
-Kriptografi hakkında
bir şey.
-Gizli mesajlar gibi
mi?
-Gizli değil, harika
olan kısmı da bu. Herkesin görebileceği mesajlar ama anahtarı yoksa kimse ne
anlama geldiğini bilemez.
-Konuşmaktan ne kadar
farklı?
-Konuşmak mı?
-İnsanlar
birbirleriyle konuşurken ne demek istediklerini asla söylemezler. Başka bir şey
söylerler ve senden yalnızca ne demek istediklerini anlaman beklenir.”