26 Ağustos 2010 Perşembe

Mahrem - ELİF ŞAFAK


“Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!”

Elif Şafak külliyatı maceram Mahrem'le devam ediyor. Her kitabını beğenerek okuduğum Elif Şafak, Mahrem'de tüm genellemeleri yıkarak bambaşka bir eser çıkarıyor karşımıza.

"Uyumsuzluklara ve toplumun bunlara nasıl baktığına dair çok katmanlı bir metin. Sıradışı, sanrılı bir roman..."

-Kirkus Reviews


Mahrem ne tam bir roman ne de bir konuyu derinlemesine inceleyen araştırmacı bir metin. Her ne kadar yayınevi tarafından zorunlu olarak "roman" kısmına alınsa da aslında bu ikisinin arasında, alışılageldik sınırlamaların dışında bir kitap.Kabına sığmıyan bir eser Mahrem. Çok ilginç bir kurguya sahip. Alaaddin'in halısı gibi önünüze açılan diyarlara ne gerçek ne masal gözüyle bakabiliyorsunuz. Kitabın rüzgarına bir kapıldığınızda kendinizi ummadık yerlerde bulabiliyorsunuz. 1999 İstanbul'undan 1999 İstanbul'una uzanan, arada binbir türlü karakterin girdiği, yer ve zamanın mekik dokuduğu kitapta Elif Şafak'ın büyülü anlatımı önemli bir yer tutuyor. Mahrem'i baştan kurgulayarak yazmadığını şu sözlerle belirtiyor Elif Şafak:

"Mahrem'i yazarken kendimi tamamen yazımın akışına bıraktım. Romana başlarken nasıl biteceğini bilmiyordum, sezgilerimle ilerledim. Okuru şaşırtan her dönemeç beni de şaşırttı diyebilirim..."

Bir nevi kapıları ardına kadar açık bir saray.Okuyucu romanın içinde istediği gibi dolaşabiliyor. Her olayı kendine göre yorumlayabiliyor. Her okuyucusuna gizli geçitler sunan yaramaz bir çocuk gibi Mahrem.

"Kurgudaki iç içelik, açık bırakılan uçlar ve benzetmelerin yorgunluğuna bakılırsa, Mahrem dikkatli bir okura gereksinim duyuyor.
Evet sanırım öyle. Ama ben yazmaya başlarken böyle bir niyet taşımıyordum. Seçkincilikten hoşlanmıyorum. Öte yandan her metnin farklı okumalara açık olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Mahrem gibi bir metnin... Bu da demektir ki salt ve mutlaka doğru olan bir okuması yok Mahrem'in. Belki aynı insan bile farklı okumalarda farklı anlamlar çıkartacak. O yüzden farklı okumalara, yorumlara açık olmak gerektiğine inanıyorum."

Kitabın karakterleri Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi, Be-Ce, şişman ama oldukça şişman bir bayan, Samur-Kız, La Belle Anabelle hepsi özenle yazılmış karakterler.Kendinizi Samur-Kız'ın çirkinliğine üzülürken, La Belle Anabelle'nin güzelliğine öykünürken de bulabiliyorsunuz. Empati kurmak işten bile değil.

Mahrem sıradışılığını her sayfada gösteriyor. Hikayeleri anlatırken "BURAYI GEÇEBİLİRSİN ASLINDA, OKUMANA GEREK YOK!" diyebiliyor. Bölüm adları çok ilginç, belki de "Mahrem"i "Mahrem" yapan da onlar:

"Bir - Yum Gözünü... İki - Aç Gözünü... Üç - Sobe! İki! Bir! Sıfır!"

Geri sayım numaralı bölümler "Ya olmasaydı?" diyor ve adeta başa saran bir kitap daha ortaya çıkarıyor.

Mahrem'i okuyunca görmenin ve görülmenin ne denli önemli olduğunu anlıyorsunuz. Bir de bakmışsınız hayatta çoğu şey görme üzerine kurulu. İnsanların hayatını etkiliyor, az buz bir şey değil yani...Çirkinlik de güzellik de onun başının altından çıkıyor. Okuduktan sonra etrafınıza kem nazarla bakmaya zorlanıyorsunuz , görünüşleriyle ve o anki davranışlarıyla değerlendiremiyorsunuz kimseyi. İyi ki de okumuşum, bu özellikleri bir nebze artırabildiysem ne mutlu bana :

"Ne denli çirkin olursa olsun seyirlik olan, hakkı vardı görülmeye, gözden ırak kalmaya. Hem gözden ırak kalabilseydi eğer, bu kadar çirkin olmazdı zaten."

Kitabın ilk iki bölümü aynı iskelete sahip. İlk kısım kadınların dünyasını, diğeri ise erkeklerin dünyasını anlatıyor vişne çadırın esrarlı kapısını aralayarak. Aynı olayların farklı bakış açılarıyla büsbütün değişebildiğini gösteriyor bizlere. Bir başka ayrıntıysa Osmanlı'nın batılılaşma sürecine ve modernitiye eleştirel bir bakış açısı sergilemesi. "Memalik-i Osmaniye komşunun bahçesinden elma aşıran bir çocuğun telaşıyla arkasına bakmaya cesaret edemeden Batılılaşırken..." diye başlayan cümlelerle aslında bunun altında yatan sebebin de görmek olduğunu söylüyor.

Kontrast'ı takip edenler bilir, Elif Şafak'ın betimleme gücüne hayranımdır. Mahrem'de iki pasta betimlemesi var ki parmakları yedirtecek cinsten. Sırf bu yüzden bile kitabı almanızı tavsiye ettiğim Mahrem için Elif Şafak binlerce "eline sağlık"ları hak ediyor!

Kitabın en can alıcı noktası hem metinden ayrı hem bağlantılı, hem gelişigüzel hem nizamlı Nazar Sözlüğü. Be-Ce'nin yazdığı sözlük bizlere görmenin ve görülmenin ucunun nerelere ulaşabileceğini gösteriyor. Aşk'ın Kırk Kural'ının sinyallerinin burada verildiğini söyleyenler var dipnot olarak söyleyeyim. Nazar Sözlüğü'nden birkaç madde, en beğendiklerimden bazıları:

“Yaşam: Yaşamı görmek için, ayna tutarız ağzımıza. Yaşamı göremesek bile, yaşadığımızı biliriz ayna buharlanınca.”

“Gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka “gözbebeğim!” diye hitap edilir.”

“Ay Tutulması: Gökyüzündeki Ay yeryüzündeki insanların gözlerinden saklanmayı başarır bazen. Hazır kimse görmüyorken, pudrasını tazeler.”
Mahrem gerçekten de Çağdaş Türk Edebiyatı'nın okunması gereken kitaplarından biri. Sürprizlerle dolu Mahrem'i her edebiyat severe tavsiye ederim.
"Kırk yamalı tek iplikli bir şaman kisvesi gibiydi
ayna kırıklarındaki aksi
İpliği çekince dağılacaktı, dağıldığında
bile bir aradaydı.
Gelişigüzel saçılmıştı,
Gelişigüzelliğinde bile bir nizam vardı."

Kapak tasarımı da çok şık, insanın elinde taşıyıp herkese gösteresi geliyor.
Bu arada İngilizce olarak "The Gaze" adıyla da yayınlanmış Mahrem. Sözlükten baktım gaze "dik dik bakmak, rahatsız edici bakış" anlamlarına geliyormuş, meraklısına... The Gaze'in kapağı da vişne rengi çadırdan ve masalsılıktan esinlenilmiş Türkiye'de de kullanılsa güzel olurmuş vesselam.

Elif Şafak'a ve DK'ya teşekkürler.
Puan:5 üzerinden yıldızlı 5 hem de en parlak ziyalısından.
Edebiyatla kalın.
Kubilay

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kirâze - SOLMAZ KÂMURAN


Kadınlar. Gerçekten de tarihin akışını etkileyen unsurların en önemlisi. Çünkü ister köle olsun ister imparator -ne kadar mantığıyla hareket ettiğini söylersen söylesin- âşık olduğu kadının etkisi altında kalır elbette. Üstüne üstlük bahsettiğimiz kadın Safiye Sultan, Hürrem Sultan ya da... Kirâze gibi biriyse!

Kirâze hırsı, zekası ve çekiciliğiyle Osmanlı haremini - ve tabii ki de Devlet-i Aliyye 'yi de ! - etkilemiş Yahudu biri. Kocasının kuyumculuk kartvizitini kullanarak haremi, Hürrem Sultan'ın gönlünü kazanmakla başlayıp, tek tek ele geçiren Kirâze aynı zamanda da Safiye Sultan'ın akıl hocası ve sırdaşı. İktidârın, zenginliğin, cazibenin ve şehvetin "kitabını" yazmış biri adeta. Osmanlı'dan Venedik'e , İngiltere'den Fransa'ya onun adı herkesin kulaklarında. Osmanlı'yla ticaretin anahtarı onun ellerinde. Politika kirli iştir derler ya, bir de buna harem cephesi eklenince hüsranlı sonlar baş gösterir. Kirâze'nin de öyle oluyor velhasıl, 88 yaşında sipahi isyanı onun sonu oluyor.

Roman sadece Kirâze üstüne kurulu değil. Yanlış anlaşılmasın roman adeta "tarih yazıyor", Kirâze ve ailesi bizim için olayları onların gözünden izlediğimiz kişiler. İspanya'dan kovulan binlerce Sefarad Yahudisi'nin yaşam mücadelesininden başlayarak Osmanlı ve diğer birçok ülkenin tarihinin azımsanmayacak bir kısmını kaplayan bir roman.

Kitap Sefarad Yahudileri'nin hayatını gözler önüne seriyor. Yahudi geleneklerinden (barnitzba vb.) mutfağı ( boyos vb.) ve diline (Ladino) kadar başarılı bir anlatım içeriyor. Aynı zamanda Yahudilerin Osmanlı ve Avrupa saraylarının dinsel, ekonomik ve politik hayatını nasıl yönlerdiğini çok canlı bir şekilde gözler önüne seriyor:

"Ama sizi daima hatırlayacağız İspanya kralı ve kraliçesi, tıpkı daha önce bize kötülük edenleri hatırladığımız gibi. Sizden intikamımızı tarih kitaplarından alacağız. Adınız sonsuza kadar lekelenecek, bunu hiçbir ordu yapamazdı size. Sizi ve korkunç fermanınızı sonsuza kadar unutmayacağız."

Katolik ve Protestan çekişmelerini, sultanların ve kralların bilinmeyen yönlerini, haremin acımasızlığını, İngiltere kraliyetini, Anna Boleyn'i, Tudors'ları, Venedik karnavallarını, isyanları, uslanmaz yeniçerileri, yakıp kavuran İstanbul yangınlarını, 1509 Büyük İstanbul Depremi'ni, papalığın iç yüzünü, ensest ilişkileri, şehvet dolu aşkları ve bunların fazlasını Kirâze'de bulabilirsiniz...

Kitabın bölümlerinin tarih tarih ayrılmış olması takibi kolaylaştırıyor ve bir nevi günce havası sağlıyor. Yer yer olayların belirtilmesi de olaya derin bir tarihi araştırma havası veriyor. Kitabın ilk sayfalarında verilen harita çok kullanışlı, olayların coğrafyalarını takip etmek güzel bir ayrıntı.

Entrika sevenler için biçilmiş kaftan, aynı zamanda çok da şaşırtıcı olaylar yer alıyor. Kitabın sürükleyiciliğini sağlayan temel olaylardan biri tesadüfler serisi üzerinde yürüyor. Yaşanan her bir olay insanı ters köşeye yatırıyor, büyük de bir trajedi içeriyor. Kitabın sonunu merakla bekleten cinsten.

Karakterler bol, akılda kalıcı. Tanıdık simaları da bulabilirsiniz, Kanuni, Yavuz ve Hürrem gibi...

Solmaz Kâmuran ilk defa okuduğum bir yazar. Çok beğendim ve başarılı buldum. Anlatımı akıcı. Ve aradığım en önemli özellik sanatsallık içermesi. Betimlemeler - bilhassa İstanbul betimlemeleri- usta elinden çıkma. Okuru derinden sarsan muhteşem bir resim çiziyor.

Daha çarpıcı kapak tasarımı olabilirdi. Çünkü hepimiz hakkında pek bilgi bilmediğimiz kitapların kapağından etkileniyoruz az biraz. Daha albenili bir kapak satışı artırır. Düzenleme yapılmalı bence çünkü bu kitap okunmayı ve çok satılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Solmaz Kamuran'a ve İnkilâp yayınlarına teşekkürlerimi sunarım.

Puan :4,5'tan 5.

Edebiyatla kalın...


Kubilay

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Tatile Merhaba, Bloga Kısa Bir Ara!


"Tatile merhaba mı, tatil başlayalı yıl oldu?" tarzında sorular duyar gibiyim. Hayır haşmetmeabım benimki yeni başlıyor. Şu ana kadar dolu dolu vakit geçirsem de Adana'nın fokur fokur kaynatan, şıpır şıpır ter döktüren, klimacıları zengin eden sıcağıyla aramız pek iyi sayılmaz ...

Yine de memleketimiz şikayet etsek de severiz keratayı. Ama bir deşarj olmak lazım efendim, bir rahatlamak. Anneannemin Mersin - Silifke'deki evine keyif yapmaya gidiyoruz inşallah. Çarşamba yolcuyuz Alllah'ın izniyle. Son bir gün... Manisa'dan teyzemler de geliyormuş bu yaz. Bu tatil çok hareketli olacak kanaatimce.

Ne kadar sevinsem de blogumdan kısa bir süre ayrılacağım için üzgünüm. Arada bir yeni yazılar hazırken bilgisayar bulursam yayına devam etmeye çalışacağım ama her şey olabilir :) Bu nedenler ufak bir "görüşmek üzere" yazısı yazmak istedim...

Bu arada iki - üç gündür bir rehavet çöktü bana, kitap kapağı açamadım. Böyle zamanlarda hep pişman ve sorumsuz hissederim. Kitabı her görüşümde içimde "cız" eder... Ama yarın son hız devam. Yoksa bir parçam eksikmiş gibi hissediyorum.

Burayı çok özleyeceğim gerçekten. Kısa sürede kaynaştım "blogger" dostlarımla. Başta Lale'nin Bahçesi olmak üzere yazdıklarıma değer verip okudukları için herkese teşekkür ederim. Güveninizi boşa çıkarmayacağım, bir mola vereyim, bir soluklanayım son hız devam efendim...

Sıra kitaplarda efendim... İlk aşamada okumayı planladığım kitaplar şöyle:

  • Kirâze - Solmaz Kâmuran (Okunuyor)
  • Mahrem - Elif Şafak
  • Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç / Melek Sanmıştım Şeytanı - Hüseyin Rahmi Gürpınar
  • Vurun Kahpeye - Halide Edip Adıvar

Bunları bir bitirelim, gerisi Allah kerim :)

Gazete de okuyacağım bol bol, arada bir de ders çalışmak gerekir, müziksiz olmaz zaten , bol bol da fotoğraf dönünce yayınlarım inşallah ...

Şimdi kısa bir ara, sakın bir yere ayrılmayın, devam edeceğiz.

Kendinize iyi bakın, dönüşüm muhteşem olacak :D

Edebiyatla kalın. İyi tatiller.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Yaşadıklarım ve Düşlediklerim - GÜLTEN DAYIOĞLU

"Onunla birlikte gezmenin, onunla birlikte düşünmenin, yazdıklarının arka bahçesinde gezinmenin zevkini yaşayacaksınız."
-Doğan Hızlan

Bazı yazarlar vardır. Bazı "özel" yazarlar... İnsanın hayatını derinden etkileyenler. Gülten Dayıoğlu benim özel yazarlar listemde başı çekiyor.

"Kumluktaki Yavru Martı"yla başlayan Gülten Dayıoğlu serüvenim bana çok şey kattı gerçekten. Kalemimi güçlendiren, mürekkebimi rindane bir edayla satırlarda raks ettiren kitapların çoğunluğu Gülten Dayıoğlu'nun kaleminden. Hayal gücümün hudutlarını genişleten, sevgi titreşimleri yayan kitaplarda hepsi, hala da öyleler.

"Yaşadıklarım ve Düşlediklerim" tam da sloganıyla örtüşen bir kitap: "Yetmiş iki kitap, bir hayat." Kitapta yetmiş iki kitabın yazılış öyküleri, kapak resimleriyle birlikte bölümler halinde veriliyor. Her kitabın, farklı bir doğuş öyküsü var. Hepsinin benzer yanı ise Gülten Dayıoğlu'nun duyarlı kişiliği ve engin hayal gücünün dokunuşları. Bu kitap ne kuru bir biyografi n de kitapların kısa özetleri olarak anlaşılmasın. Gülten Dayıoğlu ve onun kıymetli evlatları kitaplarının doğuş hikayesi Yaşadıklarım ve Düşlediklerim.

Gülten Dayıoğlu okurlarının tümü bu güzelim eserlerin nasıl ortaya çıktığını merak eder. Bu kitap o ihtiyacı da fazlasıyla ve hakkıyla karşılıyor. Gülten Dayıoğlu kitaplarıyla yek vücut olduğunu da fısıldıyor.

"Eserlerimle ben bir bütünüz. Başka bir deyişle, eserlerimin yazılış öyküleri, yaşadıklarımla düşledikleriminin bileşiminden oluşuyor."

"Bir yazar nasıl yaşar?" , "Yazar nasıl olunur?" tarzında sorularınıza da akıllı bir öğrenci gibi cevap verecek türden Yaşadıklarım ve Düşlediklerim. Türkiye'de yayın dünyasının abecesini, öyle kolay kolay yazar olunamayacağını anlatıyor Gülten Dayıoğlu biz okurlarına. Yaşadığı zorlukları da anlatıyor ama en önemlisi de hiç duygu sömürüsü yapmadan:

"Aman diyeyim, duygu sömürüsü olarak algılanmasın. Yaşamımın hiçbir döneminde duygu sömürüsü yaparak başkalarına yükleme yoluna gitmedim. Sanırım, kişisel onurumu koruma içgüdüsü ve kendime olan güvenim beni böyle davranmaya yöneltiyordu."

Bu bilgilerin ışığında diyebiliriz ki Çocuk Edebiyatı'nın Cesur Yürek'i Gülten Dayıoğlu. Yalnızca bu mu? Fedakar bir anne, aşk dolu bir eş, kitaplarına da yavrularına olduğu gibi şefkatle yaklaşan yazar, idealist bir öğretmen aynı zamanda. Ve en önemlisi de okurlarını önemseyen nadide yazarlardan. Kaprisli değil bazıları gibi. İmza günlerini, kitap fuarı ziyaretlerini bile okurlarına hizemt için aşkla şevkle yapan eşi bulunmaz bir insan. Bu gibi "gerçek" iltifatlar karşısında bile böbürlenmeyen alçakgönüllü bir insan.

Özverinin ve fedakarlığın kitabı Yaşadıklarım ve Düşlediklerim. Sevgi dolu bir anne ve başarılı bir yazar kimliği arasında bir insanın hikayesi. Her kitabını ayrı özenen, okuyucaya saygıyla ve en önemlisi de sevgiyle yaklaşan birinin öyküsü. Gülten Dayıoğlu ve o eşsiz kitaplarının öyküsü kısaca.

Önemli bir yapıt Yaşadıklarım ve Düşlediklerim. Benzeri yok edebiyatımızda. Böyle nadide bir fikir nadide bir yazardan çıkar ancak.

Başarılı yazar olmanın kilit noktalarından biri de iyi bir okuyucu olmaktır ama sadece kitapları değil. İyi bir yazar evreni de bir kitap gibi okur. Gülten Dayıoğlu'da bunu şöyle belirtiyor:

"Okuyorum: Elbette düzenli kitap okuyorum. Ancak bununla yetinmiyorum. Başka okumalarım da var. Örneğin; çevreyi, doğayı, dünyayı, insanları, hatta evreni sürekli kitap gibi okuyorum. U çok yönlü okuma eylemine öylesine koşullanmışım ki !... Sanırım, varlığım tüm varlıkları algılama dürtüsüyle donanmış. Hücrelerim sanki sayısız duyargalardan oluşma."

Kitabın üslubu kanaatimce kusursuz. Gülten Dayıoğlu'yla sanki kırk yıllık ahbabınız ya da arkadaşınızla sohbet eder gibi kitap boyu. İçtenlikle, samimi ve sevgi dolu bir anlatım... Bir de Gülten Dayıoğlu okuruysanız her sayfada ona karşı sevginiz katbekat artacaktır eminim.

Gülten Dayıoğlu'nun bu kitabı tüm okurları için vazgeçilmez bir kitap. Daha önce hiç Gülten Dayıoğlu okumamış kişiler içinse Gülten Dayıoğlu'yla tanışmak için büyük fırsat. Kitabı bitirdikten sonra tadı damağınızda kalacak ve tüm Gülten Dayıoğlu külliyatını elden geçirmek isteyeceksiniz. Onun gezilerini okurken her şeyin bir kitap konusu olabileceğini öğreneceksiniz.

Kısacası Yaşadıklarım ve Düşlediklerim yalnız yetmiş iki kitabın öyküsü değil, Gülten Dayıoğlu'nun aşkla kurulmuş ailesinin ve sevgiyle yoğrulmuş hayatının hikayesi.

Kitabın kapak tasarımı da gerçekten Gülten Dayıoğlu'nu yansıtıyor. Çok başarılı bir illüstrasyon. Genelde internette satış bandıyla beraber fotoğrafları var o nedenle sizler için naçizane fotoğrafını çekip kouyorum yanına.

Puan: 5 üzerinde 10 :)

Edebiyatla kalın.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Çay ve Kitap...



Çay... Yurdum insanın vazgeçilmez içeceği. Kahvaltı sofralarının olmazsa olmazı. Ustasının elinde demlenince vezir, aceminin elinde demlenince rezil olan latif lezzet.


Önemli kararlar çay içerken alınır, en alengirli dedikodular çay içerken yapılır, her gün binlerce insan yeni bir güne çay içerek uyanır. "Paşa"sı da vardır, en kallavisinden demlisi de. Misafirlere en güzel ikram, saygı, sevgi ve nezaketin göstergesi.


Kim ne derse desin kanaatimce çay kitap okurken içilir en güzel. O kekremsi lezzet, o buruk tad ağzını ele geçirirken ruhunuzu da kelimeler, cümleler ele geçirir. Bir anlığa başka bir dünyaya dalarsınız çay yudumlarken. Hiç bitsin istemezsiniz o lezzet... Ağzınızdaki buruk tad bardaktaki kardeşlerinden ayrılan çayın canhıraş imdadı, boynu bükük hüznüdür. Belki de o nedendir her yudum çay sonrası yeniden içme isteği. Çayın bittiği andır en zalimi de. Artık yuvalarından koparılmışlardır. O burukluk kolay kolay geçmez. Hallerine üzülsem de biraz açgözlüdür ve egoisttir çay. Yeni bir bardka içine kadar yırtar kendini adeta. Tüm egoistler gibi fazlasını da ister. O nedenledir ki her içilen bardakla beraber çay zevki katmerlenir.


Kokusu da kendine özgüdür. Çay kokusuz ev mi olur yurdumda ? Her yerde bir çay pişer. Nasipleneceğiniz yer eviniz de olabilir, bir kahvede. Veya bir "café", çay bahçesi ... Bir cenaze evi de olabilir, bir düğün de, bir sünnet merasimi de. Tüm geleneklerimizin konuğudur çay.Limonata gibi fazla şen şakrak, serkeş ve zevke düşkün değildir. Yerindedir sevinci de hüznü de. Her daim yanı başımızda olur böylece.


Yanında atıştırmalık bir şeylere uygundur çay. Dostluğa kardeşliğe yatkın. Ama en sevdiği dostu simittir. Susamlarla ağzın içinde yaptıkları raksla hayranlık uyandırırlar.


Her vakit ter-ü tazedir çay. Sabah da içilir, ikindide de... Akşam yemekten sonra da. Kışın da yazın da. Bugün de yarın da. Geçmişte de gelecekte de.


Çayın kokusuyla kitap sayfalarının kokusu birleşerek o bayıltıcı, o enfes kokudur en hoş koku. Çayın dumanıyla kelimelerin ışıltısının kardeşliğidir en güzel görüntü. Çayın fokurdama sesiyle kitabın sayfasının çevrilmesinin dostluğudur en güzel ses. Çayın dudağa kitap sayfalarının parmağa dokunuşudur en güzel his.


"Çay" bu toprakların en nadide konuklarındandır. Keyiftir çay içmek. Hele de kitap okurken...


Çayınızı yudumlayarak keyifle kitap okuyacağınız günler dileğiyle.


Edebiyatla kalın.


Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...