26 Şubat 2016 Cuma

2016 Oscar Maratonu: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Karşınızda Rocky!

Bu sene En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinin En İyi Erkek Oyuncu kategorisinden daha çekişmeli olduğunu rahatça söyleyebiliriz:

  • Christian Bale: 2011'de aynı kategoride The Fighter'la ödülü kucaklayan Bale bu sene The Big Short'taki Michael Burry rolüyle favori adaylarımdan. Mortgage piyasasının "büyük açığını" çözen tek gözü kör çılgın doktor rolünde kendisine hayran bırakan Bale zaten bildiğimiz üzere "değişim" rollerinin adamı. Zaten mükemmel bir kadrodan sıyrılıp bu dalda aday olarak onun seçilmesi ise filmin en iyi performansının ona ait olduğunun göstergesi. Mutlaka izleyin! Heykelciğe gelecek olursak -maalesef- bahislere göre en uzak aday. Bakalım halihazırda var olan Oscar'ı onun adaylığını nasıl etkileyecek. 

  • Mark Ruffalo: 2015 ve 2011'de de aynı kategoride iki kez aday olmuş Ruffalo, bu sene efsane bir gazeteci tiplemesi Mike Rezendes rolüyle Spotlight'ın adayı. Yılın filmi olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Spotlight'ın sağlam kadrosunun en önemli parçalarından biri oluyor. Ayrıksı ve haşarı rolü ve kendisinden görmeye alışkın olmadığımız saç kesimi ile "acar gazeteci" Mike Rezendes'i hakkıyla canlandırdığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Oscar'a uzaklığı Bale'e eş değer seviyede. 
 
  • Tom Hardy: Bu sene Mad Max: Fury Road'ı da düşününce Hardy için oldukça bereketli bir yıl olmuş gözüküyor. Hardy bu daldaki adaylığını The Revenant'taki DiCaprio eşlikçiliğiyle alıyor. Kötü adamımız John Fitzgerald'e hayat veren Hardy, Mad Max'teki senaryo zincirinden kurtulunca ne kadar başarılı olduğunu gösterme şansı yakalıyor diyebiliriz. Heykelciği alma ihtimali ortalama seviyede. 
 
  • Mark Rylance: Bu sene aynı kategoride BAFTA'yı kucaklayan Rylance Bridge of Spies'ta harika bir performans sergiliyor Rus ajanı Rudolf Abel olarak. Açılış sekansından itibaren bu filmin unutulmaz karakterinin kendisi olacağını gösteriyor. Tom Hanks'le harika bir uyum yakalayıp oyunculuklarını ikiye katladıkları anlardaki seyir keyfi gerçekten çok büyük. Hepimizin kulağında devamlı söylediği repliği "Would it help?" ile ve sonsuz kaygısızlığıyla unutulmaz bir oyunculuk var karşımızda. Çok yaşa Rylance! Oscar'ı alması sürpriz olmayacaktır.
 
  • Sylvester Stallone: Karşınızda Rocky dedik de boşuna demedik! Creed filminde Rocky yaşlı boks antrenörü olarak karşımıza çıkıyor. Kendisinin Rocky zamanından iki adet Oscar adaylığı bulunsa da hiçbir zaman heykelciğe ulaşamayanlardan. Rocky efsanesinin bir anlamda oyunculuğuna ve rol çeşitliğine ket vurduğu ortada olan Stallone, olağanüstü diyebileceğimiz bir filmografiye sahip değil. Ama Creed'de genç oyuncularla birlikte gösterdiği performansı ile yeni ve güzel bir Oscar sayfası açıyor. Sıra dışı değil ama ayakları yere basan bir oyunculukla bu sene Oscar'ı bir "efsanenin geri dönüşü" alabilir. Bahisler de ondan yana. Bakalım son raunt nasıl sonuçlanacak?

2016 Oscar Maratonu: En İyi Kadın Oyuncu

Beş Kadın, Beş Hayat

2016 Oscar'larının en heyecanlı kategorilerinden biri de elbette ki En İyi Kadın Oyuncu. Öncelikle hayal kırıklığımı belirtmem gerek. Akademi'nin senenin en özel filmlerinden Suffragette'i görmezden gelmesi Carey Mulligan'ın da bu dalda aday olamamasına yol açmış durumda. Aynı durum Freeheld filmiyle Julianne Moore'un aday gösterilmemesi için de geçerli (Belki geçen sene Oscar'ı kucaklamış olması Moore'un bu durumunu görece kabul edilebilir hale getiriyor.)

Sitemimiz bir kenarda dursun, biz beş harika oyuncumuza mercek tutalım:

  • Cate Blanchett: Halihazırda biri 2014 yılında Blue Jasmine'le aldığı En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere iki Oscar ödüllü Cate Blanchett bu sene Carol filmindeki Carol Aird rolüyle kategoriye aday. Tescilli bir oyuncu olan Blanchett, Carol'daki sade ama etkileyici performansıyla senenin öne çıkan karakterlerinden birine hayat veriyor. 1950'lerin Amerika'sında lezbiyen bir aşkı anlatan Carol, Akademi'nin radarına epeyce girmiş bir yapım. Sinematografik açıdan oldukça kuvvetli olan yapıma temel kuvveti Blanchett'ın oyunculuğu ve karakterin değişimini yansıtmadaki başarısı veriyor. Bahisler söz konusu olunca ise heykelciğe en uzak isim.
 
  • Jennifer Lawrence: Akademi'nin gözdelerinden Lawrence genç yaşına rağmen şimdiye kadar bu dalda (bu sene hariç) üç adaylığı ve bir kez de heykele uzanması ile (Silver Linings Playbook'daki rolüyle) dikkat çekiyor. Bu sene ise Joy filminin starı kendileri. Joy senaryo bakımından çok güçlü ve sıradışı olmasa da -ki zaten film başka hiçbir dalda aday değil- Lawrence performansıyla filmi kurtarıyor diyebiliriz. Alıştığı yönetmenler ve oyuncularla güvenli sularda yüzme şansı elde etmesinin avantajını da cebine koyarak "Bu benim filmim!" diyor Joy'da. Olumsuzluklar ve engeller içinde bir kadının kendi ayakları üzerinde durmasını anlatan Joy maalesef ki Lawrence'i daha da uçurabilecekken aşağı çekiyor. Son tahlilde Jennifer Lawrence çığır açmıyor ama bildiğimiz haliyle kendini ispatlıyor. Heykelciği alması sürpriz olur. 
 
  • Charlotte Rampling: Senenin en özel ve kişisel olarak en sevdiğim filmlerinden olan 45 Years'ın kraliçesi karşımızda. Filmin havasını iliklerimize kadar hissetmemize sebep olan Rampling, belki de tüm zamanların en rahat empati yapılacak karakterini yaratma başarısıyla ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Kulaklarımızda "Smoke Gets In Your Eyes"la izliyoruz kendisini, hayatı, gençliği, zamanı, aşkı, yalnızlığı sorguluyoruz. Alice Munro hikayesinden çıkmış havasıyla Rampling belki ama 45 Years'taki rolüyle Oscar'ı alamayacak ama unutulmazlardan olacağı kesin. 
 
  • Saoirse Ronan: Atonement (2007) filmiyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında adaylığı olan Ronan bu sene Brooklyn filmindeki Eilis rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında aday. En son kendisini Büyük Budapeşte Oteli'nde izlemiştik. Ronan, Lawrence'le birlikte kategorinin en genç adayı. Peki bu sene şansı ne? Brooklyn'i adeta "üstlenen" Ronan'ın oyunculuğu başarılı, karakterinin ruh hallerini izleyiciye rahatça yansıtabiliyor. Yeterince sıradışı olduğu konusunda şüphelerimiz olsa da bir filmi alıp götürecek konumda olma şansı adaylığının sırrını açıklıyor. Kazanma ihtimali önceki üç adaya göre bir adım daha önde. 
 
  • Brie Larson: Senenin en sıradışı filmi Room'un merkezi Brie Larson bu senenin en güçlü adayı. Daracık bir odada çocuk oyuncu Jacob Tremblay'le gösterdiği performans gerçekten göz dolduruyor. Sağlam hikayeyi her anlamda kullanmayı başaran Larson, duygusal açıdan izleyiciyi inandırma konusunda bir saniye bile problem yaşamıyor. Adeta bir film değil, o sırada yaşanmakta olan bir gerçeklik izlenimi veren oyunculuğu ile Larson Hollywood'a yeni bir kan. Altın Küre ve BAFTA'dan da zaferle ayrılan oyuncu heykelciğe kavuşmak üzere diyebiliriz.

2016 Oscar Maratonu: En İyi Erkek Oyuncu

DiCaprio'lu Kategori

Bu sene En İyi Erkek Oyuncu kategorisi birbirinden başarılı 6 aktörü ağırlarken akıllarda tek bir soru var aslında: Leonardo DiCaprio bu sene heykelciğe erişebilecek mi? Sorumuz aklımızın bir köşesinde turlarken gelin adaylarımıza yakından bakalım.

  • Bryan Cranston: Bu sene Altın Küre'de Breaking Bad dizisindeki efsane Walter White rolü ile En İyi TV Dizisi-Drama dalında ödüllendirilen Cranston, Trumbo filmindeki performansıyla bu kategoriye aday. Trumbo, gerçek olaylara dayanan senaryosu ve Hollywood'un Soğuk Savaş öncesi-sonrası tarihine objektif ve eleştirel bakış açısıyla önemli bir film. Akademi, Trumbo'ya yalnızca bu dalda Bryan Cranston ile adaylık vermiş durumda, bunun biraz "araya kaynama" olduğunu düşünmekteyim. Gerçekten klas bir duruşu olan film Helen Mirren'ın sinir bozucu karakterini canlandırmada büyük başarısı bir yana, Cranston'un her anlamda göz dolduran performansı ile adaylığı sonuna kadar hak ediyor. Audrey Hepburn'ü ve Kirk Douglas'ı da görme mutluluğuna eriştiğimiz film nostaljik havasıyla "Oldies But Goldies" dedirtiyor. Film başka hiçbir kategoride -maalesef- aday olamadığı için bu kadar bahsettim ama özetle Cranston'a gelecek olursak  kendisi karakteri özümsemiş ve bize de bunu yansıtmada hiç zorluk çekmiyor. Heykelcik ise ona çok uzak, bahislerde en geride kalan aday.
  • Matt Damon: Bu sene Altın Küre'de En İyi Erkek Oyuncu-Komedi/Müzikal dalında ödülü kucaklayan Damon'ın geçmişte Ben Affleck'le paylaştığı bir Oscar'ı bulunuyor (Good Will Hunting "Can Dostum" filmi, En İyi Senaryo) En İyi Erkek Oyuncu heykelciğini biraz daha beklemesi gerekeceği kesin, hem DiCaprio faktörü hem de diğer oyuncuların rollerine göre "hafif" bir role sahip olması şansı oldukça azaltıyor. Rolü için fiziksel açıdan yaptığı fedakarlıkları ise ayakta alkışlıyoruz, orası ayrı. Tüm zamanların en sempatik astronotu Mark Watney'i olabilecek en iyi şekilde oynadığını da söylemezsek olmaz. Özetin özeti, seni seviyoruz Matt! :)
  • Michael Fassbender: 2015'in en çarpıcı performanslarından birini Macbeth'e can vererek sergileyen Fassbender bu kategoride Steve Jobs rolüyle yerini alıyor. Film boyu farklı zaman dilimlerindeki Jobs'u fiziksel-psikolojik-duygusal olarak canlandıran Fassbender başarılı bir işe imza atıyor. İzleyiciye yarattığı portreyi aktarma konusunda oldukça cüretkar. Hele ki Ashton Kutcher'ın Steve Jobs'ını izleme şanssızlığına uğramış herkes için bir terapi seansı gerçekleştiriyor diyebiliriz sevgili Jobs severler :) Heykelciği alması ise sürpriz bir kararla ancak mümkün.

  • Eddie Redmayne: Redmayne bizi "2. Oscar'ı almak istiyorum!" diyen performansıyla selamladı bu yıl. Geçtiğimiz senenin kazananının The Theory of Everything'de Stephen Hawking rolü hala gözlerimizin önünde. Bu sene The Danish Girl'de Lili Elbe rolüyle bir transseksüeli canlandıran oyuncu, Akademi'nin oldukça beğeneceği bir performans sergiliyor. Çarpıcı senaryo ve duygusal bir karakterin beklentisi de büyük oluyor elbet, ki sık sık rastlanılan bir rol olmadığından karşılaştırma imkanımız da yok. Benim fikrim ise Alicia Vikander'la beraber oldukça uyumlu bir ikili oldukları, ikisi de birbirinin önüne geçmiyor (bu durum aslında ikisinin de performanslarına biraz ket vuruyor.) Peki ya heykelciğe ne kadar yakın? DiCaprio'nun tam arkasında duruyor ama üst üste iki kere bu dalda ödül almak biraz zor. 
  • Leonardo DiCaprio: OSCAR'I BU SEFER ALACAK! Heralde hiçbir oyuncu için tüm sinemaseverler bu kadar tek yürek olmamıştır :) Yılan hikayesine dönen Oscar serüvenine bu yıl noktayı koymasına çoğunluk kesin gözüyle bakıyor, Akademi yüreğimize inecek bir karar değişikliği yapmazsa mutlu son kapıda. Bu sene Altın Küre ve BAFTA'yı da kimseye kaptırmaması ve bahislerde açık ara önde olması umudumuzu tazeliyor. The Revenant'a can veren Hugh Glass karakteriyle çarpıcı bir performans sergilemesinde yönetmen Inarritu'yla uyumunun rolü büyük. "Dürüst ol Akademi sen de heyecanla izlemedin mi?" diyerek oldukça taraflı bir şekilde noktayı koyuyorum :)

Oscar 2016 Maratonu: "Yılın En İyi Filmi"

Bir sinemasever için yılın en güzel zamanlarından biri Şubat ayı değil de nedir sevgili okur? Geride bıraktığımız senenin son günlerinden itibaren adayların açıklanmasıyla başlayan heyecan 28 Şubat'ta mükemmel bir törenle son bulacak. Boşuna değil bunca heyecan, karşımızda bir kültür duruyor. Kırmızı Halı'sıyla, tahminleriyle, sevdiğimiz-sevmediğimiz, yeni gördüğümüz-zaten müptelası olduğumuz onlarca aktörü-aktrisiyle, yönetmeniyle Oscar'lar açmış kollarını bizi bekliyor. Ne bekliyoruz o zaman törene sayılı günler kala konuşmanın tam zamanı!

Sekizi Bir Yerde

Her sene olduğu gibi en heyecanlı, en yıldız tozu serpilmiş kategorimizle başlayalım o zaman: En İyi Film. Birbirinden güzel sekiz filmin yarıştığı alanda görece en zayıf kalanlardan başlayalım.

    http://athenacinema.com/wp-content/uploads/2015/12/BROOKLYN2.jpg
  •  Brooklyn: "İki ülke, iki aşk, tek kalp" cümlesiyle özetlenilen film Colm Toibin'in aynı adlı romanından uyarlama. 1950'lerin atmosferini doya doya yaşadığımız film genç oyuncu Saoirse Ronan'ı parlatıyor. Son yıllarda sıklıkla beyaz perdede görmeye alıştığımız Domhnall Gleeson'ın (About Time, Ex Machina ve The Revenant) da oynadığı film samimi karakteri ve yarattığı sinematografi ile dikkat çekerken temelde tek ve kimilerine sıkıcı gelebilecek sadelikte hikayesiyle yarışın biraz gerisinde kalıyor. BAFTA'da En İyi İngiliz Filmi'ni almış durumda olmaları "Acaba?" dedirtse de, yine de diğer adaylar arasında kazanması sürpriz olacaktır. Harry Potter severlerin yakından tanıyacağı Julie Walters'in ufak ama etkileyici rolü ise mutlaka izlenmeli!
    http://www.telegraph.co.uk/content/dam/film/Bridge%20of%20Spies/bridge-of-spies-hanks-passport-xlarge.jpg
  •  Bridge of Spies: Yönetmen Steven Spielberg, senaristler Coen kardeşler olunca film kötü olabilir mi diyoruz ve boşuna da söylemiyoruz. Senenin en keyif aldığım filmlerinden biri olan Bridge of Spies Tom Hanks'i başrolüne alarak yüzlerimizi güldürüyor. Tabii filmin parlayan yıldızı Mark Rylance. Sovyet Ajanı Rudolf Abel'i o kadar güzel canlandırıyor ki hayran kalıyoruz. Soğuk Savaş dönemi atmosferini yansıtmada çok başarılı olan film, akıcı kurgusuyla ve düşmeyen temposuyla da doğru senaryonun önemini bir kez daha gösteriyor. Akademi ne der bilinmez ama bu kategoride şansının yüksek olduğunu söylemek çok kolay değil.
    http://www.thewrap.com/wp-content/uploads/2015/09/the-martian1.jpg
  •  The Martian: Marslı'mız bu kategorinin en ana akım, en gişe sever filmi. Altın Küre'de Komedi/Müzikal dalında En İyi Film'i kucaklasa da bu dalda kendisine şans vermek radikal bir karar olur. Gravity'i ve Interstellar'ın açtığı yolda kendine yeni bir yol yaratan The Martian, yerinde komedi kıvamı ve başarılı görsel efektleriyle uzayda geçen filmleri seven sinema severi oldukça tatmin ediyor. Kesinlikle başarısız bir film değil ama Akademi'nin seçimlerine pek uyduğu da söylenemez. Filmin en keyifli ayrıntısı ise soundtrack'i, kim derdi ki Mars semalarında ABBA'dan Waterloo yankılanacak?
Gelelim yarışın daha çetin geçtiği filmlere:
    http://nickelodeon.org/wp-content/uploads/2015/12/Room-2015-Lenny-Abrahamson-01-1024x614.jpg
  • Room: İşte yılın en yenilikçi filmi! Emma Donoghue'nun aynı adlı romanından uyarlanan drama ilgi çekici hikayesi, daracık bir mekandan, bir "oda"dan dünya yaratımı, senenin en başarılı oyunculuklarıyla "İşte bu!" dedirtiyor. Brie Larson'ın tek kelimeyle mükemmel altından kalktığı anne rolü ve ona şaşırtıcı şekilde gerçekçi uyum sağlayan Jacob Tremblay'ın oğul rolü sinema tarihinin unutulmazlarından olacak, bu kesin. Birazdan bahsedeceğim adaylara göre bir adım geride kalsa da kim bilir belki bir sürprizle karşılaşırız. 
    http://www.yaziodasi.com.tr/wp-content/uploads/2015/06/mad-max-fury-road-20.jpg
  • Mad Max: Fury Road: Bir devam filmi olmasına rağmen tek başına da izlenebilecek duruşuyla senenin en ayrıksı adayı. Sırtını oyunculuklardan ziyade beyaz perdenin görsel-işitsel tüm nimetlerinden yararlanmaya dayayan Mad Max: Fury Road, 2 saat boyunca koltuğunuza sabitliyor. Gözünüzü bu bitmek bilmeyen koşuşturmacadan ayıramayacağınıza emin olabilirsiniz. Bizi gerçek anlamda "başka dünyalara götüren" post-apokaliptik aksiyon politik mesajlı alt metniyle de dikkat çekiyor. Bir de şunu ekleyelim, filmimizin adı ne kadar Mad Max olsa da asıl karakter bence Furiosa! Charlize Theron'un dikkat çekici rolü izlenmeye değer.
  •  The Big Short: The Wolf of Wall Street'i hatırlatan film, yıldız oyuncu kadrosuyla aday olmasa şaşardık. Christian Bale, Steve Carell, Ryan Gosling ve Brad Pitt'i bir arada görme şansı filmi izlemek için yeterli sebep olabilir. Tüm oyuncular da isimlerinin hakkını verip harika roller çıkarıyor karşımıza, özellikle Christian Bale'e dikkat diyorum. Film hikaye açısından biraz sıkıcı ve zorlayıcı gelebilir, bu nedenle Türkiye'de gişe yapması zaten söz konusu değil. Hikayenin dilinin ekonomi terminolojisi ağırlıklı olması yönetmeni esprili bir yönteme itmiş. Margot Robbie, Selena Gomez gibi "alakasız" isimler bize mortgage piyasası terimlerinin basitleştirilmiş versiyonlarını anlatıyor. Büyük Açık, güzel bir düzenlemeye (editing) sahip ama hikayesi tüm seyirciye tanıdık gel(e)meme dezavantajı var. Ama Akademi'nin beğeni kriterlerini karşılayabilir.
    http://s3.foxfilm.com/foxmovies/production/films/96/images/gallery/revenant-gallery-01a-gallery-image.jpg
  • The Revenant: Karşınızda "Diriliş" ! Yılın en çok konuşulan filmi desek yanılmış olmayız. Geçen sene Birdman'iyle En İyi Film'i kapan Inarritu'nun yeni şaheseri DiCaprio'yu Oscar'ına kavuşturacak gibi ama kendisinden ne haber? Açıklıyoruz: Alabilir! :) Altın Küre ve BAFTA'da En İyi Film olarak tescillenmesi yarışta onu en başa taşıyor ama emin de olamıyoruz. Duru hikaye anlatımı, mükemmel sinematografisi ve oyuncularıyla ve de tabii ki Inarritu'nun deneysel final sahnesiyle çoğumuzun gönlünün Oscar'ı Diriliş'ten yana. 
https://cdn1.vox-cdn.com/uploads/chorus_asset/file/4263427/spotlight-S_06902-PhotoCredit-KerryHayes-Distributor-OpenRoadFilms_rgb.jpg
  • Spotlight: En İyi Film bahislerinde The Revenant'ı burun farkıyla geçen Spotlight bir diyalog filmi. Boston Globe gazetesi "Spotlight" ekibinin Katolik Kilisesi'nin temellerine kadar yayılmış çocuk tacizi skandalını büyük bir cesaret ve azimle araştırmasını anlatan film, sırtını gerçek bir olaya dayaması ile tüm dikkatleri üzerine çekiyor. Bu bir diyalog filmi, bir kadro filmi çünkü oyunculuklar ve senaryo gerçekten dopdolu. Micheal Keaton, Mark Ruffalo, Rachel McAdams başta olmak üzere her biri ayrı başarılı ekibi toplamayı başarması bir yana Spotlight vicdanlara seslenen bir film. Son tahlilde Spotlight'ın Oscar'ı alması cesaretin ve umudun Oscar alması olacaktır. 
Kubilay

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Gurur ve Önyargı: "God Bless Jane Austen!"

Üzerinde 202 yıl geçmiş bir roman büyüsünden hiçbir şey mi kaybetmez? Etmiyormuş ki geçtiğimiz sene beyaz ekranda bizi yerimize mıhlayan çılgın gerilim filmi Gone Girl'de bile Gurur ve Önyargı'ya göndermeler görebiliyoruz. 42 yıllık kısa hayatını kült romanlarla dolduran, Virginia Woolf'un "tüm büyük yazarlar içinde büyüklüğü en zor yakalanacak yazar" diyerek bahsettiği Jane Austen'un "pek sevgili çocuğum" dediği Gurur ve Önyargı her an yeniden okunmaya, konuşulmaya devam ederken yüzyıllardır dinmeyen rüzgara karşı koymamız ne mümkün? Ben de karşı koymayı bıraktım, okudum; üstüne bir de 2005 yapımı Pride & Prejudice izledim. Şimdi konuşma vaktidir!

"Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir ki, hali vakti yerinde olan her bekâr erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır." diyerek başlıyor Gurur ve Önyargı. (çev. Hamdi Koç) Austen bize burada aslında romanın belli başlı temalarından "evlenmek" üzerine ilk ve en büyük sözlerinden birini söylüyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinin havasını önce Bennet'lerle tanışarak soluyoruz. Soluduğumuz havada minik minik parçacıklar da var: Jane Austen büyüsü. Rengarenk ve karşı konulamaz bir "sadelik" bu. İronilerle aromalandırılmış Gurur ve Önyargı'nın mayası aslında sıra dışılık içermiyor. Sıra dışı olan tek şey -belki de Woolf'un de sözünü ettiği budur- Austen'ın "bizden" karakterleri yine "bize" heyecanla takip ettirmeyi başarması.

Pride and Prejudice ilk baskısı, 1813
Austen romanın bel kemiğini karakterleriyle kuruyor aslında, her karakteri ayrı ayrı özenle okurun zihninde inşa ediyor. Romanımız Elizabeth Bennet - ya da sevgili Lizzie'miz :) - üzerinden aktarılırken romanın onlarca diğer karakterinin de nasıl hissettiklerini ve olaylar karşısında nasıl tepki vereceklerini zamanla kestirebilir hale geliyoruz. Austen karakterleri genel anlamda iflah olmaz derecede sabit ruh hallerine sahip olsalar da Gurur ve Önyargı'ya bir kendini arayış dememiz de gayet mümkün. Üstelik bu kendini arayış uçuk hedeflere ulaşmaktan ziyade karakterlerin kendileriyle çatışmaları, değişmeye çalışmaları, hayatın gerçekleriyle defalarca yüzleşmeleri üzerinden gerçekleşiyor. Örneğin Elizabeth, olaylar karşısında kendine has duruşu ve devrine göre "modern" kaçan düşünceleriyle en sağlam karakterlerden birini çizerken, Austen ona "önyargı" zaafını veriyor. Roman boyu Elizabeth'in bugüne kadar oluşturduğu değer yargılarıyla minimum çatışmaya girerek kendini sorgulamasını izliyoruz. Tabii ki aşk hikayemizin diğer tarafı Mr. Darcy'nin de "gurur"uyla yüzleşme yolculuğu var. Romanın Elizabeth taraflı ilerleyişi ve bizim olayları görme açımızın bu şekilde daralması üzerinden de Austen, Mr. Darcy başta olmak üzere farklı farklı karakterler üzerinden bizi ilerleyen her sayfada şaşırtıyor.

Gurur ve Önyargı, hızlı tempolu bir roman değil. Ama normalde "sıkıcı"lığa kapılmak bu kadar kolayken Austen yine o meşhur "büyü"sünü kullanarak bunu da avantaja çeviriyor. Gerçekten de Hamdi Koç'un dediği gibi karakterler uzunca bir süre oturuyor, kalkıyor, konuşuyor, susuyor ve okuyucu tüm bu hayatın monoton akışını ilgiyle takip edebiliyor. Elbette ki Austen'ın bu büyüsünde onun açığı olmayan bir kurgu ve havada kalan hiçbir teşebbüste bulunmayan karakterlerinin büyük payı var. Austen gerçekten de tüm zamanların en iyi hikaye anlatıcılarından.

Roman uzunca mektuplara da ev sahipliği yapıyor, belki de bir başka açıdan Gurur ve Önyargı'yı böyle anlayabiliriz: Mektuplar yazıp sabırla cevaplar beklenilen zamanların romanı. Havada romantizm kokusu mu alıyoruz? Romantizmden ne anladığımıza bağlı belki de ya da her çağın romantizm anlayışı... Dikkatleri çekmemiz gereken nokta Austen'ın kesinlikle avam tabirle "bayık" bir roman yazmadığı. Karşılaştırmak bir yere yan yana bile konmayacak Alacakaranlık serisi üzerinden olayı anlatmakta fayda var. Stephenie Meyer'in uzunca bir süre genç kızların soluğunu kesmeyi başardığı Edward'ında Mr. Darcy'den etkilenilmediğini zannetmek saflık olacaktır. Meyer'in yaptığı çağa hitap etmek adına temelleri olmayan bir romantizm yaratmaktı. Daha "ben" olamamış aşıklar "biz" olmaya çalışırken elbette sırıtan şey çok olacaktı. Üstelik Darcy'nin biricik aşkı akıllı Lizzie'nin olması gereken yere edilgen ve belirsiz kişilikle Bella'yı koyan Meyer çok da derinliği olmayan bir roman elde etmişti. Austen'a karşı bu yarım yamalak özenti, romanın kalıcı olmasını engelledi elbette; Alacakaranlık serisi bir zamanların modası olmaktan kaçınamadı. Gurur ve Önyargı 202 yıldır işte bu yüzden okunmaya, sevilmeye, tutkuyla yaşatılmaya devam ediyor: Hayatın gerçeklerini, insanların önünde sonunda kendileriyle yüzleşmeleri gerektiğini ironik bir dille anlatmak ve elbette o tanımlamakta çok zorlandığımız Austen havası.

Gelin bir de başka bir gözle bakalım Gurur ve Önyargı'ya. Austen aslında acı bir sosyolojik saptama da yapıyor. Bir kadının hayatını "koca bulmaya" sıkıştırmasının, hayatta başka hiçbir amacı olmamasının ne kadar ızdırap verici ve sinir bozucu olduğunu iğneli diliyle "okumak isteyen"e sunuyor. Günümüzde olsa Y kuşağı tabiriyle "kezban" olarak damgalanacak itici kadın karakterleri ile toplumun kadını sıkıştırdığı cendereyi bir kadın yazar olarak ete kemiğe büründürerek sunuyor.

Gurur ve Önyargı tüm zamanların en çok sevilen romanlarının başını çekiyor, İngiltere'de başlı başına bir turizm ikonu olan Jane Austen'ın bu biricik eseri sadece Ada'da kalmamış hiçbir zaman. Evet belki de bir romanın alabileceği en önemli iki payeyi almış: Evrensel ve kalıcı. Gurur ve Önyargı ateşinin her daim harlı kalması onu beyaz perdeye de defalarca konuk etmiş. En dikkate değer uyarlamaların başında 2005 yapımı Oscar ödüllü Atonement (Kefaret) 'in yönetmeni Joe Wright'in yönettiği Pride & Prejudice (Ülkemizde Aşk ve Gurur adıyla gösterime girmiş) geliyor. Yine Oscar ödüllü Dario Marianelli'nin müziklerini yaptığı Pride & Prejudice'da Akademi tarafından senenin en iyi kadın oyuncularından biri olarak gösterilen Keira Knightley'i Elizabeth olarak izliyoruz.

Knightley rolün altından başarıyla kalkıyor. Tüm zamanlarının en sevilen karakterini oynamak ona ve İngiliz aksanına çok yakışmış. Karşımızda biraz da Jane Austen'ın meşhur portresinden ilham almışa benzeyen bir Elizabeth var. Jane'i oynayan şu aralar "Gone Girl" olarak oyunculuğuna hayran kaldığımız Rosamund Pike da hayallerimize yakın bir Jane sunmayı başarıyor. En son Açlık Oyunları serisinde Başkan Snow olarak izlediğimiz Donald Sutherland'de kendine has Mr. Bennet'i oldukça esprili şekilde canlandırıyor. Filmin sürpriz oyuncusu Judi Dench de karşımıza en az düşündüğümüz kadar sinir bozucu Lady Catherine de Bourg'u çıkarıyor.

Film iyi bir uyarlama mı? Hem evet hem hayır. Evet çünkü, karakterlerimiz başarılı oyuncular tarafından canlandırılıyor, çekim mekanları - Mr. Darcy'nin tüm zamanların en büyük arzu nesnelerinden olan Pemberley'si başta olmak üzere - gözlerimize ziyafet çektiriyor, geniş açılı çekimler, farklı kamera açısı kullanımları filme can veriyor, müzikleri insana kitabı yeniden okuma isteği verecek kadar eşsiz ve "Austen" tınlıyor. Hayır çünkü, beyaz perdede sıkıcı olmayan bir tempo uğruna geçişler hızlı, sadece filmi izleyen biri kurguda rahatlıkla geçiştirmeleri görebilir ve tüm zamanların en güzel hikayelerinden birine karşı pek de hoş olmayan düşüncelere kolaylıkla kapılabilir. Neyse ki karmaşık bir karakter ağı ve yavaş olay öyküsü altında ezilmek istemeyen film romandan sapmıyor, temelde romanın okuyucusuna gülümsüyor. Özellikle romandan birebir alınmış repliklerle ortaya Austen severleri mutlu edecek bir görüntü çıkıyor.

Yine kitabın çevirmenlerinden Hamdi Koç'un nokta atışı ifadesiyle bitirelim yazıyı: "Gurur ve Önyargı okur için hayati şeyler ifade eden, zamanın üstesinden gelmiş, kalbin gücüne ve ölümsüzlüğüne ait az sayıdaki romandan biridir."

Edebiyatla kalın!

Kubilay

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...