Sanat da zaten zıtlıklardan ibaret değil mi? Kontrast da zıtlıkların uyumu. Sanatın ta kendisi.
12 Haziran 2011 Pazar
İsimle Ateş Arasında - NAZAN BEKİROĞLU
Merhamet ki duyguların en kıymetlisi. Merhamet ki ruha ferahlık veren bir avuç su... Bakabilmek lazım merhametle cümle âleme. Yumuşatmak lazım gönlü, törpülemek gerek sivrilikleri.
Herkes bir şeyler anlatır onlar hakkında. Konuşulur haklarında. Kazan kaldıranlardır onlar. Huzur bozan, kötülük saçanlar. İsyankârlar. Yeniçeriler. Bakmamız lazımsa eğer herkese merhametle, bir yerlerden başlamak gerekirdi bu işe. Başladım ben de. "İsimle Ateş Arasında"yı aldım elime.
İsimle Ateş Arasında sıra dışı bir tarihi yolculuk rehberi. "Tarih, kalem kimin elindeyse onun tarihidir." olgusunu vurgulayarak yeniçerilere ve Osmanlı'ya bakıyor Nazan Bekiroğlu. Hikâye birkaç eksende birden kayıyor. Bir yandan, adını kitap boyu bilmediğimiz ana karaktere yârenlik ederken, diğer yandan yeniçerilerin ağzından kendi tarihlerini dinliyoruz. Kitap aynı zamanda ansızın başka karakterlerle de buluşturuyor bizi. Osmanlı padişahlarının ağzından dinliyoruz hikâyeyi.
Kitap hiçbir zaman basmakalıp tarih unsurlarına takılmıyor. Kimsenin yapamayacağını yapıp, yeniçerilerle buluşturuyor bizi. Yeniçeriler içlerinde ne varsa tereddütsüz döküyorlar bize. En sevdiğim yanı da yeniçerilik kavramı öyle güzel harmanlanmış ki konuşanın bazen tek bir roman karakteri olduğunu düşünüyorum. Asıl büyü de bu zaten: "Şunu yapmadık, bunu etmedik, masumuz okur!" durumundan çok olup biteni samimiyetle anlatıyor yeniçeriler. Yüreklerinin mürekkebini sırça divitten gösteriyorlar bize.
İsimle Ateş Arasında, esame satışıyla başlıyor. Esame, ölen yeniçerinin belgelerinin gayri resmi olarak bir başkasını satılması anlamına geliyor. Adını sanını bilmediğimiz karakterimiz, Mansur adlı yeniçerinin esamesiyle yeni bir hayata başlıyor. Mansur'un karısının işlettiği tütsü-buhur dükkanına giden karakterimiz orada Mansur'un karısı Nihade'ye âşık oluyor. Karısından ayrılıp, Nihade'yle evleniyor. Nihade'yle yaşadığı aşk, eski karısına karşı duyduğu boşluk hissi, kızına karşı özlemi gerçekçi bir şekilde yansıtılmış. Aşk da sorgulanıyor aynı zamanda. Birbirlerini duydukları karman çorman bir aşk. Muammalardan mürekkep bir aşk. Ve de şaşkın âşıklar...
Nihade'nin tütsü-buhur dükkânı sayesinde olacak romanın temelinde kokular yatıyor. Koku tasvirleri insanın burnunda uzun süre yer edinecek sahici kokular yaratıyor adeta. Kitabı bitirdikten sonra az çok bir Osmanlı tütsücüsü kadar bilgileniyorsunuz."Koku"nun işlenmesi duruyor, tam bunu konu rafa kalktı derken, sona doğru kocaman bir sürprizle romanın "son tokadını" yiyorsunuz!
Aynı zamanda karakterimizin kızı Nur'un ölümü kitabın en etkileyici bölümlerinden. Aslında tüm bu "sıradan bir hayat" kısmına bakınca, yazarın bu gibi bir hikâyeyi romanın iskeletine yerleştirmesinin amacının yeniçerilerin "garip yaratıklar" değil de, insan olduğunu vurgulamak istemesini olduğunu görüyorsunuz.
Padişahların ağzından yazılan bölümler de beklentimin üstünde çıktı. Karşımda gerçek duyguları olan, yanlış anlaşılmaktan korkan padişahlar duruyordu. Karşılaştığımız padişahların tamamı yükselmeden sonraki padişahlar. Genç Osman'ın ölümünü içinizde hissedecek, III. Selim'in hüznünü yaşayacaksınız. Bir diğer önemli ayrıntı ise, Devşirme Nezuka'nın ve Düzme Solak'ın hikâyesi. Devşirilmeye hüzünle bakan ben, daha da parçalandım Nezuka'nın hikâyesiyle. Düzme Solak'tan yola çıkılarak anlatılan Turna Efsanesi de mutlaka okunmalı. Mesnevi'de de geçen turnaların ne kadar da sadakatli olduklarını öğrenmek ve "zaruri ölüm"ün anlamını düşünebilmek için...
Kitabın adı, roman boyu kullanılan isim ve ateş metaforundan geliyor. İsim, yeniçerilerin iyi günlerini ve kahramanlarımızın aşkının mutlu zamanlarını simgelerken; ateş, yeniçerilerin hüzünlü sonunu ve aşkın bitişini işaret ediyor. Kitap her şeyin, bir şeyle bir şey arasında konumlandırılması gerektiğini söylüyor. İsimle Ateş Arasında da, bu yüzden isimle başlayıp ateşle son buluyor.
Okuduğum ilk Nazan Bekiroğlu romanı olması açısından, kitap benim için ayrı bir önem taşıyor. Nazan Bekiroğlu tam bir dil cambazı. Kullandığı kelimeler okurken insana keyif veriyor. Müziksel bir tasarıma sahip. Osmanlıca kelime kullanımı ve sanatlı söyleyiş ise beni çeken diğer unsurlar. Nazan Bekiroğlu alışılmadık bir üsluba sahip. Cümle yapısı ve anlatımına ben "kesik anlatım" adını verdim. Bu özgün anlatım tarzını okuyunca siz de anlayacaksınız.
Gerçekten okumaya değer olan kitaplardan biri. Düşünebilmek, hatırlamak, üzülmek, hayal edebilmek isteyenlere...
Kırık dökük kelimelerle, kelamın Tac Mahal'ini inşa eden kadına, Nazan Bekiroğlu'na teşekkürler...
Puan: 5 üzerinden 5.
Başkalarını anlayabilmek umuduyla, edebiyatla kalın...
28 Mart 2011 Pazartesi
Başkalarının Acılarına Üzülmek
Mümkün. Oldukça mümkün. Başkalarının acılarına üzülmek, onlar için ağlamak. Cismani bir katreler silsilesi değil belki, ama içten, ta yürekten ağlamak. Destek olamayacağını bilmenin üzüntüsü de varsa eğer, sarılıyorum kalemime, mürekkebimle beraber ağlaşıyoruz, tek umudumuzsa yazabilmek. Şu kocaman dünyada cılız sesimizi, yazmanın aksiyle gönüllere taşımak.
Bir insanın öyküsünü anlatacağım şimdi... Hakikatin şerbetinin hayalinkiyle iç içe geçtiği gerçek bir hikaye. Bir genç kız, adı Miley Cyrus. 11 yaşında Hannah Montana adlı televizyon dizisiyle dünya çapında şöhret kazanan Miley özellikle küçük kız çocuklarının gözdesi. Oynadığı dizide bir nevi çift kişilikli hayatı yaşadı Miley. Bir yandan sıradan genç kız imajı çizerken, diğer yandan pop yıldızı Hannah Montana'ya hayat veriyordu. Kocaman bir sır sakladı durdu sezonlar boyu. Ne arkadaşlar Hannah olduğunu biliyordu, ne de hayranları Miley olduğunu. Dizi Miley'nin hayatında büyük yer kapladı. Zaman geçti Miley büyüdü. Dizi dört sezon sürdü. Hannah Montana'nın gidişatı da Miley'in hayatıyla örtüşmeye başladı sonlarda. Şirin kız imajından sıkılan Miley artık kendi hayatını yaşamak istiyordu. Son sezon Miley, aslında Hannah'nın kendisi olduğunu açıkladı. Hayal kırıklığına uğrayan hayranları olduğu gösterildi dizide, ama Miley'in destekleyenler çoğunluktaydı. Olan oldu, biten bitti. Dizi de nihayete erdi. Miley Cyrus öncelikle Hannah Montana kaynaklı "Teenager (Genç ve çocuklara hitap eden ) " müzik tarzını bırakıp öncekilere göre daha sert ve olgun şarkılar söylemeye başladı. Sinema filmlerinde rol aldı. "Who Owns My Heart?" klibiyle imajına U dönüşü yaptırdı adeta... Sonra birden, bir yerlerden hüzün sızmaya başladı hayatına. Miley'nin 18. yaş gününde uyuşturucu aldığı söylendi. Yerden yere vuruldu. Kendisine bir kere bile sorulmadı neyin nasıl olduğu, doğru mu yanlış mı yaratıcı önyargılarla kararlar verildi. Paparazziler ufak çıkarlar uğruna Miley'nin her adımını takip ettiler, yıprattılar, kırıp döktüler. Miley'nin gece kulüplerinden alkollü çıkarken fotoğrafları çekildi, altına atılan başlık her zaman aynı oldu: Gençlik Trajedisi. Miley'nin ruh hali hiç uğruna didiklenip duruldu. Babası onun için üzüldüğünü söyledi bir röportajında. Keşke Hannah Montana dizisini hiç çekmeseydik, hayatımızı mahvetmeye değmezdi dedi. Bunu da evirip çevirip bambaşka şekilde sundu gazeteciler. Miley'nin ergenlik çağındaki her gencin yaşadığı kimlik sorunlarından birini yaşadığını aklının ucundan bile geçirmedi hiç kimse. Kendi çocuğunu o durumda düşünmeye tenezzül bile etmedi. Masum bir genç kızın gençliğini zindan etmeye el birliğiyle ant içmişlerdi sanki. Paparazziler günlük dedikodu uğruna hayatlar mahvetmeye devam ettiler. Genç hayranlarına kötü örnek olduğunu söyleyen bilirkişiler, asıl kötü örneğin kendileri olduğunun farkına hiçbir zaman varamadılar.
Miley cephesinde durumlar nasıl peki? Her şeye rağmen Miley ayakta durmaya çalışıyor. Kistik Fibrozis hastaları için yardım kampanyası düzenliyor, meme kanserine savaş açıyor. Film kariyeri tüm hızıyla devam ediyor. Bu yıl çocuk ve gençlik kanalı Nickelodeon'un düzenlediği Çocukların Seçimi (Kids Choice Awards) Ödülleri'nde 3 dalda aday. ( En iyi TV oyuncusu, en iyi sinema oyuncusu, en iyi kadın şarkıcı ) 2 Nisan'da yayınlanacak ödüllerde Miley'e hayranlarının büyük moral sağlayacağından eminim. Tüm yıpratma çalışmalarına rağmen Miley hala dimdik ayakta.
Amerika'da genç yıldızların sık sık karşılaştığı bu yıpratma politikası magazin medyasının tam göbeğinde kara bir leke olarak duruyor. Tüm bu saldırıyla gögüs gerip, sıfır kayıpla atlatansa yok gibi. Harry Potter serisinin genç yıldızı Emma Watson'dan gelen itiraf artık Amerikan magazin medyasına bir dur denilmesi gerektiğini gözler önüne seriyor: "Katıldığım bir ödül töreninde arabadan kırmız halıya inerken yere boylu boyuna uzanmış birini gördüm. Gazeteciler bir yolunu bulup arabanın yakınında yere uzanmış, frikik vermemi bekliyorlardı. O an gözyaşlarına boğuldum. Uzun süre sakinleşemedim."
Başkalarının acılarına kayıtsız kalamayız. Üstelik bu acı toplum ve medyanın el birliğiyle oluşturulduysa. Çünkü ünlüsü ünsüzü, âlimi cahili, yöneticisi yönetileni hepimiz biriz. İnsan ki ebrudaki katre misali, bir damla yanlış renk damlatırsak ebruya, tamamen bozuluverir olanca hızıyla. Onun sorunu benim başıma asla gelmez diye düşünme. Belki aynı şekilde yaşamayabilirsin bu süreci, maddiyata takılma. Ruhunun pencerelerini olabildiğince arala. Efil efil essin her taraf, toz moz kalmasın yüreciğinde. Köhnemiş önyargılarımız atalım. Magazin haberlerini okuyup, düşünüp taşınmadan, öfkeyle hınçla dolu yorumlar yapmayalım. Dedikodu çemberine bir halka da biz eklemeyelim. Bu konuyu geçiştirmeyelim zihnimizden, düşünelim biraz, eleştirelim kendimizi. Düşünelim ki başkalarına zarar vermeyelim. Önyargılarla doldurduğumuz Nefret Denizi'ne bir gün biz de düşebiliriz.
Başkalarının acılarına üzülelim hep beraber. Karşılık beklemeden. Gönülden...
Kubilay
27 Şubat 2011 Pazar
Doğum Günümde Ruh Kıpırtılarım...
Bugün doğum günüm. Sabah güneş bir farklı girdi sanki odama, etraf daha bir aydınlıktı sanki. Vücudum daha bir enerjik, ruhum kıpır kıpır.Bugün doğum günüm. Her doğum günümde olduğu gibi küçük bir kutlama yapıyoruz ailecek, akşam saatlerinde. Bugün doğum günüm, en sevdiğim pasta alınmış. Frambuazlı! Hafif ekşimsi tadı ruh halimi yansıtıyor olmalı k, doğum günümü bir yiyecekle özdeşleştir deseler frambuazlı pasta derim hemencecik. Bugün doğum günüm. Telefonumda birkaç mesaj var, mutlu oluveriyorum hemencecik. Alıngan ruhum hatırlamayanlara kızıyor, affedici ruhum "Dur bekle, daha zaman var..." diyor. Akrabalar arıyor, bu sene yeni bir cümle sıkıştırıyorum konuşmaların arasına : "Çok mutlu oldum." . Sesi değişiveriyor arayanın, insanlar başkalarını mutlu ettiğini duymayı özlemiş anlaşılan. Güzel kelimelerin ruhlarda sihirli kapılar açtığını öğreniyorum bu doğum günümde. Bugün doğum günüm. Öyle onlarca hediye yok belki ama ben tek bir tane bile olsa mutlu oluyorum. Ruhumun kıpırtıları içeride parti veriyor adeta. Kardeşim hediyesinin yanında bana kendi yaptığı bir kartı veriyor. Pembe kartondan, kenarları tırtıklı makasla kesilmiş, simlerle, yıldızlarla süslenmiş, minicik bir kart. "Canım abim, her yaşının başka bir mutlulukla geçmesi dileğiyle..." Ruh kıpırtıları bayram etmiş durumda. Minicik ayrıntıların insanı nasıl da mutlu ettiğini öğreniyorum, unutmamak üzere not ediyorum belleğime. Kartta mutluluğu görüyorum, sevgiyi, muhabbeti. Gülümsüyorum... Bir başka sarılıyorum sevdiklerime, her zamanki alışkanlıkları bırakıyorum gün boyu, ciddiyetmetreyi sıfırlıyorum. Bugün doğum günüm. Hediyelerim kitaplar :) Zıp zıp zıplıyorum paketleri açarken, her kitabı kokluyorum açar açmaz. Doğum günü kıpırtılarından bazısını alıp, sayfa aralarına tıkıştırıyorum.
Bugün doğum günüm. Yeni yaşımla kucaklaşıyorum. Eskisi hala yanı başımda. Ben böyleyim zaten, eski yaşlarımı atmaya kıyamıyorum. Kalbimde minicik bir evde, mutlu mesut yaşıyor hepsi. Ziyaret ediyorum sık sık, sarılıyoruz birbirimize, anılarımızla gülümsüyoruz...
Pastayı üflerken ne dileyeceğimi şaşırıyorum. Hep o anı beklediğim halde, hazırlıksız yakalanıyorum. Karışıyor kelimeler, dilekler. Ne diledim ben bile anımsayamıyorum. Mutlu olmayı diliyorum üfledikten sonra, dileğim dumanların arasından göz kırpıyor.
Geçmiş yaşımın bana ne kadar uğur getirdiğini düşünüyorum. Yazmaya başladığım yaş olarak "hiç unutmayacaklarım" listeme kaydediyorum. Yazmaya karar vermem, Kontrast'ın ilk günleri, yepyeni kitaplar, terütaze fikirlerim. Yeni yaşımında "yaratıcılık ve hayalgücü"yle dolu olmasını diliyorum içimden.
Sevdiklerimle birlikte olduğum için şükrediyorum yüzlerce kez. Onlara onlarca gülücük armağan ediyorum.
Bugün doğum günüm. Ağzımda frambuaz tadı, içimde ruhumun kıpırtılarıyla kocaman kocaman gülümsüyorum. Ben doğum günlerini seviyorum. Bana her yıl bu harika ruh halini yaşattıkları için ...

Kubilay
17 Şubat 2011 Perşembe
Firarperest - ELİF ŞAFAK
Duyar duymaz alıyorum. Büyük zevkle okuyorum. Her yazıyı içime çeke çeke, sindire sindire. Bazısı tanıdık yazılar, kırk yıllık ahbap gibi sarılıyoruz birbirimize... Bazısıyla yeni tanışıyoruz, hemencecik kaynaşıveriyoruz. Firarperest'ten bahsediyorum. Elif Şafak'ın son kitabı sizi bir yolculuğa çıkıyor. Uzaklara değil, içinize, yüreğinize...
Elif Şafak'ın denemelerinden oluşan Firarperest, ruhunuzun tavsamış, pas tutmuş, köhnemiş köşelerine bahar temizliği yaptırıyor. Med - Cezir'den sonra Elif Şafak'ın ikinci kez denemelerini derlediği kitap gündelik hayattan siyasete, yolculuklardan geçmişin tozlu sayfalarına, kadınlıktan erkekliğe, annelikten babalığa geniş yelpazede yazılar içeriyor. Kimi yazılar deli fişek, gözü pek; kimileri sakin, masumane yazılar. Tüm yazılar bir yerde birleşiyor ama. Hepsi yüreğinize nazenin yollar açan, zatınıza hoşça bakmanızı sağlayan yazılar.
"Anarşist Aşklar"la açılış yapan kitap, günümüz aşklarına, evliliklerine değiniyor. "Huzursuz Ruh" ve "Dünyayı Görmeli!" yazıları Elif Şafak'ın göçebe ruhunu en samimi şekilde anlatan denemeler. Övünmeden, kibirlenmeden kaleme alınmış. Kitabın favorilerinden olan "Mor Harflerle Yazılmış Bir Yazı" sıcacık bir hikaye anlatıyor. Ben okudum, anneme okuttum, kardeşime okudum, arkadaşlarıma söyledim. Yazının düsturunu oluşturan sözler yüreğime masal diyarlarındaki pofuduk bir bulut gibi usulca yerleşiverdi: "EDEP YA HU EDEP. BUGÜN BİR İYİLİK YAP!"
"Miskinliğe Övgü" toplumun kutuplaşmasından sıkılmış şehir bezginlerine -ben gibi- adanan bir yazı. "Yalnızlık Efendi" yazısı bana "Med-Cezir"deki "Evham Hanım"ı hatırlatan bir yazı. Elif Şafak bu yazısında içine yaptığı yolculukta karşılaştığı duyguları ete kemiğe büründürüyor, elegant bir şekilde giydirip, karşımıza çıkarıyor.
"Büyük Aşk, Büyük Nefret" okuduğum an içinde bulunduğum sarsıntılı ruh halinin de devreye girmesiyle beni derinden etkileyen bir yazı. Hele içinde bir derviş hikayesi var ki, dillere akide şekeri.
"Yazın Doğup Hep Sonbaharda Yaşayanlar", "Yazarları Sevmeyen Yazılar", "Gerilim Hikayelerinin Sakin Ustaları", "Kadınları Sevmeyen Kadınlar" gibi yazılarda ise Elif Şafak araştırmacı kişiliğini ön plana çıkartıp yazarlardan bahsediyor, bilmediğimiz yönlerinden. Bende bu furyadan nasibimi alıyorum ve okumayı istediğim yeni kitaplar ( Handan - Halide Edip Adıvar , Sufi'nin Yolu - İdris Şah ) tanışmayı istediğim yeni yazarlarla ( Doris Lessing, Margaret Atwood ) dolduruyorum edebiyat bavulumu.
"Gül Bahçesi Evlilik", "Bir Genç Kızın İntiharı", "Cinnet", "40 Metrekare Dünya", "Gelseydi Keşke", "Adı Gülistan" günlük hayattan yazılar. Tam anlamıyla bizden. Gündelik hayatın makro maneviyata sahip minik ayrıntılarından söz açıyor. "Gelseydi Keşke" ise beni çok etkileyen yazılardan. Biri Alevi, diğeri Sünni iki gencin aşkını ve yaşadıklarını anlatan hikaye toplumun köhnemiş önyargılarının nasıl da yürek hırpalayıcı olduğunu gösteriyor.
"Babalar, Oğullar ve Torunlar", "Kendi Eserini Yok Eden Adam", "Tesadüfler ki Tesadüf Değildir", "Erkekler Kadınlardan Daha Mı Komik", "Yalnız Benim İçin Yaz" ve "Edebiyat Sınıfta Kaldı" da mutlaka okumanızı tavsiye ettiğim yazılardan.
Elif Şafak'ın kalemi Firarperest mürekkebini kadınlıktan, tasavvuftan, yazarlıktan, hoşgörüden, sanattan, edepten, sentezlerden dolduruyor. "Tadından yenmez" üslubuyla Elif Şafak kaleminin gücünü konuşturuyor, insanı kelimelerle büyülüyor.
Beni en çok etkileyen cümleleri de paylaşıyorum sizlerle:
- Kaç hayat yaşayınca yorulur insan? Kaç seneden sonra yaşlı, kaç hezimetten sonra bezgin, kaç sevdadan sonra kalpsiz, kaç kelimeden sonra lâl olur kişi?
- "Avrupa görmek şart!" derdi kadınlar hep bir ağızdan. "Avrupa görmüş insan başka..." Avrupa görünce bir başkalık çökecekti üzerimize. Avrupa dediğin bir seyirlik alem, ara ara gidip "izlemek" gerekti, ekranda pembe dizi izlercesine...
- Yalnızlık insanın kendi kendisiyle yapabildiği bir sohbet. Aracısız. Katıksız. Oyunsuz. Yalansız. Saf ve som bir sohbet...
- "Hakiki âşık" demiş şeyh, "Sevdiği insanın mutluluğunu ister. Âşık kişi sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten seven insan, özgür bırakır. Sahiplenmek, iddia etmek, can almak, can acıtmak, âşıkların tutacağı yol değildir."
- Ünlüler hakkında yazmak, aynalarla dolu bir salonda yürümek gibi. Bilemiyorsunuz ki nerede başlıyor hakikat, neresi tamamen hayal perdesi."
- Birbirimizin kaderine kayıtsız, birbirimizin hikâyesine bigâne kalmayalım.
- Baba var, hiç sevmemiş aslında. Baba var, gönlü uçsuz bucaksız bir derya...
- Her birimiz özel olmak istiyoruz. Okur yazarın gözünde özel, yazar okurun gözünde özel.
- Her an başka bir şan üzerine kuruludur.
- Zaten aşk dediğin, ardında ne olduğunu kimsenin akıl sır erdiremediği kadife bir esrar perdesidir.
- Sahi "yârim" ne güzel kelimeydi. Ağızda akide şekeri. "Yârim" der, sonra bir es verir, gayriihtiyari susardın. Söyleyecek söz kalmazdı ardından. Tek başına kaç cümleye bedeldi kelimeler. Eskiden harfler daha mı kıymetliydi? Bir mektup yeterdi aylar süren ayrılıkların sessizliğini kapatmaya. Tek bir yemin yeterdi aradaki mesafeleri azaltmaya. Artık hiçbir şey o kıvamda değil. İbre şaştı, ayar bozuldu sanki. El titredi, akort bozuldu sanki. İlişkilerimizin ahengi eskisi gibi değil. Kelime cömerdi, duygu cimrisi bugünün insanı. Konuşmaya gelince açıyor ağzını, duygulanmaya gelince tutuyor kendini. Zaman yok ya, hep bir telaş halindeyiz ya, bunca koşuşturma arasında kimsenin durup da duygulanmaya vakti yok.
Firarperest'in kapak tasarımına bence diyecek hiçbir şey yok. Elif Şafak'ın fotoğrafının İstiklal Caddesi'nden bir kareyle harmanlanması oldukça etkileyici.
Aynı zamanda yazıların arasına M.K.Perker'in yaratıcı, kendine özgü kaleminden çıkmış birbirinden güzel illüstrasyonlar serpiştirilmiş. Öyle baştan savma değil, her biri derinlikli, yoruma açık çizimler. Başka âlemlere açılan bambaşka kapılar.
"Edebiyat, firarperestliktir." diyen Elif Şafak'ın kaleminden Firarperest'i okuyun. Ruhunuza yapacağınız yolculuğa siz de şaşıracaksınız.
Elif Şafak ve DK'ya teşekkürler.
Edebiyatla kalın...
Kubilay
9 Şubat 2011 Çarşamba
Meraklı Ruhun Seyirnâmesi...
"Seyreyledim eşkâl-ı hayatı
Ben havz-ı hayâlin sularındaBir aks-i mülevvendir anınçün
Arzın bana ahcar u nebatı."
Ahmet Haşim, Göl Saatleri
Seyretmek... Bakmak başkalarına, izlemek ruhlarını, yaptıklarını, yapmadıklarını. Görmek sevdiklerini, nefret ettiklerini, tahammül edemediklerini. Hikâye avında başarının ilk kuralı. Seyredeceksin ki öğrenebilesin ötekinin hikâyesini.
Otobüs ha bire sarsılıyor. Yolların kötülüğünden mi, aracın köhneliğinden mi bilinmez. Elimdeki kitabı bir kenara bırakıp göz gezdiriyorum etrafa. Şimdilik koltukta yalnızım. Gelmemesini umuyorum her kimse. Dip dibe olmayı sevmiyorum, bilhassa otobüs yolculuklarında. Yalnızlık Âdemoğulları ve Havvakızlarının içsel nimeti... Kıymetini bir kere daha anlıyorum.
Önümde orta yaşlı bir adam. Uzun saçlarını dağınık bırakmış. Koltuğunu sorgusuz sualsiz yatırıveriyor. Görgü bilmez midir nedir, diye geçiriyorum içimden. Anlaşılan bir de sigara içmiş, koltuğundan buram buram tütün kokusu yayıldığına bakılırsa... Önündeki minik ekranı açıyor. Bir filmde karar kılıyor önceleri; ama pek ilgi duymuyor anlaşılan, ekranda görüntüler birbiri ardına akarken o camdan dışarıyı seyretmekle meşgul. Ardından değiştiriveriyor kanalı, bir magazin programını açıyor. Pop müziğin tanıdık simalarından biri var ekranda. Sarışın, bol makyajlı bir kadın. Makyaj hem yüzünde hem ruhunda... Şarkı söylerken oldukça keyifli gözüküyor. Uzun bir elbise var üzerinde. Parlak deniz mavisi. Bu uzun elbiseyle ruhunun tedirginliğini kapatmaya çalışır gibi bir ifade sergiliyor aynı zamanda. Gözlerinin içi olabildiğince soğuk, feri uçmuş gitmiş. Kahkası boş bir teneke kutunun çıkardığı sesi andırıyor. Görüntü değişiyor, şimdi sırada sokak ortasında montlarına sıkıca sarılmış iki insan var. Sevgiliniz mi diye atılıyorlar muhabir kız. Genç adam muhabir kızcağızı tersliyor. Asabi hareketlerle uzaklaşıyorlar. Önümdeki "görgü bilmez beyefendi" olanları seyrediyor pürdikkat. İnsanlar magazine meraklı. Ciddi konular rağbet görmüyor zaten. Kendi hayatlarının ciddiliğine tahammülfersa insanların magazin dünyasının ışıklı bir disko topunu andıran ruhunu sevmesi hiç şaşırtıcı gelmiyor.
Bir ses duyuluyor tepemdeki hoparlörden. Muavinin sesi olabildiğince bezgin bir şekilde bilgi veriyor bize. Kendisi de sıkılmış olmalı bu görevden, adeta burnuyla konuşuyor. Yolcular da pek meraklı gözükmüyor bu canı gönülden (!) duyuruya karşı.
Çocuğun biri ağlıyor. Arkamdaki yaşlı adam aralıksız horluyor. Otobüsün gürültüsü bitmek bilmiyor. Yanıma biri oturuyor. Pek sorun çıkmıyor bu sefer. Zararsız birine benziyor. Kitaplarını çıkarmış, ders çalışıyor. Memur olmak istiyor galiba. Kalemi hiç durmak bilmiyor. Başarılı olmasını diliyorum içimden, emek vermenin zorluğuna aşinayım çünkü. Emeği boşa giden insanın balonu elinden kaçmış çocuğa döndüğüne de.
Otobüs döne döne gidiyor yollarda. Sarsıntı hafiften azalmaya başlıyor. Etrafa bakıyorum tekrar, herkes kendi âleminde bir işle uğraşıyor. Hayat deveran ediyor durmadan, otobüsün tozlu tekerlekleri gibi...
Kubilay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




