18 Ağustos 2011 Perşembe

Kaçık Sanat Tarihi - 1 "Jan Van Eyck"

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları kitabından yola çıkarak hazırladığım Kaçık Sanat Tarihi yazılarının ilkiyle bugün karşınızdayım. Bugünkü konuğumuz Rönesans'ın en gerçekçi ve sıradışı isimlerinden Jan Van Eyck... Gelin, hep beraber hakkındaki birkaç bilgiye göz atalım.

Jan Van Eyck (Johannes De Eyck)
1385? - 9 Temmuz 1441


Milliyeti: Flaman
En Önemli Eseri: Arnolfini Portresi (1434)
Tekniği:Meşe Pano Üzerine Yağlı Boya
Tarzı: Kuzey Rönesans
Eserleri Şu An Nerede Görülebilir?:
National Gallery, Londra
En Meşhur Sözü:
"Jan Van Eyck buradaydı."

(Üstteki "Türbanlı Adam" tablosu ressamın muhtemel otoportresi kabul ediliyor...)

Peki nedir onu bu kadar meşhur yapan?

 Van Eyck hakkında, Flandres'da (günümüz Belçika'sının bir bölgesi) doğmuş olduğu dışında pek bir şey bilmiyoruz. Aslında bilmememiz de doğal sayılır, o zamanlar kimse oturup onun biyografisini yazacak değildi herhalde. Adını ilk kez 1422 yılında Lahey'de Hollanda Kontu'nun saray ressamı olarak çalışırken duyuyoruz.1425'te ise, Burgundy Dükü'nün sarayının en kıymetli insanı oluyor. Dükün kayıtları arasında, ressamın maaşını vaktinde ödemedikleri için personelini azarladığına dair mektuplar varmış.

 Onu asıl meşhur yapan ise "Arnolfini Portresi" isimli tablosu. Nesi var bu tablonun, neden bu kadar önemli? Adım adım inceleyelim.

Arnolfini Portresi
  • Bu resmi önemli kılan ilk unsur dini olmayan konusu. Resimdekiler aziz, din kurbanı, hatta kraliyet ailesi mensubu değil, sıradan insanlar. Resimdeki kişiler hakkında ise kesin bir malumat yok. Uzun süre boyunca resmin Giovanni di Arrigo Arnolfini ile karısı Giovanni Cenami'yi gösterdiğine inanıldı, ta ki çiftin resmin üzerindeki tarihten 13 yıl sonra evlendiği anlaşılana kadar. Şimdi uzmanlar ikiye ayrılmış durumda. Kimi resmin Giovanni'yle bir önceki eşini gösterdiğini savunurken, kimi de bunun bambaşka bir Arnolfini olduğu görüşünde.
  • İkinci önemli unsur ise, gerçekçilik sıra dışı. Örneklerle inceleyelim...

Kadının yüzünde ışığın tüm etkileri gözlemleniyor.

Adamın cübbesini kürk süsleri yumuşacık ve kabarık bir görüntü veriyor.
Pencereden gözüken ağaçta kirazlar çiçeklenmiş.
Portakalın yüzey ayrıntıları fazlasıyla yansıtılmış.
  • Eğer tabloya dikkatli bakarsanız arka duvardaki yazıyı görebilirsiniz. "Jan Van Eyck fuit hic" (Latince) Yani "Jan Van Eyck buradaydı." Bu tarihin ilk ressam imzalarından biri. Sanatkârlar isimsiz olarak tanrıyı yüceltmek için resim yaparlardı. Van Eyck kendinden sonra gelen ressamlara, kendi önemlerinin daha fazla farkında olma hissini de bağışladı. Eserlerinin hepsinde, imzasına dikkat çekmesi onun ressam olarak kendi önemine inandığını ima ediyor.

"Jan Van Eyck buradaydı."

  • Arkadaki duvarda, süslü bir çerçevede yuvarlak, dışbükey bir ayna asılı; pencereyi, çifti ve en şaşırtıcısı, kapı girişinde, tam da odanın içine bakıyor olsanız duracağınız yerde duran ve hayal meyal görünen iki figürü yansıtıyor.

Bu ayrıntı hakkında kimileri basit bir ayna çalışması olarak konuşsa da, sanat tarihçileri 15. yüzyıl
camlarının berrak görüntüler vurmayacak kadar kusurlu olduklarını ve projeksiyon fikrinin bile Rönesans
düşüncesine yabancı olduğunu söylüyorlar. Üstelik hiçbir Rönesans resim risalesi optik biliminden
söz etmiyor. Tartışma sürmekte...

Sonuç...

Gölgeleri, üç boyutlu sunumu, nasıl yapıldığı bir türlü kesinleşemeyen optik illüzyonu ve imzası olan bu resim sadece yenilikçi değil, tam anlamıyla devrimciydi. Bir adam, bir kadın ve köpeklerinin birlikteliğinden oluşan bu resmin dinsellikle uzaktan yakından alakası olmaması cabası...

Şaşırtıcı gerçek "Bayan Arnolfini"

Çoğu kişinin Arnolfini Portresi'ndeki kadını görünce tepkisi "Vay canına, bu kadın sahiden de hamile!" oluyormuş. Benim de oldu tabii. Ama kadın hamile değilmiş. Sadece günün modasına göre giyinmiş. 1400'lü yıllarda elbiselerin önünde öylesine çok kumaş varmış ki, kadınların sadece yürümek için bile kaldırması gerekirmiş. Sancılarının başlamasına beş dakika kalmış bir hali yok mu gerçekten?

Bir başka şaşırtıcı gerçek "Kayıp Küçük Kuzu"

"Gent Mihrap Resmi"nin 1950-51 yıllarındaki restorasyonu, pek çok rötuş ve kötü restorasyonu ortaya çıkardı. Uzmanlar resmin röntgeninin incelerken, Tanrı'nın Kuzusu imgesinin aşırı derecede boyandığını, özgün kuzunun beceriksiz bir taklit altında kaldığını buldular. Restoratörler eski kuzuyu ortaya çıkarma işine kuzunun kafasından başladılar, ancak Gent halkı sabırsızlandı ve restorasyon tamamlanmadan resim iade edildi. Kuzuya bugün dikkatli bakacak olursanız eğer, iki değil dört kulağı olduğunu görürsünüz!

"Dört kulaklı" Tanrı'nın Kuzusu
Benim fikrim...

Van Eyck'in resimlerinde en çok dikkatimi çeken detay meselesi oldu. Hem Arnolfini Portresi, hem de diğer birkaç resmini ayrıntılarıyla inceleyince hayran kaldığımı söylemeliyim. Bilhassa Gent Mihrap resminde öyle güzel ayrıntılar var ki hayran kalmamak elde değil. Figürler, semboller, tasvirler çok hoşuma gitti. Genel anlamda düşünürsek, sevdim mi Van Eyck'in resimlerini? Evet, sevdim. Ya siz?

İlk Kaçık Sanat Tarihi'de böylece bitiyor. Huzurlarınızdan ayrılmadan önce, yeni başlayan bu yazılar hakkında görüşlerinizi, Jan Van Eyck hakkında görüşlerinizi ya da başka herhangi bir şey hakkındaki eleştirilerinizi, isteklerinizi beklediğimi belirteyim...

Bir sonraki Kaçık Sanat Tarihi'nde konuğumu Sandro Botticelli olacak.

Görüşmek üzere :)

Kubilay

17 Ağustos 2011 Çarşamba

"Kaçık" Sanat Tarihi ve Diğer Birkaç Şey...

Yarından itibaren Kontrast'ta ilk defa farklı bir alanda yazılar yayınlamaya başlamayı düşünüyorum. Hem de benim "fazlasıyla" acemi olduğum bir alanda: Sanat Tarihi!


Neden peki? Çünkü elimde Elizabeth Lunday imzali Sevin Okyay çevirisi "Büyük Sanatçıların Gizli Hayatı" kitabı bulunmakta. Bu kitabı özellikle seçtim. Çünkü hem sanat hakkında bilgi sahibi olmak hem de sıkılmamak istiyordum. Bu kitap tam da buna uygun. Ressam ve heykeltraşlar hakkında bir dedikodu kitabı bu aslında. Keyifli bir arkadaş sohbeti gibi :) Çok ilginç bir fikir bu... Kitabın tanıtım satırlarından alıntılarsam eğer: "Bu kitap, büyük ustaların uluslararası sanatının gerisinde ahlâksızca, buğulu ve gözü kara hikayelerini anlatıyor... ...işte asla unutmayacağınız bir sanat tarihi dersi."

Ben de bu kitabın yorumunu "Kaçık" Sanat Tarihi adı altında yazılar yazarak paylaşmaya karar verdim. O yüzden farklı bir okuma olacak. Her yazıda bir sanatçıyı ele alacağım. Hem eserlerini, hem hayatını hem de -en harikası burası olacaktır zaten- haklarındaki acayip dedikoduları ve şaşırtıcı gerçekleri paylaşacağım. Bu konuda bilgili miyim derseniz hayır değilim, herhangi bir iddiam da yok. Hem ben hem siz beraberce sanat tarihi öğreniriz, bu da çok keyifli bir deneyim olur diye düşündüm. İlk yazıyı muhtemelen yarın paylaşacağım... Gerçekten bu yeni deneyim için çok heyecanlıyım.

Tabii bu kitabı parça parça okuyacağımdan ötürü, bir taraftan da normal kitap okumaya devam edeceğim. Bugün Bedia Ceylan Güzelce'nin 1473'üne başladım. Çok farklı, çok sıradışı bir kitap. Ayrıntılı bilgiler tabii ki kitap bitince :)



Arada da tatilde okuduğum diğer kitapların yorumlarını paylaşacağım. Blog bir yandan normal akışına da devam edecek yani...

İnşallah güzel, keyifli anlar yaşarız hep beraber!

Yarın ilk konuğumuz ressam Jan Van Eyck olacak, duyurulur ;)

Neşeyle, edebiyatla ve yarından itibaren biraz da sanatla kalın diyorum...

Kubilay

16 Ağustos 2011 Salı

Huysuzun Teki - VİVET KANETTİ



Vivet Kanetti'yi birkaç yıl önce tanıma fırsatına erişmiştim. O zamanlar Kanal 1 ekranlarında Özlem Gürses ve Ayşe Böhürler'le birlikte yaptıkları 3 Yüz programı sayesinde. 3 Yüz izlediğim en kaliteli televizyon programıdır diyebilirim rahatlıkla. Siyasetten sosyal konulara, magazinden gündelik hayata her şeyin keyifle konuşulduğu bu program bana çok şey kattı. Hepsi birbirinden yetenekli üç kadınla tanıştırması beni, ayrıca programın başka bir güzelliği...

İşte bu üç kadından birinin, yani sevgili Vivet Kanetti'nin yazar yönüyle tanışmamsa yakın zamana rastlıyor. Ekranlara bana göre "uzuuun" bir ara veren 3 Yüz, geçtiğimiz ay yeniden yayına başladı. Tv8'de her sabah saat onda. Hiç kaçırmıyorum tabii, bir rutin haline geldi sabahları 3 Yüz'le buluşmak. Birkaç hafta önce de Vivet Kanetti'nin Huysuzun Teki kitabını almaya karar verdim. Geçmişte de Vivet Kanetti'nin kitapları olduğunu biliyordum, yanlış anlaşılmasın, ama okumaya karar vermem pek yeni oldu. Kendimi hazır hissetmekle ilgili bir şey galiba. Olan oldu, biten bitti. Ve ben okudum Huysuzun Teki'ni. Ve ben bayıldım Huysuzun Teki'ne :)


Vivet Kanetti

Huysuzun Teki, Vivet Kanetti'nin kelimeleriyle "elinizdeki incecik şey", onun ilk romanı. Yirmili yaşların başında yazdığı bu ilk roman, çeşitli nedenlerden dolayı yayınlamadığı ilk romanı, "Geçmişim" adını verdiği kağıt, dosya vb. yığını arasından çıkıyor Vivet Kanetti'nin karşısına bir gün. Sonra ufak birkaç düzenleme, kitaba bir isim verme... Yayınlanıyor kitap.

Huysuzun Teki'nin gözleriyle bakıyoruz olan bitene kitabın satırlarında. Bambaşka bir üslupla. Bir bakış aslında Huysuzun Teki. Büyümüş birinin kendi çocukluğuna bakışı. Büyümüş birinin çocukluk sesine bürünüp konuşması. Romanı kendine has yapan da bu işte. Genel olarak Huysuz'un o yaşına uygun bir konuşma tarzı görsek de, araya atılmış kelimelerden, cümlelerden bir büyüğün dokunuşlarını da hissediyoruz. Bu tarz fikrimce romana çok yakışmış. Ne yapmacık bir küçülme görüyoruz ne de didaktik bir çocukluğa dönüş. Keyifli satırlar, keyifli olaylar iyiden iyiye keyifleniyor bu yüzden.

İlkokul maceralarına dalıyoruz önce. Huysuz'un bir utanç anı var ki sınıfta yaşadığı gülmeden duramadım doğrusu. Çocuksu yanı yansıtmayı büyük bir ustalıkla yaşatmış Vivet Kanetti. Huysuz'un yaşadığı utanç anının detaylarını, sınıf ortamını yansıtması çok gerçekçi. Çoğumuzun bu sınıf ortamında kendinden bir şeyler bulacağı kesin. Öğretmenine bakış açısı, ailesinin yaptıklarına bakış açısı da tam Huysuz'dan beklenen gibi. Huysuz'un o şeker huysuz tavrına daha ilk satırlardan alışıveriyoruz. Çok candan bir kız Huysuz aslında, kendinden emin aynı zamanda, hayata karşı bir duruşu var.

Benim en çok ilgimi çekenlerden biri de Huysuz'un bize büyüklerin diyaloglarını aktarımı oldu. Yetişkinlerin yerli yersiz yaptıkları konuşmalar karşısında Huysuz'un yaşadığı karmaşa ve şaşkınlık satırlardan bize gülümsüyor adeta.

Huysuz'un dayısı Fikret'e ve babasının arkadaşı biyoloji profesörüne karşı hissettiği çocuksu bir aşk-hayranlık da söz konusu. Huysuz hep onlardan bahsediyor bize kitap boyu. Sevse bile birini onun yaptığı tutarsız davranışları da görmemezlikten gelmiyor. Annesine, annesinin arkadaşı Filiz'e, dayısının tiyatrosundakilere karşı hep bu dürüst tavrını sergiliyor. Kitabın en bağlayıcı unsurlarından biri bu.

Devam eden sayfalarda Huysuz büyüyor, lise çağlarını da tanık oluyoruz. Sevdiği sanatçıyla tanışmak için gerçekleştirdiği "gangster" macerası da hem eğlence hem de hüzün dolu. Yaşı büyüdükçe Huysuz'un hayata bakışında hüznün ve hayal kırıklıklarının daha çok yer kapladığını görüyoruz. Daim çocuk ruhlu Huysuz'un "büyümek" gibi korkunç bir canavar karşısında zaman zaman güçsüz kaldığını görüyoruz. Hayatın gerçeklerinin içini daha çok acıttığına şahit oluyoruz. Daha küçük yaştan dünyaya sahici bir bakış atan Huysuz zamanla onu anlamakta zorlanmaya başlıyor. Büyüklerin davranışları hala muamma. Sonuçta Huysuz büyüdükçe onlar da büyüyor. Romanın sonunda söyledikleri, düşündükleri ise benim en çok etkilendiğim, onun hissettiklerini kalbimde hissettiğim satırlar oluyor.

Gençlik çağında olan "ben" için, Huysuzun Teki gerçekleri gözlerim önüne seriyor. Bir kez daha anlıyorum büyümenin "ne menem bir şey" olduğunu. Yaşadıkların karşısında her şeye rağmen çocuksu ruhunu zapt etmenin ne zor ve zahmetli bir iş olduğunu. İşte tüm bu halet-i ruhiye beni daha da yaklaştırdı Huysuz'a. Hep hak verdim ona, yaşadıklarını en derinimde hissettim.

Huysuzun Teki duyarlı bir ruhun hikâyesi. Çocukluktan gençliğe geçişin, büyümenin, daha da büyümenin neler hissettirdiklerinin bir bilançosu. Büyüdükçe sen, daha küçük hissetmen dünya karşısında aslında. Ama her  şeye rağmen. Tedirgin olsan da olan bitenden... Yine de... "Nihayet her şeyi anlayacağına dair" kendine söz vermek.

Her daim takipçisi olmaya çalıştığım, çalışacağım, hayat görüşünü örnek aldığım, aynı zamanda benim de imzacısı olduğum "defnedevrimi"nin önemli isimlerinden olan, başarılı gazeteci, duyarlı yazar, harika insan sevgili Vivet Kanetti'ye teşekkür ederim. Huysuzun Teki'ni yazdığı ve hayatımda bir pencere daha açtığı için.

Everest Yayınları'na ve kitapta emeği geçen herkese de teşekkürler ayrıca. Bu kitabı biz okurlarla buluşturdukları için.

Kitaptaki biyoloji profesörünün de dediği gibi "... huysuzluk da bir duyarlılık biçimidir." aslında. Huysuzun teki olabilmek güzel şey şu dünyada.

Tüm huysuzlara selam olsun!

Edebiyatla kalın...

Kubilay

14 Ağustos 2011 Pazar

Sufinin Yolu - İDRİS ŞAH



"Tasavvuf okumak, İdris Şah okumak ve daha nice nice kıymetli kalemleri okumak hayata bakışımızı değiştirecek. Okumak lazım. Çok. Daha çok. Ne de olsa insanın işi öğrenmektir. Öğrenmek ve bir de muhabbettir."

Bu satırlarla birlikte karar verdim Sufinin Yolu'nu okumaya. Elif Şafak'ın 6 Aralık 2009 tarihli yazısı yönlendirdi beni bu kitabı almaya. (Okumak isteyenler için: tık) Ulaşmam da maceralı oldu kitaba. Uzunca bir süre kitabı aradım durdum. Bulunduğum şehirdeki hiçbir kitapçıda Sufinin Yolu yoktu. "Baskısı bitti" dediler, "İstanbul'da bile yok!" dediler. Sinirlendim, sabırsızlandım. Umudum yavaş yavaş azalmaya başladı. Ama geçtiğimiz Haziran ayında ulaştım kitabıma. 3. baskısı yapılmıştı Sufinin Yolu'nun. Hırçın ve sabırsız tabiatıma bir ders vermek istemişti belki de kitap. Muhtemelen bu bir işaret olmalıydı. Sabrın sonunun selamet olduğunun bir işareti...

Sufinin Yolu, tasavvufa giriş denebilecek bir kitap fikrimce. Tasavvuf ve sufilik üzerine düşünceler, tarihi süreçte bu öğretilerin karşımıza çıkardıkları, Mevlânâ'dan Gazali'ye klasik tasavvuf yazarları ve metinleri, tarikatlar ve yapıları, tefekkür konuları, tasavvufi hikâyeler, meseller, şiirler, soru ve cevaplardan oluşan Sufinin Yolu bir başlangıç vesilesi insana. Kitap su üstündeki tasavvuf yerine, daha derin bir yapıyı ele alıyor, okuyucuya dertlerini unutması için yollar öğretmiyor, tasavvufun apayrı ve kendine has olan yapısının önemli kısımlarını bir bir gösteriyor.

Bana Sufi düşüncesi hakkında en çok dikkat çekici gelen kısım, çoğu modern denilen düşünce tarzına nazaran Sufilik'in kişinin dertlerine derman olmayı amaçlamaması. Yani tasavvuf yoluna girecek olan kişinin, kendini düşünmemesi. Tasavvufu araçlıktan çıkaran, amaç haline sokmaması. Kitap boyu dikkat çekildiği gibi, asıl amacın "hakikat" olması. Ama külli insan aklının vardığı hakikat kastedilmiyor burada, en gerçek hakikatten, Sufilerin hakikatinden bahsediliyor. Aynı zamanda kalıplara takılmanın, hakikate ulaşmamızı engellediğini, bu yüzden şekilciliğin ancak insana zarar verdiğinden bahsediliyor. Belki de şu ana kadar anlattıklarımı Ömer Hayyam'ın ve Mevlânâ'nın kelamıyla özetlemek en doğrusu olacak...

"Manastırda, havrada, medresede, hücrede,
Kimi cehennemden korkar, kimi cennet peşinde.
Ama Tanrı sırlarından haberdar olan kişi
Buna benzer tohumlar ekmemiştir kalbine."

Ömer Hayyam

"Bir kişi, sevgilinin kapısını çaldı. Bir ses sordu. "Kim o?"
Cevap verdi: "Ben!"
İçerdeki ses "Burada sana ve bana yer yok" dedi ve kapı kapandı. Bir süre yalnızlık ve hasretten sonra aynı adam yeniden sevgilinin kapısına geldi. Kapıyı vurdu.
İçerden bir ses ""Kim o?" diye sordu.
Adam cevap verdi. "Sen!"
Kapı açıldı."

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî

İdris Şah'ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri de tasavvufun bir ulaşılmazlık olgusu halinden çıkıp insan hayatına yerleşmesinin gerekliliği. "Öğretici Hikayeler" bölümünde anlatılan öyküler de ufak ufak da olsa günlük hayatımıza tasavvufi düşüncenin nasıl geçirileceğini gösteriyor. Tasavvufi düşünce deyimi de doğru değil aslında. Tasavvuf aslında hayat demek. Bunu öğreniyoruz kitaptan. Tasavvuf ne istediğin sözleri kırpmak satırlar arasından, ne de istediğin zaman istediğin fikirleri hayata geçirmek. Tasavvuf canlı bir mekanizma, bizimle beraber nefes alıp veren. Tasavvuf aynı çerçevede bir böbürlenme vesilesi de değildir asla, kitap boyu hep bahsediliyor bundan. Tasavvuf asla bir kibir aracı olmamalı bu açıdan. Kibrin hiçbir şekilde Sufilerin gönlünde yeri yok. Hakim Cami'nin satırları bu konuyu en güzel şekilde aydınlatıyor...

"Kibirsizim diye böbürlenme, çünkü kibir, karanlık gecede kara taşın üstündeki karıncanın ayağından bile zor görülür. Ve onu içinden atmanın kolay olduğunu sanma, çünkü dağı iğneyle sökmek daha kolaydır."

Hakim Cami

Kitabın orijinal kapağı
Kitap okurken zaman zaman insanın paniğe kapıldığı da oluyor. Özellikle daha önce tasavvufla ilgili herhangi bir ön hazırlığınız yoksa. Ama kitapta İdris Şah bize her okuyucunun farklı seviyelerde olmasının doğal olduğunu ve tasavvufi yazılarında buna uygun yazıldığını söylüyor. Hikâyelerin farklı farklı katmanlardan oluştuğunu, her okuyucunun alabildiği aldığını ve bu sürecin onu daha üst kademedeki anlamlara çıkaracağını belirtiyor. Salih Kazvini'nin mürşitlerini öğrettiği söz de bu umutsuzluğun yersiz olduğunu gösteriyor: "Kapıyı sürekli çalarsan, sonunda sana açılacaktır."

Sufinin Yolu'nun en önemli özelliklerinden biri de kapsamlı bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkması. Her tür bilgi, söz ve diğer tüm materyaller kaynak belirterek gösterilmiş. Bu açıdan, alanının en önemli kitaplarından biri olduğu ortada. İdris Şah, okuyucuyu önemsiyor ve onu aşağı görmüyor, ciddiyetle yaklaşıyor.

Herkesin kendi kalbince yararlanacağı bir kitap Sufinin Yolu. Bu bakımdan içeriği hakkında fazla ayrıntılı bilgi vermenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü, bu kitabın okuması her okuyucuya özel ve biricik olacaktır. Ama şunu da belirtmek isterim ki, bu kitap okuyan herkesin ruhunda yepyeni bahçeler yeşertecek. Tasavvuf yolunda, sufilik yolunda bir sonraki adımı nasıl atacağına yardımcı olacak her okuyucu için. Tüm bunlardan ötürü, Sufinin Yolu'nu çok önemsiyorum.

İdris Şah
Yeri gelmişken kitabın yazarı İdris Şah'tan bahsetmemek olmaz. İdris Şah, 1924 yılında Afganistan'da doğan bir yazar ve filozof. Geleneksel doğu öğretileri üzerinde uzmanlaşmış ve bunu Batı'ya en iyi şekilde aktarmış. Yazdığı kitaplar 16 dile çevrilmiş ve ona 20. yüzyılın en çok satan Sufi yazarı unvanı kazandırmış. Klasik öğretilerin nasıl da modern yaşamın içinde her an karşımızda olduğunu en iyi gösteren yazarlardan biri olması da en önemli özelliklerinden. İdris Şah, 1996 yılında Londra'da hayatını kaybetmiş. Kurgu, inceleme, çocuk edebiyatı ve daha birçok alanda da kitapları bulunmakta.

Benim ve okuyan tüm insanların yüreklerine tasavvuf özlemi koyduğu için İdris Şah'a, bu değerli eseri Türkçe'ye kazandırdığı için Nurullah Yakut'a, kitabı bizlere ulaştıran Doğan Kitap'a, Sufinin Yolu'nu okumama vesile olan sevgili Elif Şafak'a şükranlarımı sunarım.

Lafı Şirazlı Sadi'nin Gülistan adlı eserindeki kıymetli duasıyla bitirelim:

"Bana benim için değerli olanı değil,
Senin için değerli olanı nasip et."

Kubilay

12 Ağustos 2011 Cuma

Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın - SELİM İLERİ



Her kitabın bitişinde bir burukluk kaplar içimi. Bir ayrılık havası, bir veda esintisi, bir hüzün çisentisi. Bazı kitaplar vardır, hayatını etkiler insanın. Bir de bu eklenince duruma hüznüm bir kat daha artar. Yemeği mükemmel yapan son dokunuşlar misali, kitabın içinde bu duygularımdan bahsedildiğini görünce hüzün sağanak olup akıyor yürekten.

Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'ı alırken beni güzel bir deneyimin beklediğini tahmin etmiştim ama içeriği hakkında feci şekilde yanılmışım. Karşımda okuduğum en sıra dışı romanlardan biri duruyor. Her sayfası adeta nakış gibi işlenmiş nazenin bir kitap...

Kitap, on bölümden oluşurken, bu on bölüm boyunca anlatıcımız bize eşlik ediyor, olanı biteni onun gözünden izliyoruz. Anlatıcımız da Selim İleri... İlk bakışta anı kitabı gibi gözükse de, aslında anı kitabı kalıbının hayli dışında.

İlk bölüm "Albüm"de Melek Hala'yla anlatıcımızın inceledikleri moda dergileri söz konusu. Ayrıntılı betimlemeler içeren bölüm belki ilk aşamada okuru olayın içine atan ilk bölümlere benzemediğinden herkes tarafından beğenilmeyebilir. Ben ise betimlemelerin ve duygu yüklü anlatımın hayranlık verici olduğu kanaatindeyim. Kıyafetler, resimler, resimler içinde olan bitenler kuru kuru değil, kalpten bir anlatımla geliyor karşımıza. İlk bölümde gördüğümüz bu betimlemeler kitap boyu karşılacaklarımızın da simgesi oluyor. Selim İleri, betimlemeleri yepyeni bir boyutta ele alarak ustalığını gösteriyor.

Devam eden sayfalardan "Komşularımızın Semtinde" ve "Kadıköyü'nün Hanımları" bölümleri insanı ele alıyor. Çocuk gözüyle komşu teyzeleri, amcaları bir bir anlatıyor bize. Olan biteni saf ve berrak bir niyetle ele alması, derin hüzünleri ve hayal kırıklıkları çok etkileyici. Mahallede sıradan insanları da görüyoruz, dönemin bazı ses sanatçılarını da...

"Türk Prensesi" ve "Deniz Köpüğü Tüller" Selim İleri'nin romancılıkta yeni bir sayfa açtığı bölümler. Romanın malzemesinin bir başka roman olduğu bölümler bunlar. Refik Halid Karay'ın "Nilgün" üçlemesinin geniş yer kapladığı anlatımlar diğer birçok kitaba da ev sahipliği yapıyor. Bir romanın insan zihninde nasıl can bulduğunu izliyoruz. Bu aykırı tarzı, "yaşam içinde canlanan roman" diye belirtsem de en iyisi okumanız ve bu eşi bulunmaz satırlara bizzat tanıklık etmeniz.

"İlençli Zamana Başlangıç" ve "İlençli Zaman" bölümleri ise Selim İleri'nin bir başka roman akrobasisine sahne oluyor. Bu bölümler kitaptaki kod adıyla "Geçmiş Zaman Yazarı"nın yaşadıkları etrafında şekilleniyor. Yazarın eserleri de sezdirme yöntemiyle, yani gerçeğine benzer isimle söylenerek gizem havası korunuyor. Selim İleri'nin eşsiz empati yeteneğinin de her satırda hissedildiğini belirtmek gerek. Gizemli yazar hakkında bilgisizliğimden olacak, kim olduğunu ancak bir araştırma neticesinde öğreniyorum. Yazarın kim olduğunu edebiyat bilgisi kuvvetli olanlar bulacaktır kitapta. Kitabın en efsunlu yanlarından biri de bu kısım kesinlikle.

"Çok Özel Bir Sözlük" ise Selim İleri'nin farklı başlıkları ele aldığı kişisel bir sözlüğü. Ön planda kelimelerin anlamlarından çok ne ifade ettikleri var. Elif Şafak'ın Mahrem'indeki Nazar Sözlüğü'nü de çok seven birisi olarak, bu bölüme bayıldım. Kitaba kattığı kişisellik açısından böyle bölümler çok hoşuma gidiyor.

Son bölümler "Melek Hala" ve "Peri Sanatı", anlatıcının güçlü bir sevgiyle bağlandığı Melek Hala'yı geniş pencereden seyretme imkânı sunuyor bizlere. Aynı zamanda devrin siyası olaylarından bazılarını da görüyoruz satır aralarında. Kendini bir nevi toplumdan soyutlayan Melek Hala'nın saatlere olan ilgisi kitaba da adını veriyor. Saatlerin de bir canı olduğu, hepsinin mavi kanatlı periler olduğu kanaati söz konusu. Saatler üzerinden Melek Hala'nın geçmişe ve geleceği yaptığı göndermeler kitabın ham maddesi bir bakımdan. Kitabın ismi de bu yüzden hayli manidar, "Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlar" ana başlığı altında "Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın" özenle seçilmiş bir isim...

Roman boyu beni en çok etkileyen insanların hayatına derinden ve sıcacık bir nazarla bakılması. Geçmiş zaman kavramını didaktik olmayan bir üslupla yavaş yavaş okuyucunun kalbine işlemesi apayrı bir ustalık.

Okuduğum ilk Selim İleri kitabı olma özelliği de taşıyor kitap benim için. Selim İleri'nin ustalığı karşısında saygıyla eğilmekten başka bir şey düşemez bana. Diğer kitaplarını da birer birer temin edeceğime de belirteyim.



Kitabın kapağı da kendisi gibi, sade ve etkili. Kitabın ruhuna uygun bir kapak.

"Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlar"ın insanın ruhuna nasıl derinden işlediğine ve merhametin gerçek anlamına varabilmek, harika bir edebi şaheser tadabilmek için okuyun...

Selim İleri'ye ve Everest Yayınları'na teşekkürler...

Edebiyatla kalın!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...