7 Şubat 2011 Pazartesi

Moskof Cariye Hürrem - DEMET ALTINYELEKLİOĞLU


Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Soru işaretleri kafamda dans edip dururken yaşadığım duygunun, içinde bulunduğum ruh halinin ne olduğunu idrak etmeye çalışıyorum.Yapamıyorum... Pek sevgili atasözünün de dediği gibi : "Boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor."

Her okuduğum kitaptan sonra ruhsal bir çöküntü yaşadığım doğru. Bu sefer durum farklı! Belki de şu günlerde her yeri kasıp kavuran Muhteşem Yüzyıl'dan mıdır bilemiyorum ama alt üst ediyor beni kitap. Hürrem'i seviyordum sevmesine - hem de birçok insanın nefret etmesine rağmen - peki ya Mustafa? Üstüne üstlük bir de işin içine dramatik bir anlatım girince zihnimi "allak-bullak rengi"nde bir perde kaplıyor. Alışılmış renk skalasına uyarlarsak yaklaşık olarak terkibi şöyle: Bir avuç erguvan rengi, dört kaşık pembe, birkaç tutam beyaz ve bol bol kan kırmızısı, en dalgalısından...

Moskof Cariye Hürrem'in beni cezbeden birkaç yanı oldu. Öncelikle yazarının yabancı olmaması. Kötü - tamam kibar olmayacağım, tam anlamıyla berbat- çeviri kitaplarından sonra, tekrar aynı durumu yaşamamak için Türk yazarları okumaya "öncelik" vermiştim. Aynı zamanda Demet Altınyeleklioğlu  bir ilke de imza atıyordu bu kitapta. Tarihsel kurguyu yabancıların tek eline bırakmış piyasada alışılmamış bir atak yaparak kalıpları yıkıyordu.

Diğer ve en önemli nedeni ise şöyle açıklayabilirim. Birçok kitap ve yazıda Hürrem'e nefretle yaklaşılması hoşuma gitmiyordu. Benim için kitap seçimimde etkili olan olgu, Hürrem'in tüm hayatını birlikte ele alıp, yaşadıklarını sebep-sonuç ilişkisi içerisinde incelemesiydi. Bir kadın olarak ele alması. Neden diye sorması. Anne şefkatini göstermesi. Romancı olmanın gereğiydi buydu, empati kurabilmek... İnsan ruhunun sonsuzluğunda, yalnız bir limana tıkılmayıp engin denizlere yelken açabilmekti romancı olmak.

Moskof Cariye Hürrem, romana farklı bir yerden başlayarak merak katsayısını yükseltiveriyor. Romanın girişini bu şekilde tasarlayan yazar asıl girişteki durgun sayılabilecek bölümün dezavantajını engellemiş oluyor. Böylece tarihe dayanan romanın gidişatı probleme uğramadan devam ediyor.

Hürrem'in çocukluğuna el atan yazar bu şekilde Hürrem'in ruh tahlilini gözler önüne seriyor, böylece ileride yaşanacak olayların aslında çocukluk travmalarına dayandığını görüyoruz.

Kırım'da ilk gençlik yılları, ilk aşkı ve ardından Osmanoğlu'nun tahtına gidecek yolculuğunda ilk ve acemi adımları. Acemi, eline ayağına sahip olamayan aksi bir kızdan akıllı ve tecrübeli bir hanımefendinin yaratılışına şahit oluyoruz. Ve Kanuni ile yaşadıkları büyük aşkı izliyoruz. Hala geçmişin etkisini kalbinde yaşayan Hürrem'in kimlik sorgulamalarını, intikam ve sevginin bir kalpte yoğrulmasını seyrediyoruz.

Tüm bu olanların dışında karakter kadrosu da epey geniş. Hafza Sultan, Sadrazam Pargalı İbrahim, Taçam Noyan, Cafer Ağa, Merzuka, Mahidevran Gülbahar Sultan romanın akışını sağlayan önemli karakterler olarak bir adım öne çıkıyor. Çoğu zaman olaylara Hürrem'in penceresinden bakılsa da, farklı karakterlerin gözlerinden bakılan olaylar da az değil...

Hürrem'in karakter tahlili ise çok başarılı. Hürrem'in adeta araftaki ruhunu, uçurumun kıyısındaki gelgitli hayatını, geçmiş ve gelecek arasındaki bitmek bilmez yolculuklarını, çaresizliğini, hırsını, anaçlığını, şehvetini, deliliğini, acımasızlığını, cilvesini, büyüleyici havasını gözler önüne seriyor. Her hareketinin sebebini sorgulayan yazar beni öyle çok etkiledi ki Hürrem'e ve yaptıklarına kesin bir şekilde yanlış ve hatalı diye bakmam artık mümkün değil. Yazar adeta yaşayarak yazmış. Hürrem uzun zamandır böyle şefkat görmemiş olmalı :)

Beni alt üst edense Mustafa'nın ölümünün anlatıldığı kısım. Muhteşem Süleyman'ın veliaht şehzadesini öldürtürken eridiği anlar insanın üzerinde şok etkisi yaratıyor. Altı - yedi cellada karşı uzun süre direnen Mustafa'nın sözleri içimi kavuruyor adeta:


"Baba. Canım sana feda olsun. Arkamdan ağlama. Eline evlat bulaştı diye evlat korkusuyla titreme. Sen oğlunu affetmedin ama bil ki yarın huzur-u mahşerde buluştuğumuzda Mustafa bu canın hesabı için senden davacı olmayacak. Devletinle, milletinle bin yaşa!"

Kanuni'nin dediği sözler ise yürek parçalıyor:

"Allahım! Günahımı affet bile diyemem artık sana..."

Tüm bunların suçlusu Hürrem olmasa da, etkisi oldukça fazla. Tüm planlarını Mustafa'nın ölümü üzerine kuran Hürrem'in haberi alınca yaşadığı duygular ise karmakarışık. Sonunda istediğine kavuşan Hürrem, beklediği sevinci bile hissedemiyor. Üstelik Bayezid'in geçmesini istediği tahta, büyük oğlu Selim'in veliaht ilan edilmesi. Hürrem'i şaşkına çeviriyor. Yaşadıklarını en iyi anlatan şu cümleler olmalı:

"Hürrem birden her şeyin boşa gittiğini anladı. Nasıl bir şeydi bu iktidar? Yakaladıkça uzaklaşıyordu insan. Durmadan koşmak gerekiyordu ardından. Tam yakaladım derken kaybediyordun. Serap dedikleri bu muydu yoksa?"

En çok Hürrem'in ölümü üzüyor beni. İnsan bu kadar güçlü bir kadının hastalığından yararlanılarak düşmanları tarafından zehirlenmesine üzülmeden edemiyor. İlahi adalet diyen de olacaktır. Ben bir şey diyemiyorum ama üzüldüğüme eminim. Hatalarına rağmen seviyorum Hürrem'i. Kimseye savunmaya çalışmıyorum da, çünkü önyargıları gözlerine en kallavisinden siyahi perdeler çekmiş olmalı. O yüzden duygularımı yalnız yaşıyorum. Tek başıma...

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Demet Altınyeleklioğlu şık ve sanatsal üsluba da yer vermiş. Betimlemeler kitap boyu gözünüzün önünde rahatça canlanıyor.

Herkesin genel olarak aşina olduğu bir konuya çok özel bir şekilde ele alması açısından çok önemli Moskof Cariye Hürrem. Normalin üzerinde sayfa sayısına sahip olsa da sürükleyiciliği ve ustaca serpiştirilmiş entrika-şehvet-aşk üçgenleri sayesinde hiç sıkılmadan rahatça okunabilecek bir kitap.

Kendinizi Osmanlı'ya ve bilhassa Hürrem'in yaşadıklarına kaptıracaksınız. Muhteşem bir yolculuk için kitap sizi bekliyor. Engin tarih denizlerinde yaşayacağınız fırtınalı anlarda bol şanslar dilerim...

Demet Altınyeleklioğlu ve Artemis Yayınları'na teşekkür ederim.

Edebiyatla kalın...

Sizinle paylaşmak istediğim minik minik duyurularım da var:


  • Muhteşem Yüzyıl'ın birbirinden heyecanlı ve güzel bölümleri, Moskof Cariye Hürrem derken kendimi Osmanlı ve bilhassa Hürrem rüzgarına kaptırdım. Harem hakkında araştırmalar yapıyorum. NTV Tarih'in bu ayki sayısı Muhteşem Yüzyıl dosyası ve Harem eki oldukça doyurucu. Tavsiye ederim ilgilenenlere.
  • Demet Altınyeleklioğlu'nun Osmanlı Hanedanı Serisi'nin ikinci kitabı "Cariye'nin Kızı Mihrimah"ı okuyorum şimdide. En yakın zamanda yorumlarımı paylaşacağım.
Kubilay

26 Ocak 2011 Çarşamba

Araf - ELİF ŞAFAK


Son. Kitap bitiyor. Araf... İçimdeki hüzün kitaptakiyle el ele tutuşup şen şakrak eğlenirken, ben tam anlamıyla boşluğa düşüyorum, yalnızlığa:

"El-farah seb'ate eyyâm vel huzn tûlül ömr'..."
(Sevinç yedi gün sürer, hüzün bir ömür boyu...)

Araf'ın bel kemiğini Mesnevi'den bir bölüm oluşturuyor. Her şeyden önce bu hikayeyi anlatmam gerektiğini düşünüyorum:

"Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlediğini gördüm. Şaşırdım - kaldım; derken aralarındaki birlik nedir, onu bulayım diye hâllerine dikkat ettim.
Şaşkın bir halde yaklaştım. Baktım, gördüm ki ikisi de topaldı."

İşte tam da buradan yola çıkan roman, farklı kültürlerden gelmiş, mayasında "bambaşkalıklar unu" bulunan, ama ikisinde de bulunan "isimlere karşı hassasiyet, kendini terk ediş, ait olamayış, kalabalıklar içinde yalnızlık" sayesinde birbirlerine âşık olan Ömer ve Gail'in hikâyesi etrafında gelişiyor. Ana hikâyeyi bütüne erdiren asıl onlar değil tabii ki. Ömer'in ev arkadaşı, Amerika'nın şarkiyatçılığını protesto eden, milliyetçi Faslı Abed; Ömer'in bir diğer ev arkadaşı İspanyol - dini bütün Hristiyan Piyu; Piyu'nun sevgilisi, anoreksik aşçı Allegre: rengarenk kısacık saçlarıyla; lezbiyen-feminist Debra Ellen Thompson romanı oldukça etkileyen karakterlerden bazıları.

Kitabın ilk bölümünde Ömer'in içkiye yeniden başladığını, Gail'le evli olduğunu, Abed'in bu hallerin hiçbirini tavsiye etmediğini görüyoruz. Hikâye böylece bizi bambaşka bir yerinden başlatıp, en başa "sonradan" getiriyor.

Araf'taki "isim meselesi" daha kitabın başında hemen ortaya çıkıyor. Ömer Özsipahioğlu'nun Amerika'ya gidişiyle Omar Ozsıpahıoglu'na dönüşümüyle konunun ilk izlenimlerini görüyoruz. Bambaşka memleketlerin insanı bambaşka kılıklara sokmasıyla. Adının harflerini kaybeden Ömer'den sonra, Gail'in adının gerçek olmadığını, asıl adının "gebe Asur-Babil tanrıçası" anlamına gelen Zarpandit olduğunu öğreniyoruz.

Ardından sıra "Karga" bölümüne geliyor. Gail'i ayrıntılı bir şekilde inceleme şansına sahibiz bu bölümde. Sosyofobisi olduğu, çikolata ve muzdan başka bir şey yemediğini fark ediyoruz. Devam eden sayfalarda Debra Ellen Thompson'la tanışan simsiyah saçlı (karga betimlemesi burdan geliyor) Zarpandit'in feminizm hareketlerine katılışına, arkadaşlarının zoruyla psikologa gidişine ve her şeyi değiştiren "o an"a tanık oluyoruz. Bir gazeteye kendini Gail olarak tanıtıp, bizde "Güzin Abla" köşelerine tekabül eden bir bölümde iki farklı kişilikle yazı yazmaya başlamasıyla kimlik bölünmeleri adeta çığırından çıkıyor. Aynı zamanda sosyofobisinin üstesinden gelip, kendine güvenen bir insan olup çıkıveriyor.

Gail'in kopkoyu, kıvırcık ve gür saçlarının arasına kaşık takması da kişiliğini yansıtıyor. Tanrı'nın alfabe çorbasının içindeki kaşığını simgeleyen metaforu oluşturan Gail, isimleri değiştirmenin önemini unutmamak için gür saçlarının içine bundan sonra bir kaşık yerleştiriyor.

Karga bölümünde aynı zamanda Debra hakkında da ayrıntılı bir biçimde bilgi sahibi oluyoruz.

İkinci sıradaki "Leylek" bölümü önceleri sadece Ömer'in üzerinde yürümesine rağmen, roman asıl ivmesini bu bölümde kazanıyor. Leylek bacaklı Ömer'in (Leylak benzetmesinin kaynağı) Amerika'da yaşadığı uyum problemleri, zamanı normal ölçülerle değil şarkı süreleriyle ölçmesi karşılıyoruz bizi ilk olarak. Bu bakımdan kitap, bu andan itibaren adeta bir müzik çalara dönüşüyor. Ömer artık her duruma uygun bir şarkı çıkartıveriyor koleksiyonundan. Romanın en ilgi çekici kısımlarından biri de bu kanaatimce. Ardından ev arkadaşları Piyu ve Abed'le karşılaşan Ömer'in hayatının en önemli dönemeçlerinden birinde olduğunu fark ediyoruz. Yepyeni insanlarla tanışıyor Ömer. En önemlilerinden biri de Piyu'nun sevgilisi Allegre.

Allegre bambaşka bir kişilik. Adı "neşe" anlamına gelen hüzünlü karakter yeme bozukluğuna sahip. Her yediğini kusma döngüsü bana Mahrem'deki oldukça şişman bayanı hatırlattı. Aynı zamanda başarılı bir aşçı olan Allegre bu sayede karşılaşıyor Gail'le, böylece Ömer'in hayatındaki en büyük değişim için kapıyı aralayıveriyor.

Allegra gibi Abed de çok başarılı anlatılan bir karakter. Popüler kültüre, moderniteye, Amerikan Rüyası'na karşı Abed, gelgitler geçiren Ömer'in yanında gayet güçlü bir karakter portresi çiziyor. Oğlu Abed'i ziyarete gelen Zehra ve Zehra'nın yaşadığı trajikomik olaylar da romanın hamurunun olmazsa olmaz içeriği bence. Benim Elif Şafak Hanımları portfolyoma giren Zehra, anlayacağınız favori karakterim. Müslüman hoşgörüsünü de gençlere güzel bir dersle anlatan Zehra'nın laf aralarına serpiştirdiği özlü sözleri ise eşsiz. Yazımın başında verdiğim söz ve sıradaki sözler de ona ait:
  • Hıf min benî âdem es-sâkit. (Sükût eden âdem oğlundan kork)
  • Lâ tetezevvec bi imraetin aynüha zorka' velev kânet temlükü sandûkan melîyen bizzeheb. (Bir sandık altını da olsa sakın mavi gözlü kadınla evlenme.)
  • Arkadaşın bal bile olsa hepsini yeme.
  • Taşların seni tanıdığı memleket, insanların seni tanıdığı memleketten iyidir.
  • Gecenin içinde fenerle yürümek, bulutlu günden iyidir.
  • Yakındaki arkadaşın uzaktaki kardeşinden iyidir.
Dipnot olarak Zehra'nın Boston'daki kurban kesme macerasını okumanızı tavsiye ederim.

Kitabın sonunu İstanbul'a layık gören Elif Şafak, İstanbul'u öyle güzel anlatıyor ki! Bir gün İstanbul'a gitmek nasip olursa Elif Şafak'ın kaleminin etkisi büyük olacak eminim. Her taşın altında bir hikâyenin saklı olduğunu büyüleyici bir anlatımla birleştiriyor Elif Şafak.

Çikolata, kapaktan da anlaşılacağı gibi kitapta büyük önem arz ediyor. Gail'in baş yiyeceği çikolata, Tedirgin Ruh Çikolata Dükkânı'n açılmasıyla daha da önem kazanıyor. Aklıma Elif Şafak'ın kitaplarını yazdığı pastaneleri getiren bu yer, her şekilde çikolata yapıyor. Elif Şafak'ın o leziz anlatımı sayesinde kitap boyu çikolata yedim durdum. Kağıtlarını da sayfaların arasına bıraktım, bir daha sayfalara baktığımda tatlı anılarla karşılaşmak umuduyla...

Yerli yerinde karakter tasvirleri ve başarılı olay örgüsüne sahip olan Araf, Elif Şafak külliyatında bambaşka bir yer ediniyor kendine. Araf aynı zamanda gündelik konuşmaya dayalı bir anlatıma sahip. İngilizce olarak yazılan ve ardından Türkçeye Elif Şafak ve Aslı Biçen tarafından çevrilen kitap her dile de sevdalı adeta. Araf, La Tia Piedad'la (Allegre'nin büyükannesi)  İspanyolcaya, Zehra'yla Arapça'ya, birçok karakterle de İngilizceye yelken açıyor. Elif Şafak tüm bu dillerin kitabın konusundan beslendiğini söylüyor, belirtmek istedim.

Araf aynı zamanda farklı dillere de çevrilmiş. Hoş kapak tasarımlarına sahip bu kitaplardan birkaç örnek:

  


Başkalıkların, yalnızlığın, ötekinin, evinde yabancı olmanın kitabı Araf. Hüzünlü sonuyla sizi boşluğa düşürüyor. Ve düşünmeye davet ediyor.

Okumanız ve düşünmeniz dileğiyle...

Elif Şafak ve DK'ya teşekkürler.

Puan: 5 üzerinden 5.

Çikolata tadında edebiyatla kalın... 

21 Ocak 2011 Cuma

Yüreğimdeki İlk Mürekkep Damlaları...


Gözümün önünde beliriveriyor aniden. Çekip çıkarıyor beni içinde bulunduğum kaotik ruh halinden. Silkeliyor beni adamakıllı, gerçeği usulca takdim ediyor avuçlarımın içine.

Seyrek saçlarından, insanı girift çıkmazlara sürükleyen gözlerinden, ön dişinin yokluğunu cümle âleme ispat etmek istercesine gülümsediği ağzından tanıyorum onu. Durumun vahametini küçük yüreciği kaldıramamış durumdaydı onu ilk gördüğümde. Gülümsemeyle hüznün harmanlanarak oluşturduğu ifadesiydi beni kalbimden yakalayan. Adını bilmiyorum. Kim olduğu hakkında ufacık bir bilgi kırıntısı var, o da yalnızca şundan ibaret: Haitili çocuk o. Hayat seyrüseferime kilometrelerce uzaklıktan ayar çeken afacan çocuk...

Tam bir yıl geçmiş görüşmeyeli. Tam bir yıl önce olmuş Haiti depremi. Senin hayatın için önemli bir yol ayrımıydı o gün. Sayende benimki için de öyle olmuştu. Sen o gün gelecek kaygısı yaşıyordun. Çaresizlik içinde ufak bir bakış fırlatmıştın gördüğün kameraya. Anlam veremiyordun hiçbir şeye, ne yaşadıklarına ne de gördüğün herhangi bir duruma. Neden çektiklerini anlayamamıştın. Daha sonra olanları tahmin bile edemezdin. Hayatında belki de hiçbir zaman göremeyeceğin ülkelerde fotoğrafların gazete manşetlerini kaplayacak, adını sanının bilmediğin onca insan sen ve ailen için yardım toplamaya çalışacaktı. Peki ya, tahmin edebilir miydin dünyanın bir köşesinde herhangi bir insanı yazmaya teşvik edeceğini. Eline kalem alıp, bir daha bırakmayacağına söz vermesini...

Senin için yazdım ben ilk başta. Sayende tutabildim kalemi ilk defa. Mürekkep hokkasına elimi uzatabildim. Sesin olabilmek istedim, yanında olduğumu bil diye. Kelimeperest oldum ardından yazdım, yazdım ve yazdım. Arzuhalci olarak gördüm hep kendimi, yaşamın arzuhalcisi... Çoğu kez tökezlediysem de yılmadım, senin verdiğin güçle adımlar atmaya devam ettim.

Yazdım, çünkü şaşkındım. Kendimi ifade etmek zorundaydım. Suyun altında son dakikalarımı yaşıyordum adeta, boğulmak an meselesiydi. Yüreğim sızlıyordu, işe yaramazın tekiydim sanki, amaçsızca sağa sola yalpalayan bir avare.

Yazdım, çünkü zincirlerimi kırmalıydım, hep bağlı olduğum önyargıları yıkmalıydım. Nefs-i gökdelen olmamalıydım, zira yazmak hoşgörünün limanına demir atmak demekti.

Yazmalıydım, çünkü yolumu kaybetmiştim. Benliğime çıktığım keşifte yanlış limanlara sürüklenmiştim. Geleceğimin yol haritasını çıkarmalıydım bir şekilde. Belki o an bunu algılayamamıştım ama sonraları farkına vardım ki o harita bir parçam olmuştu. Yazmak benim için ihtiyaçtı artık, pusulamdı, rotamdı, yelkenlimdi, denizimdi, limanımdı, dünyamdı. Yazmak "ben"di. Kişiliğimdi, nefesimdi, kalp atışımdı.

Kitaplar hep dost oldu seyahatimde. Onlarla yazabildi bu biçare, onlarla çizebildi yol haritasını. Hayatımın yazarıyla tanıştım en önemlisi. Elif Şafak'la. Hiçbir yerde tatmadığım edebiyat zevkini buldum onda. Kelimelerin şekerpare lezzetindeki büyüleyiciliği onunla yerleştiği benliğime. Kişiliğine de hayran kaldım, örnek aldım, okudum, okudum ve okudum. Günün birinde onun gibi bir yazar olabilmeyi istedim hep. Yüreğimin mürekkebini onun felsefesiyle doldurdum usulca.

Günler geçti, hep yazdım, hep okudum. Düşündüm, yargıladım, şaşırdım, hayallere daldım, hüzünlendim, parçalandım, kahkahalar attım, durgunlaştım. Duygularımın sarkacı ilk defa bu kadar hareketli günler yaşıyordu. O gün bugündür yazıyorum hala. Daha hamım, pişmek için çok çaba sarf etsem de daha çok zaman var. Yazacağım onca yazı, okuyacağım onca kitap, göreceğim o kadar yer, tanıyacağım o kadar insan var ki... Geriye dönüp bakıyorum da iyi ki yazmışım, yazabilmişim. Hayatın anlamını iyi ki de yazmakta bulmuşum.

Sana bir teşekkür bu. Senin için yazdığım bir yazı. Biliyorum ki sen yazdıklarımı okuyamasanda yüreğinde hissedeceksin her bir kelimeyi. Senle ben yüreklerimiz vasıtasıyla bağlar kurduk çünkü. Hayat harcımın en önemli malzemesini karıştırmama yardımcı olurken oldu tüm bunlar. Bu yüzden birlikteyiz seninle, bu yüzden kelamımı rahatça iletebiliyorum o minicik yüreğine.

Haitili Çocuk! Sana olan teşekkürümü hakkıyla kaleme alabildiysem ne mutlu bana ! Hep yanımdasın, zihnimde, fikrimde. Lütfen hep burada kal, kal ki mürekkebim hiç bitmesin. Yaşadığımı yazarak hissedebileyim.

Mutsuz anlarında kalbine bakman yeter, çünkü ben oradayım. Kalbine bak çaresiz zamanlarında çünkü ben hep öyle yapıyorum...

Timoun Ayisyen an mèsi!*
(*Haiti Creole dilinde : "Teşekkürler Haitili Çocuk!")
Kubilay

28 Aralık 2010 Salı

Ağrı'nın Derinliği - ECE TEMELKURAN


"Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar
Ah ciğerimin, ah ciğerimin köşesi..."

Candan Erçetin'in "kadife" gibi sesinden dinliyorum bu türküyü, dinlerken de düşünüyorum. Aynı türkünün aynı yerinde aynı "Ah!"ı çeken, aynı "şinanay"ı söyleyen bir halk nasıl bu hale geldi? Peki tekrar bir yolu var mı birlikte olmanın? Beraberce hüzünlenip, beraberce gülümseyebilmenin...

Sevgili Ece Temelkuran'ın kitabı böyle düşünmeme sebep olan. Hiç düşünmediğim kadar düşündüren. Sorgulayan, sorgulatan. Ece'yle beraber çıktığımız yolculuk olarak görüyorum ben bu kitabı. Soru işaretleriyle yola çıktığımız yolculukta sayfalarla birlikte bir rüzgar esiyor sanki, bizi oradan oraya sürükleyen.

Valizlerimizi toplayıp yola çıkıyoruz Ece'yle. Erivan'a. Toyuz daha, yavaş yavaş alışmaya çalışıyoruz yolculuğa. Merakla bakıyoruz etrafa. Olan bitene. Bitmeyene. Kendilerini Ağrı'ya ait hisseden insanları görüyoruz evvela. Yeryüzüne dağıldıkları nokta olduklarına inandıkları o dağ orada kaldkça kendilerininde yeryüzünde duracağına inanarak yaşayan bir halk. Ve ilk yürek burukluğunu şu cümleyi duyunca yaşıyorum: "Bi' görebilseniz, çok güzel görünür burdan Ararat."

Duygularıyla yaşayan insanlar. Hayata duygularıyla, hikayeleriyle tutunan insanlar. Yaşlılar, yetişkinler, gençler, çocuklar. Düşünüyoruz Ece'yle beraber. Hepimize, bütün dünya çocuklarına, nereye, hangi acıya ait olduklarına dair bir hikaye öğretildiği gerçeğini. Yolculuğun sonunda karşılaştığımız Babian'ın dedikleri geliyor aklıma: "Öğrenmezlerse kaybolurlar."



Ağrı bize kendini gösterdi mi göstermedi? Bilemiyoruz. "Öteki"ne yolculuğumuzun ta en başından dalıp gidiyoruz.  Merak ediyoruz, soruyoruz. "Soykırım" meselesi canınızı sıkmıyor mu? Bir insan ömür boyu bu acıyla yaşayabilir mi? Hiç mi bıkmıyorsunuz diyoruz, ağır gelmiyor mu her gün hüzün?
 
Sahi çocuklar ne zaman duyuyor bu hikayeyi? Daha doğrusu kendi hikayelerimizi nasıl öğreniriz? Bu an hep sır olarak kalıyor belki. Düşünün bir bakalım? Bazen neden yaptığınızı bilmediğiniz şeyler oldu mu hiç? Çocukken duyduğunuz hikayenin bıraktığı iz. Ece'nin aklına bir tekerleme geliyor. Saçma sözlere sahip, uydurma bir tekerleme. Ne zaman öğrendiğini hatırlayamıyor, yıllar sonra gün ışığına çıkan şişenin içindeki bir mesajı kimin gönderdiğini bilememek gibi, aynen.
 
Duymuşşunuzdur. "Şu binayı Rumlar yaptı, ah nerde o günler? Şimdiki evler dip dibe, estetikten yoksun, çarpık" dendiğini. "Yunanı denize dökdüğümüzü"de. Peki neden Ermenilerle ilgili bir bilgi kırıntısı bile yok bizde, gönlümüzde? Ece, doğduğu yer İzmir'de Ermeni mahallesi olduğunu öğrendiğinde afallıyor biraz. "Nerenin Rum mahallesi olduğunu ezbere sayabilirim ama... Nasıl oldu da hiç duymadım ben?" Şaşırıyor, şaşırıyoruz. Bir zamanlar iç içe yaşadığımız insanlardan bu kadar uzak olabilmeyi anlayamıyoruz. Coğrafyada öğrendiğimiz bir bilgi geliyor aklıma. Kıtaların kayma teorisi. Hani şu "çoooook eskiden" kıtaların tek bir kıta olup ardından ayrıldığı... Bin yıllar, milyon yıllar sürmüştü kıtaların birbirinden ayrılması için. Biz nasıl bu kadar çabuk unuttuk birbirimizi. Ece şöyle diyor: "Hatırlamak, bir çeşit unutmaktır aslında. İstediğin bilgiyi gün yüzüne çıkarıp, istediğini yerin dibine geçirmek. Anlaşılmaz bir duygu."
 
Ece anlatıyor, ben dinliyorum. Yazı dizisini yayınladığı zaman aldığı tepkileri anlatıyor. "Sen nasıl Ermenileri sevimli gösterirsin, nasıl oraya gidip bir de yazmaya cüret edersin?" diyenlerle karşılaşmış. İnsanlar onları neden iyi gösterdiğini sormuşlar ona, neden kötü şeyler yazmadıklarını... Ece şaşırmış, nedense anlayamamış. Gazetecilik hayatı boyunca "sakıncalı" addedilen konuları ele alırken hiç böyle şeyler yaşamamış. Tepkiler eskiden ya hakaretmiş, ya tehdit. Ama bu öyle değildi diyor. Farklıydı, insanlar dinlemek istemiyordu sadece. Tozlu bir sandığı açmıştı sanki ve ortalığı yeni temizleyen annesi ona kızacaktı. Tam olarak böyle olmuştu. Dinlemek, zor işti arkadaş.
 
Paris'e gidiyoruz ardından. Aklımıza fikirleri de sürükleyerek. Ece bana kadim bir sırrı söylüyor, aslında hep yanıbaşımızda olan görmediğimiz bir sırrı: Söz söylemek, insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır.Ve gezi boyunca aklımızdan çıkmayacak bir şey fısıldıyor kulağıma: "Aslında konuşanlar biz değiliz, hayaletlerimiz. Geçmişteki hayaletlerimiz. Ninelerimizi, dedelerimizi oradan oraya sürüklüyoruz. Kimimiz masumiyetini kanıtlamak için, kimimiz mazlumiyetini. Rahatsız ediyoruz onları. Diyalog kurmak bize düşerken kemiklerini sızlatıyoruz yaşlı insanların adeta."
 
Paris'te bizi şaşkınlık bekliyor. Türklerden korkan insanlarla karşılaşıyoruz. "Öcü Top Ten"inde birinci sırada olmanın tuhaf hissini yaşıyoruz. Tanımlayamıyoruz bu hissi. Fransa'da kabul edilen yasayı konuşuyoruz "bizden korkmayanlarla"... Kimisi çok memnun, kimisi saçma buluyor. Ece'yi izliyorum. Usta bir gazeteci Ece. Onlarda bunu biliyor, oyunu kuralına göre oynuyorlar. Bir Türk +  Bir Gazeteciye mesafeli davranıyor hepsi. Hırçınlıkla başlıyorlar konuşmalara. Ece dinliyor onları, sessiz, sakin... Dinlenmenin keyifli tadına varıyor çoğu kalbinin derinliklerini açıveriyor. Ortalığa birkaç Türkçe kelime, Anadolu'ya hasret taşıveriyor aniden. Gözler buğulanıyor. Bazıları hiç görmedikleri o eski evlerine hasretle bakıyorlar. En usta konuşmacılardan Deveciyan bile, duygulanıveriyor aniden. Maskesini kısa bir süreliğinede olsa düşürüveriyor.
 
Düşünüyoruz. Nasıl olurda insan hiç görmediği bir yere bağlanabilir? Yıllar öncenin acısı hala kordur yüreklerinde? Ece, her çocuğun anne-babasını kurtarmak istediğini söylüyor bana. Kendisinin de yaşadığı bu olayla onları anlamaya yakın. Darbe yıllarında anne-babasının ona hiçbir şey anlatmadığı halde, annesinin gözündeki yaş ileride yapacağı "kurtarma operasyonlarının" baş nedeni oluveriyor aniden.
 
Ece'yle beraber Marten'in yanına gidiyoruz. Ne söyleyeciğini bilemiyor. Söylüyor, vazgeçiyor. Boşveriyor o, şarkısını söylüyor. Ece oynamaya kalkıyor ve hep beraber anlıyoruz ki aynı şarkının aynı notasında şinanay diyenleriz biz. Hakikatin kilimini ancak biz dokuyabiliriz.
 
Daha niceleriyle konuşuyoruz Paris'te, neler öğreniyoruz... Ece'nin not defterinde yazanlar  Paris'ten ayrılırken aklımızdan geçenlerin yansıması:
 
 
"Kim bilir belki de siz, tıpkı benim Paris'e gitmeden önce söylediğim gibi "Bu konunun bizimle ne ilgisi var? Niye bir şey hissetmeliyiz ki?" diyorsunuzdur. Doğru aslında, geçmişte, birtakım iktidarların yapmış olduğu bir kötülük niye bana bir şey hissettirsin ki? Ama düşünelim biraz, düşünmeye cesaret edelim. Şimdi bugün Hutular Afrika'da Tutsileri kesse ne fena oluyor içimiz. Nazi toplama kamplarını gösteren filmleri izlesek şimdi, bazen izleyemeyecek kadar fena oluyoruz. Çeçenya'da, acısından karanlığa bürünmüş  dul kadınlar kocalarının intikamını almaya yemin ederken donuyor kanımız. Filistin'de acıdan yol yol olmuş yüzleriyle çocuklar taşları fırlattığında, Irak'ta kadınlar yıkılmış evlerinin önünde buz keserken, Lübnan'da bombaların altında beklerken çocuklar... Hepsine bir şey hissediyoruz da bu konuda neden bir şey hissetmiyoruz? Tuhaf değil mi? Birileri bize uzaklardan diyor ki: "Bizim anneannelerimiz, dedelerimiz yok oldu bu topraklarda." Hep "suç" bizden uzaklaşşın diye mi dinlemiyoruz onları? Şimdi bir arpa boyu yol kat etsek, bu toprağın hayaletleri az gidecek uz gidecek, belki de hiç beklemediğimiz kadar çabuk dinecek öfkeleri. Biz ve onlar hayaletlerin  çocukları olmaktan kurtulacağız o zaman. O zaman ölüler değil, yaşayanlar konuşacal. Ölüm susacak, yaşamın sesi duyulacak."
 
Sonra... Hrant ölüyor. "Ezuuuu!" diye bir ses yankılanıyor etrafta. Bir imdat çağrısı. Ece üzgün. Ben o güne kadar hiç düşünmediğim bu meseleyle bir kez daha karşılaşıyorum. Ölüm. Ne kadar acı, ne kadar yıkıcı. Hrant Dink hakkında konuşulanları hatırlıyorum. Belki hayatında bir kere bile okumamış herhangi bir yazısını, yorumunu. Basıyor ama yaygarayı : "Birinden daha kurtulduk." Sadece barış isteyen bir insanı görüyorum Ece'nin anlattıklarında. İyi bir dostu görüyorum. Barış isteyen birini görüyorum gözlerinde. Ece üzgün, ben üzgün. Bugüne kadar duyarsız kalabilmeme şaşıyorum. Üzülüyorum. Farklı bir duygu bu. Kelimelerle anlatmakta zorlanıyorum.
 
Ece çok yorgun. Sıra Amerika'da, Los Angeles ve Boston'da.Şaşkınlıklarımıza şaşkınlıklar ekliyoruz. Barışın kaç lira edeceğini hesaplayanlarla karşılaşıyoruz. Ermenilerin diasporada bile ayrılıklar yaşadığını görüyoruz. Kimi sert olabildiğince, kimi daha sakince. Kırık ve kendi deyimleriyle "kaba" Türkçeleriyle konuştuklarında bambaşka bir duygu hissediyoruz. Uzaklarda evinden bir parçayı görmek gibi bir şey. Bir başkası Ece'nin Türkçe'sini yadırgıyor.  "Sen Avrupalı gibi konuşuyorsun" diyorlar.Eceyle gülümsüyoruz.
 
Phil ve Ceren'le karşılaşıyoruz ardından. Türk-Ermeni diyalogunu sağlamaya çalışan iki genç. Yadırgamışlar ilk başta birbirlerini. Zor olmuş anlaşmak tüm grup için. Yavaştan başlamışlar konuşmaya. Suya sabuna dokunmayan konulardan. Çok şey yaşamışlar. Tanıyorlar birbirlerini artık. Ece bazen sadece dinlemenin bile yeterli olduğunu söylüyor Ermenilerle anlaşırken. Phil ise hakiki konuşmanın yerini hiçbir şeyin tutamayacağını.
 
Gezinin sonuna geliyoruz. Venice Beach'te Ece tüm geziyi sorguluyor adeta. Yaşadıklarımıza bakıyoruz.Tanıştığımız onca insana. Gittiğimiz onca yere. Bir olay oluyor o sırada. Büyüsü kaçmasın istiyorum ama. Anlatmayacağım o yüzden. Okursanız o anı tek başınıza yaşamanızı istiyorum çünkü. Bu büyülü anı bozmaya hakkım yok.
 
Ece'yle beraber çok şey kazanıyor bu geziden. "Öteki"nin yanına, "biz"im kalbimize bir yolculuk bu yaptığımız adeta. Evsiz olmanın ne demek olduğunu çok iyi anladığını söylüyor Ece. Ve daha nice şey...
 
Ece de ben de artık mutlu olmak istiyoruz. Güzel günler geçirmeyi hep beraber. Belki toplumdaki o kadar gürültünün içinde yalnıza ufak bir sese dönüşse de bu ses, canı gönülden destekliyorum Ece'yi. Ufak sesler korosunun yapabileceğine güvendiğim için. Devam et Ece diyorum, ve de teşekkür ediyorum. Bana kazandırdığı yepyeni bakış açısı için.
 
Elif Şafak'ın sözleri geliyor aklıma. Sözlerimi onlarla bitirmek istiyorum:
 
"Hoşça bak zatına! Hoşça bak cümle kainata!"
 
Kitap boyunca çektiği güzel fotoğraflarla "yolculuğa" renk katan Yurttaş'a da teşekkür edip huzurlarınızdan ayrılıyorum.
 
Edebiyatla kalın!


26 Aralık 2010 Pazar

Pürtelaş Zamanlar


İçimde bir telaş var. Zıp zıp zıplayan muzır bir çocuk kıvamındayım. Yılın en sevdiğim zamanında, pürtelaş zamanlardayım...

Zihnim bayram yeri gibi adeta. Yılbaşı heyecanı benliğimi esir almış durumda. Evvelden beri yılbaşının benim için anlamı çok büyük. Kimilerince "popüler kültür" denilerek hor görülsede, yılbaşı kültürünün her bir elemanı benim için başlı başına birer mutluluk kaynağı.

Noel Baba! Benim için "çocukluk" demek. Asla kopamadığım yarım, hatta bütünüm :) Çocukluktan vazgeçemeyen biri olarak, Noel Baba benim için yılbaşını yılbaşı yapan en önemli unsurlardan. Her yılbaşı kartpostallardaki Noel Baba'ya bakarak; o an, onun yanında olabilmeyi dilerdim hep."Benim Noel Baba'm" Disney filmlerindeki çizgi karakterler olarak ete kemiğe bürünüyor zihnimde, benliğimde. Nedense "insan noel babalar" bana soğuk ve yapay geliyor. Animasyonlardaki Noel Baba figürü, yüreğimden hiç çıkmayan bir simge. Belki de çizgi filmlere bayılan bir çocuk olmamdan kaynaklanmıştır, bilemiyorum... Kartpostallerdeki karlar içinde Noel Baba benim vazgeçilmezim her yılbaşında. Fazla "Profesör Dumbledore" yüz hatları olmayan, tombiş Noel Baba'lar tercihim.



Yılbaşı ağaçları ve ağaç süslemelerini görmek beni yılbaşı havasına sokmaya yetiyor. ABD'deki Rockefeller Centre'daki kadar şaaşalı bir yılbaşı ağacımın olmasını istesemde daha mazbut bir yılbaşı ağacıyla yetiniyorum. Her yıl yılbaşından iki gün önce ışıklarını yakıp, yeni süslerle süsleyip, yanına oturup hayallere dalmak benim için bir ritüel haline geldi adeta. İlkokul ikinci sınıfa giderken canım anneanemin bana aldığı yılbaşı ağacım yıllardır yeni yılbaşı anılarıyla yüklenip kadim bir sembole dönüşme yolunda. Anneanneme öpücükler yolluyorum aynı zamanda, bana bu mutluluğu yaşattığı için. O gün bugündür ağacı aldığımız anı unutamam. Yılbaşı adetlerine "mesafeli" yaklaşan babamla beraber gitmiştik almaya. Anneannemin cebime sıkıştırdığı parayı sıkı sıkı tutarak gitmiştim markete. Babam ağacı alırken söylenmişti , "Hristiyan adeti bunlar!" nidaları arasında insanların onu yılbaşı ağacı alırken görmesini engellemek için oldukça hızlı davranıyordu. Bense özenle yılbaşı süsleri seçmekle meşguldüm. Rengarenk yılbaşı süsleri arasında kaybolmuştum , seçmek gerçekten zordu. İlerleyen dakikalarda babam daha ılımlı yaklaşmıştı olaya neyse ki... Her yıl bu zamanlar, bu anının tadı damağımda yuvarlanan bir akide şekeri gibi huzur yayar ruhuma. Yılbaşı ağacımın altına uzandım mı birde değme keyfime :)

Dosya:Happy new year 06463.jpg


Gözümün önünde birden koca fiyonklu hediye paketleri geliyor. Her ne kadar şu ana kadar kimsenin birbirine koca fiyonklu paketlerle hediye verdiğini görmesemde, hediye kelimesinin serkeşliği belleğime böyle yansımış anlaşılan. Sınıfta yapılan yılbaşı çekilişlerinde verilen hediyelerle hiç aram olmadı ayrıca. Bu yıl değişmesini umuyorum, şans dileyin lütfen! Ama aile içinde verilen hediyeler her yıl süper olur :) Kitap tutkuma bilen herkes yepyeni kitaplar alır bana. Çoğu zaman bana danışarak alınır, sürprizi kalmaz ama olsun. Önemli olan sevdiğim kitaplarla buluşabilmek. Bu yıl Demet Altınyeleklioğlu'nun Osmanlı Hanedanı serisine başlamayı düşünüyorum, yaptığım kulislerde hediyeler bu yönde olacağa benziyor...



Yılbaşının geleneksel yemeği bizim evde "tavuk dolması" dır. Annemin yaptığı leziz tavuk dolmasının iç pilavını hiç bir şeyle değişmem. Kestaneli, kuru üzümlü, tarçınlı güzelim iç pilav yılbaşının tadı tuzudur, olmazsa olmaz. Yemeğin yanında onlarca meze, salata, aperatif, ara sıcak say say bitmez. Devamında poğaçalar, börekler, her türlü abur cubur, cipsler, çikolatalar, kolalar, çerezler, aklınıza gelebilecek sağlıksız her şey anlayacağınız :) Kalori bombardımanı yaşanır her yıl bizim evde. Kendimi masallardaki şekerleme eve yada Charlie'nin Çikolata Fabrikası filmine düşmüş hissederim 31 Aralık'ta.Son yıllarda yaşadığım acı bir tecrübeden sonra daha temkinli yemeye başladım o ayrı. Az kalsın hastaneyi boyluyordum, mide fesadından...



Şarkılı, müzikli programlar izleriz hep. Yılın tüm yorgunluğunu atıp, umutla başlayabilmek için. Tombala oynarız hep. Bol mızmızlanmalı :) En çok da ben mızmızlanırım. Gözümü hırs bürümüş gibi. Dans ederiz bol bol. Yerimizde duramayız. Şarkılara eşlik ederiz. "O kanalda ne var, ya şuna da bi bakalım" diye diye bol zappingli bir gece geçiririz. Geçmiş yılbaşı anılarımızı hatırlarız. Gün içinde yaşadıklarımızı. Mutlaka kardeşimle günün anlam ve önemine uygun bir Disney yapımı izleriz. Her yıl "yeni yıla nasıl girersen, öyle devam eder" geyiği yaparız. 10'dan geriye sayıp , sarılırız birbirimize. Umutla açarız gözümü yepyeni bir yıla...

Noel Baba'lı, yılbaşı ağaçlı, havaifişekli, bol şatafatlı sofralı, kızak çeken geyikli, Noel Baba'nın elfleriyle dolu, eğlenceli ve şen şakrak yeni yıl kutlamaları diliyorum hepinize... Ama hepsinden daha önemlisi bol umutlu, bol neşeli; insanların birbirlerine saygı duyduğu, farklılıklara kulak verdiği; benliğinin tozlu odalarındaki önyargıları silip "öteki"ne kucak açabildiği; hiçbir ırkın, mezhebin ve önemlisi hiçbir insanlık değerinin aşağılanmadığı; hoşgörülü, demokrasi ve söz hakkı dolu bir yıl diliyorum. Hepimize, ülkemize...

Aynı zamanda bol kültürlü, bol kitaplı, çokça entellektüel bir yıl diliyorum hepimize. Kendim içinde ufacık bir dileğim var! Yeni yılın ilk günlerinde gerçekleşecek Adana Tüyap Kitap Fuarı'na Elif Şafak ve Ece Temelkuran'ın gelmesini diliyorum. Bakarsınız gerçek oluverir - lütfen, lütfen, lütfen ! - Geçen sene de olduğu gibi bu yılda edebiyatla kalmanızı canı gönülden isteyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Tüm dostların, ruhdaşların, edebiyatseverlerin, hikayeperestlerin yeni yılını kutluyorum. Yepyeni bir senede, yepyeni yazılarla görüşmek üzere.

***

Ufak notlarım olacak sizlere:
  • Kitap yorumları hazır, yeni yılda elimden geldiğince yeni yazılarla sizlerle buluşacağım. Bu yılki aksaklıklar nedeniyle hepinizden özür diliyorum, tekrardan.
  • Ağrı'nın Derinliği'ni okuyorum, yeni yılda güzel bir yorumla karşınızda olacak ilk yazı.
  • Elif Şafak'ın tadına doyum olmaz yeni yıl yazısı, okumak isteyenler için: Buraya tıklayın.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...