2 Temmuz 2013 Salı

Cehennem: Dante’nin İzinde Viral Roman Yazma Sanatı


“Ben Gölge’yim.
Acılar kentinden kaçarım.
Sonsuz kederin içinden uçarım.”

Cehennem’e hoş geldiniz! İşte karşınızda kelimenin tam anlamıyla sansasyonel yazar Dan Brown’un yeni başyapıtı. Dante’nin İlahi Komedya’sından beslenen, tarihi, coğrafik, kriptografik ve bilimsel ögelerle bezenmiş bir tablo Cehennem. Sürükleyici kelimesi hiç bu kadar yetersiz kalmamıştı, emin olabilirsiniz.
Belki de neden bu kadar hararetli bir başlangıç yaptığımı düşünenler olabilir. “Çok satan yazar soğukluğu” olan edebiyat okurlarına seslenmeliyim önce. Ön yargıları yıkmanın tam zamanı. Belki aradığınız edebi zevki bulamayabilirsiniz ama herkesin böyle bir kitabı okumaya ihtiyacı var. Kendi adıma uzun süredir beni böyle dünyadan koparan bir kitapla karşılaşmamıştım. Zaten bir kez okumaya başlasanız bile eminim ki bırakamayacaksınız, çünkü Brown eline geçirdiği okuru bırakmaya niyeti olmayan viral bir roman yazmış durumda.
Cehennem'in orijinal kapağı. Bizim kapağımızdaki gizemki Dante maskesinin
yerine Dante'nin portresi kullanılmış.
 
“Karanlık bir tünelde yüzerken nefessiz kaldığın dönüşü olmayan bir nokta gelir. Tek çaren, bilinmeyene doğru ileri yüzmek ve bir çıkış olması için dua etmektir.”

Belki de bu sözler Cehennem’in kurgusunu özetliyor. Brown’un vazgeçilmez başkarakteri Robert Langdon’un kitap boyu düsturu da bu söz aynı zamanda. Zamana karşı bir yarışın da olduğu unutulmazsa Dan Brown kurgusunu öyle sağlam ve sürprizli kuruyor ki merak etmeden okumak imkansız hale geliyor.
Cehennem Floransa, Venedik ve İstanbul üçgeninde geçiyor. Kötü kahramanımız transhümanist felsefenin savunucusu, germ-line mühendisliğinin kurucusu, deli mi dahi mi karar verilemeyen –ki bana sorarsanız deliliğe daha yakın- Francis Zobrist’in dünya nüfusunun aşırı artışının getireceği kaosu engellemek ve dünyanın kendi kendini tüketmesine izin vermeden yapay bir müdahaleyle nüfusu azaltmak için hazırladığı bir salgının yayılmasını engellemeye çalışan Robert Langdon bu bağlamda sayısız badireler atlatıyor, başına gelmedik kalmıyor. Bu sırada Robert Langdon’a yardıma eden Dr. Sienna Brooks, Brown’un klasik “Bond kızı” geleneğine uyuyor, yani yine Langdon’un yanında ondan daha zeki ve olayları çözmesinde anahtar rol oynayan bir kadın karakterimiz var. Dan Brown romanlarından kadın karakter ağırlıklı yazmayan bir romancı ve yazdıkları da tercihen daha az feminen ya da feminenliğini bilinçli olarak kullanan ruhu maskülen kadınlar diyebiliriz. Sienna dışında Dünya Sağlık Örgütü’nün direktörü Elizabeth Sinskey ve kısa bir süre de olsa kitapta yer alan Ajan Vayentha dışında Cehennem romanı erkeklerin egemenliğinde. En azından olaylarda aktif ve tam anlamıyla anahtar rol oynayan Sienna’yla bir nebze olsun bu eksiklik gideriliyor diyebiliriz.
Romanda önemli rol oynayan mekanlardan biri: Boboli Bahçeleri, Floransa
Sanat tarihi profesörü ve kriptografi uzmanı Robert Langdon bana her zaman yakın gelen ve Dan Brown’un da vazgeçemediği başkarakterken bu noktada asıl spot ışığı Sienna’nın üzerinde olmalı diye düşünüyorum. IQ’sunun 208 olduğu sık sık yazar tarafından zikredilen Dr. Sienna Brooks, iyi bir oyuncu ve kendini dünyayı kurtarmaya adamış bir aktivist. Çocukluktan beri bu farklılığı ona engel oluşturmuş ve toplum içinde yalnız kalmasına sebep olmuş. Brown bunu Sienna’ya ayırdığı özel bölümde çok başarılı bir şekilde anlatıyor:
“Çocukken olağanüstü bir zekâya sahip olan Sienna, büyürken kendini hep yabancı bir diyardaki bir yabancı gibi hissetmişti… Terk edilmiş bir dünyada tutsak kalmış bir uzaylı gibiydi. Arkadaş edinmeye çalışmıştı ama akranları onun ilgisini çekmeyen saçmalıklarla meşguldüler. Büyüklerine karşı hep saygılı olmaya çalışmıştı ama çoğu yetişkin ona dünyayla ilgili basit şeyleri bile kavrayamayan, daha da kötüsü hiç merak etmeyen ve endişelenmeyen yaşlanmış çocuklar gibi geliyordu.
Kendimi bir hiçliğin parçası gibi hissediyorum.

…Normal biri olma isteği…
İnsanlar onu, “Sienna yavaşla!” diye uyarıyorlardı. “Dünyayı kurtaramazsın!”

Ne korkunç bir laf.
…Bir kişi nasıl fark yaratabilir ki…
…Ben hasarlıyım…
Toplumdan soyutlanma ve yalnızlık temalarını işleyen Dan Brown güzel bir iş başarıyor ve kurgusuyla da Sienna’ya öyle bir rol biçiyor ki… Kitabı okuyacak olanların heyecanlarına zarar vermemek için ayrıntılardan bahsetmiyorum, okuduğunuz zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Robert Langdon'un kabuslarına giren ve
Ortaçağ'da veba doktorlarının kullandığı maske

Bir başka inanılmaz karakter de kötü adamımız Francis Zobrist – daha çok Zobrist adıyla zikrediliyor kitabımızda- Nüfus artışı kontrol altına alınmadığı sürece insan ırkının tükeneceğini savunan Zobrist yayınladığı makalelerle toplum tarafından dışlanmış durumdayken dünyanın dört bir yanında ona hizmet eden müritlere sahip. Bir salgın yaratıp bununla gerekliği “temizliği” yapmak isteyen Zobrist’in fikirlerini ayrıntısıyla öğreniyoruz. Zaten kitabımız da macera oluşumuna sebep olan şahıs Zobrist’in ta kendisi. Asıl ilginç olansa Zobrist’in tüm bu planlarını Dante ve onun şaheseri İlahi Komedya – özellikle Cehennem- üzerine kurmuş olması. Kitabımıza adını veren Cehennem de buradan geliyor.
“Ayıklama Tanrı’nın doğal emridir. Kara Ölüm’ün ardından ne geldiğini kendinize sorun. Cevabı hepimiz biliyoruz. Rönesans. Yeniden doğuş. Her zaman böyle olmuştur. Ölümün ardından doğum gelir. Cennete ulaşmak için insanın cehennemden geçmesi gerekir. Usta bize bunu öğretti…
Ölümden korkmuyorum… Çünkü ölüm hayalcileri şehit mertebesine yükseltir… Asil fikirleri eyleme dönüştürür. İsa. Sokrates. Martin Luther. Bir gün onlara katılacağım.”
Kitabın en önemli anahtarlarından biri Boticelli'nin La Mappa dell' Inferno'su
Dante, Zobrist’in hayran olduğu bir sanatçı ve planlarını da onun Cehennem’i üzerine kuruyor ve hazırladığı şifre ve oyunlarla Robert Langdon’u üç şehirde Dante’nin yolculuğunun izini süren gizemli bir macera çıkarıyor. Zobrist, takıntılı ve histerik edebiyat düşkünü bir bilim adamı. Kitap boyu Dante her an karşınıza bambaşka yerlerden çıkacak ki ne dediğimi o zaman gayet iyi anlayacaksınız. Zobrist’i bir kenara bırakırsak Dan Brown Dante’nin İlahi Komedya’sını romanına zemin haline getirerek zarlarını sağlam atıyor ve kurgusuna her zamankinden daha kuvvetli bir sanatsal altyapı hazırlıyor. Botticelli’ler, Michelangelo’lar, Vasari’ler de resim ve heykel ayağını oluşturuyor işin –ki klasik bir Langdon macerası sanatsız olmaz- Gerçekten de bu durum tüm okuyucuların da hoşuna giden bir durum. Aynı zamanda daha önce duymayanlar için öğrenme fırsatı sağlaması da bence takdir edilmesi gereken bir olgu. Cehennem aynı zamanda Brown’un Langdon’a bizler için anlattırdığı bir sanat tarihi dersi.
Transhümanizmin Simgesi
Kitapta bahsedilen transhümanizm felsefesinden de bahsetmeden geçmek istemem. Transhümanizm insanın evrimine kendi eliyle çeki düzen vermesini isteyen, insandan yapay seçilimle bir süper tür yaratmayı planlayan, Langdon’un benzetmesiyle  “Hitler’in öjeniğinin –genetik seviyede etnik temizlik” bir benzerini yapmak isteyen ama daha geniş çapta etnik köken gözetmeksizin insan türünün sayısını ideale getirmeyi amaçlayan fütüristik bir hareket. Transhümanizim gücünü genetik mühendisliğinden alıyor ve dünya çapında sorumluluk sahibi bireylerden oluşuyor: Güvenilir bilim adamları, vizyon sahibi bireyler, hayalperestler ayrıca hareketi alevlendiren militanlar. Cehennem’in yayınlanmasıyla birlikte çok tartışılan ve tartışılmaya devam edilecek bir durum bu ve yine belirtmek gerekir ki Brown’un daha önce denediği tarzda bir tarikat olgusuyla kurguya hareketlilik katmak amaçlanıyor.
Aslında burada şu noktaya dikkat çekmek gerekir. Dan Brown yine alışılagelen tarzını kullanıyor tüm bu süreçte. Oluşturduğu kendine has roman kalıbını kullanıyor yine. Ama bu bir tekrara düşmek değil, Brown büyüsünün ana maddesi bu unsurlar zaten. Çok satan ve tüm dünyayı her denediğinde kasıp kavuran romanlarıyla bu formülün başarısını defalarca kanıtladığı göz önüne alınırsa Dan Brown’un neden bundan vazgeçmediği gayet iyi anlaşılabilir.
“Diz çök bilgeliğin kutsal mouseion’undan ve kulağını yere daya, dinle suyun şırıltısını.
Batık sarayın derinliklerine in, orada, karanlığın içinde bekler khthonik canavar kan kırmızısı sularına gömülmüştür lagünün ki yansıtmaz yıldızları.”

Göksel Gülensoy kitabın sürprizlerinden...
Bu satırlar nereyi işaret ediyor peki? Tabii ki de yazmamın bir nedeni var. Dan Brown’un bize özel sürprizi: İstanbul. Kadim şehir Brown’un romanında kilit rol oynuyor ve düşünmeden edemiyorsunuz neden daha önce İstanbul’u kullanmadı Dan Brown diye. İstanbul’un Vatikan’dan ya da Floransa’dan eksiği yok sanat ve tarih açısından ki bu da kitaba çok güzel yansıtılmış. Brown’un İstanbul’unda Langdon’la beraber Ayasofya’ya, Yerebatan Sarnıcı’na, Sultanahmet Camii’ne, Topkapı Sarayı’na rastlıyoruz. İstanbul’da bizi karşılayan rehber Mirsat’la birlikte kendisinden sadece bahsedilse de Göksel Gülensoy Cehennem’in Türkiye kadrosu. Göksel Gülensoy gerçek biri ve kendisi Ayasofya’nın altına, yer altı mağara ve galerilerine keşif amaçlı dalış yapan ve İstanbul’un saklı gizemlerini ortaya çıkaran kıymetli bir belgesel ve film yapımcısı, bu yüzden de Dan Brown onu romanına alarak güzel bir jest yapmış.
“Burası ikiye bölünmüş bir dünya, karşıt güçlerin şehriydi: Dindarlarla laikler; eskiyle yeni; Doğu’yla Batı… Avrupa ile Asya arasındaki coğrafi sınırda duran bu ebedi şehir, gerçekten de Eski Dünya’dan daha eski bir dünyaya uzanan bir köprüydü.”
Cehennem muhteşem kurgusu ve Dan Brown esintileriyle sizi sarıp sarmalayacak ve tuzaklı yapısı ve her bölümünü “en heyecanlı yerinde” bitiren, okumayı daha da hızlandıran 104 bölüme ayrılmış yapısıyla sizden ayrılmaya hiç niyeti olmayan bir roman. İster bunu itiraf edin isterseniz etmeyin ama yapılması gereken tek şey Dan Brown’u bir kez daha tebrik etmek.
Destansı bir yolculuk bu olsa gerek. Cehennem, yılın kitabı.
Dan Brown
*Kitabı en güzel ve aslına en yakın haliyle dilimize çeviren Petek Demir- İpek Demir ikilisine ve Altın Yayınları’na teşekkürler.
Kubilay

5 yorum:

Eren O. dedi ki...

Kitabı en çok İstanbul'da geçen kısımlarından dolayı merak ediyordum ama yazınız sayesinde gördüm ki oldukça dolu bir kitap, özellikle sanat tarihiyle ilgili altyapısı benim için kitabı daha da ilginç hale getirdi, transhumanizm konusu da gerçekten ilgi çekici, bu ayrıntılı paylaşımınız için teşekkürler:)

Kontrast dedi ki...

Teşekkürler, yazımı beğenmeniz beni çok mutlu etti. Cehennem'i çok sevdim ve yazıya da çok özendim bu yüzden.

Ben de sizin kitabı okuyup yorumlamanızı bekliyorum.

Tekrar teşekkürler. Yorumlarınızı eksik etmeyin.

lale dedi ki...

Kitabı alalı tam bir ay oldu desem...Niyeyse öteleyip duruyorum:))

Bugün yeni bir kitaba başlayacaktım,belki yazından sonra ''Cehennem''e başlarım.

Yine çok güzel bir yazıydı Kubilay...
Sevgimle

Kontrast dedi ki...

Teşekkür ederim Lale Abla, senin yorumların benim için her daim çok kıymetli.

Dediğim gibi mutlaka okumalısın, sakın erteleme.

Sevgiler ;)

Hayat İzlerim, Kitap Sesleri dedi ki...

Kubilay'cım, ben de bekletiyorum Cehennem'i ama okuyayım bari bu güzel yazıdan sonra, sevgiler :)

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...